Aslı Erdoğan (d. 1967) yazar.





Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği

bölümünü bitirdi. Türkiye'de fizik doktorası

yaptı yüksek lisansını CERN de (Avrupa Yüksek

Enerji Fiziği Lab.) hazırladı.

Rio de Janeiro'da başladığı fizik doktorasını

yarıda bırakarak yazmayı seçti.

İki yıl Güney Amerika'da yaşadı.

İlk Romanı Kabuk Adam 1994 de yayınlandı.

1997'de Deutsche Welle'in düzenlediği yarışmada

Tahta Kuşlar öyküsüyle birincilik ödülü aldı.

"Tahta kuşlar" adlı kitabı dokuz dile çevrildi.

Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

"Mucizevi Mandarin" Fransa'da Actes Sud

tarafından basıldı."Kırmızı Pelerinli Kent"romanı

Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik-

Serisi'ne seçildi. Kitabın Fransızca baskısı

yine Actes Sud tarafından yapıldı.

Romanın Bulgarca Almanca İngiizce ve Yunanca

baskıları hazırlanıyor. Uluslararsı basında pek çok

övgüyle adını duyuran yazar Lire Dergisince

"geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi.

"Hayatın Sessizliğinde" adlı şiirsel- düzyazı metni

2005 yılında yayınladı. Kitap Dünya Yayınlarınca

düzenlenen yılın kitabı ödülünü kazandı.

"Hayatın Sessizliğinde" metninin bir bölümü

Piccolo tiyatrosunda sahnelendi ayrıca kitaptan

bölümler dans tiyatrosuna dönüştü.

Gazete yazıları ve çeşitli dergilerde çıkan

öykülerinin toplandığı iki seçki;

"Bir Kez Daha" ve "Bir Delinin Güncesi" adı altında

2006 yılında yayınlandı. Meet bursunu kazanarak

St.Nazere davet edildi. Yurtiçi ve yurt dışı pek çok

sergide metinleri yer aldı.



Kitapları :

Kabuk Adam 1994

Mucizevi Mandarin 1996

Kırmızı Pelerinli Kent 1998

Hayatın Sessizliğinde 2005

Bir Yolculuk Ne Zaman Biter 2000 (Gazete Yazıları)

Bir Delinin Güncesi 2006 (Denemeler - I)

Bir Kez Daha 2006 (Denemeler - II)



KABUK ADAM

Dünya okurlarınca “geleceğe kalacak elli yazar”

arasında sayılan Aslı Erdoğan’ın yayımlandığı

günden bugüne değerini ve yerini hiç kaybetmemiş

ilk romanı: Kabuk Adam. Türk edebiyatında olduğu

kadar dünya edebiyatındada yeni bir yazarın doğuşuna

tanıklık eden bir kitap. Şık olmakla cinayet işlemek

arasındaki o çok ince çizginin öyküsü.

“Size Kabuk Adam'ın öyküsünü anlatacağım

tropik bir adayı cinayet ve işkencenin şiddetin

bataklığında filizlenen bir aşkı içinde yetiştiği

toprak kadar acı dolu bir aşkı anlatacağım.

Çıldırtıcı gücünü sonuna dek yaşanmayan arzulardan

en gizli hayallerden alan bir tutkuyu ölümle yaşamın

sınırında kurulan mucizevi bir dostluğu ve bütün

yıkımların nedeni olan korkuyu insanın en temel

özelliği olan korkusunu alçaklığını

umutsuz yalnızlığını..

Tropiklerde o gözden ırak adada öğrendim ki

cennetle cehennem iç içedir ancak bir katil bir

peygamber olabilir ve insan bir başkasına

aynı karabüyü ayinlerindeki gibi dönüşebilir

çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.

Olayın hikaye örtüsü yazarın hayatıyla birebir

kesiştiği için inandırıcılığı oldukça yüksek bir

roman olmuş. Aşka kaçırılmışlıklara iyinin ve

kötünün içiçe olmasına dair yazılmış bir roman..

Fizikçi bir bilim kadınının Karayip'lere gittiği

bir seminerde tanıştığı deniz kabuğu satıcısı

Tony ile aralarında geçen olayları diyalogları

anlatmıştır kitap. Sadece anlatmakla kalmamış

içsel sorgulamalarla derin düşüncelere

daldırmak istemiştir okuyucuyu :



''Bugün artık biliyorum: hayatın bizlere verip

verebileceği tek odül tek armağan sevgi dolu

bir insandır ve biz böyle bir insanı ilk fırsatta

katlederiz. sonra da ömür boyu bu asla

bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız."



" Ölüm ülkesinin sınırlarına dek gitmişti Tony

bu yüzden de yaşamın gerçek değerini iyi biliyordu.

Yalnızca kötülüğün en dibine inenler

erdemin doruklarına varabilirler."



KIRMIZI PELERİNLİ KENT

Karşınızda Rio de Janeiro. (İsminin "Ocak Irmağı"

anlamına geldiğini biliyor muydunuz? )

Bu kent sonsuz rastlantılar oyununda o kadar

ustalaşmıştır ki onun karşısında şeytan bile

amatör sayılır. Blöf yaptığına inandığı an

kare as çıkartır.

Şimdi gözlerinizi kapayın.

İçimden ona kadar sayacağım.

On dediğimde Rio da olacaksınız.

Ne yazık ki gözlerinizi ne zaman açmanız

gerektiğini ben söylemeyeceğim.



BİR DELİNİN GÜNCESİ



"gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden..."



"sen hayata rest çekmezsen o sana çeker..."



"beni tanımıyor musun?" diyordu erkekler

"çok istersen ağlarım" diye yanıtlıyordu kadınlar.



"aşk sahip olmadığın bir şeyi

var olmayan birine vermektir..."



"Tanrı bir toprağa üfleyerek can verir ve ilk Golem'i

Adem'i yaratır eğer bir haham Tanrı'nın gizli adını

çamurdan bir insan heykelciğine söylerse

heykel canlanıp Golem'e dönüşür bir yoruma göre

Golem'in alnında EMET yazılıdır yani GERÇEK..

ilk harf silinirse MET olur yani ÖLÜM...



"bahar insana hep sanki çiçekler önceden

saklanıyormuş da yetişkin insanlar onları

aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye

güneşe çıkmışlar gibi gelir;

bir çocuğun hayatıysa nergis için

hem yağmur hem de güneş olan bir nisan

gününden farksızdır..



(De Profundis Oscar Wilde)





"Orman diyor ki: "bir sırrım var benim."

yeniden ormanda olmak..biraz ürküntü biraz

yabancılaşmayla acemice adımlar atarak ona geri

dönüyorum. Çamurda devasa izler bırakarak...

kayıp düşmemek için çalılara tutunan çok daha

becerikli küçük hayvanları taklide çalışan hantal

gürültücü bir yaratık...Utanç içinde anlıyorum ki

çevremi kuşatan gerçeklik denli gerçek değilim.

Sonunda yol veriyor dikenli dallar ağaçlar

utangaçlıklarından sıyrılıyor ılık nemli bahar

ikindisi bir yelpaze gibi açılıyor Ormanın berrak

yabanıl çağrısına bırakıyorum kendimi

bir ezgiye bırakır gibi. Duyduğum ormanın

yürek atışları ki kimileri sessizlik der.

Orman diyor ki : " İşte yüzün!

kendi yansımana sadık kal çünkü o senin yazgındır."

Irmak boyunca yürüyorum ufuktaki karlı dağa doğru..

Ağaçlar doğurmaya hazırlanan kadınlar gibi cesur ve

mağrur. Orman Uzun Uyku'dan uyanmanın mahmurluğu

içinde gülümsüyor.Onun gölgeli ıslak gülümsemesi

bana yaşama karşı duyulan susuzluğu hatırlatıyor

hatırlatıyor ve yatıştırıyor.

Yürümeyi yeniden öğreniyorum. Öfkeli kalabalıklardan

şehir denen o rastlantıyla bir araya gelmiş kabileden"

şehrin şiddetinden tehlikelerinden çukurlarından

uzakta kıyasıya vuruşan saf bencilliklerden

gündelik yaşam adıyla sahnelenen bütün bu kıyımları

gizleyen gösterişli kabareden uzakta...

yeni doğmuş bir tay ayakta durmayı nasıl öğrenirse

öğle öğreniyorum yürümeyi.

Orman diyor ki : "Yeniden dirilmeyi umuyorsan toprağa

gömülmen gerek yalana değil. Bir ağaç gibi köklerini

derinlere sal ki karanlıkta büyüyebilesin."

Bir tapınağa girercesine girmeli ormana ulu yüce ve

aşkın olana kabul edilmenin verdiği güvenle benliğini

terk ederek.. Ormanın patikalarında dünya yüklendiği

anlamdan giderek uzaklaşıyor ağırlığını yitiriyor.

Kendimi bir kabuk gibi geride bırakıyorum.

Bir çift kanat ediniyorum yavaşça yaşamın katına

yükseliyorum. İnsanların dünyasından iliğine dek

canlı bir dünyaya adım atıyor unutulmaya yüz tutmuş

sırrı dehşet içinde yakalıyorum: Bende canlıyım

orman gibi iliğine dek canlı.

Orman diyor ki : "Gerçek olmak yaşamı üstlenmektir."

zaman alıyor ormanın dilini çözmek. O bekliyor.

Soluk alıyor veriyor bekliyor. Bütün çağrıları

çığlıkları yanıtlıyor. İnsanı iliğine dek yakalayan

geçmiş çağların titreşimi.

Orman diyor ki : "Hissetmek zor iştir. İnsanlar

kendilerine ait olması gerektiğine inandıkları bir

şeyin eksikliği olarak yaşarlar onu. Parmak izleri

öfkedir-kendi başını sokan bir yılandır öfke-

kaba saba elleri sözcüklerle doludur ağız dolusu

yargı yağdırırlar yanıtları dinleyecek sabırları

yoktur. Özgürlük bir sırdır orman gibi.

Orman diyor ki: "Bu gece dolunay çıkacak."

İşte o zaman gözlerini kapat. Çünkü dolunayda eğitilmiş

çakallar dışarı salınır zayıfları sakatları yaralıları

avlamak için burun delikleri nemli ve açık dişleri keskin

gözleri kan ve duman dolu.. Yere serilen tökezleyen

güçten düşen kim varsa onu bir çembere alırlar

gırtlağına pençelerini geçirmek için. Görevleri yırtıcı

olmaktır. Bir çembere alıp gözlerinin içine bakarlar.

(İşte o zaman gözlerini kapat.) Korkaktırlar aslında

sürüler halinde dolaşmaları bundandır.

İnsan kokusu kadar hiçbir şey korkutmaz onları.

Orman diyor ki : "Dünya sana öfkelenecek

sen ona benzeyene değin. Dünya seni yaralayacak

sen dünya olana değin. " Tek cesaretim korkaklığım.

Ama artık korkumdan daha büyüğüm. O elimden tuttuğu

için. Orman benim sırrım. Karanlığı bekliyorum

orman gibi.

Orman diyor ki: "Aşkı küllenmiş bir sözcük sanmıştım."

Aşk bir cehennemmiş. Orman diyor ki: "Cehennemden

sakınanlar onu yitirirler." Günü geldiğinde gidecek.

Limanda dimdik duracağım bir zamanlar elimi tuttuğu

için dimdik...Sonra kendimi yakacağım

güverteden dumanı izlesin diye.



Bir sırrım var benim: Bu gece dolunay çıkacak.