Askerliğinizi ne zaman ve nerelerde yaptınız? Mutlaka o günlere ait hatıralarınız vardır. Duygu ve düşüncelerinizle beraber anlatır mısınız?
Karacağaç'tan trene bindim. Geçirmeye gelenler arasında, Yaşar Hoca, Salim Arıcı, Hüseyin Top, İsmail Gönülalan ve diğer bazı dostlar vardı. Salim Arıcı, Üçşerefeli'nin baş imamıydı. Bana bir çıkın hazırlatıp vermişti. İçinde peksimet gibi şeyler vardı. O mendili senelerce sakladım.Çünkü ondan böyle bir jest beklemiyordum. Hatta, bana "Askerden sonra da Edirne'ye gel, beraber çalışalım" demişti. Hayretten donakaldım. Zira o güne kadar hep bana karşı soğuk davranmıştı. Hutbe vermeyi çok istiyordum.İki buçuk sene zarfında bana bir tek hutbe dahi gönül rızasıyla verdirmedi. Şimdi tam ayrılacağım sırada onu böyle yumuşak görmek beni cidden sevindirmişti.. O gün Yaşar Hocaefendi de çok hislenmişti. Zaten hissî ve ince ruhlu bir insandı... O zaman İstanbul'a trenle gidiliyordu. Edirne'ye çok alışmıştım. Erzurum'dan ayrılırken nasıl hicran, burkuntu hissettimse, Edirne'den ayrılırken de aynı burkuntuyu hissettim.
Ankara Mamak
Ankara'ya geldiğimde Salih Özcan'ı buldum. 5-6 gün kadar teslim olmadım. Onun yanına gidip geldim. Bu gurbette, bana Salih Özcan çok büyük bir teselli kaynağı oldu.
Teslim olduğumda zannediyorum 10 Kasım'dı. Mehmed Mutlu o zamanlar üsteğmendi. Zaten yarbaylıktan da emekli oldu. Bizim bölük komutanı Yılmaz Bey, onun Harbiye'den arkadaşıymış ve gelip beni bölük komutanına lanse etti. Ayrıca Kurmay Başkanı Reşad Taylan'a ben de Edirne'deki bir yakınından selam getirmiştim. Hatta benimle ona badem ezmesi göndermişlerdi. Cenabı Hakk'ın inayetiyle böyle korunmaya alındım. Mamak bir garip yerdir. 1. Tabur, 1. Muharebe bölüğü.. Benden iki yaş büyük amcam da burada askerlik yapmış. Bir gün talim yapıyoruz. Bölük komutanı beni çağırarak "Hoca sen misin" dedi. "Evet" dedim. have etti: "Benim hanımım hasta. Getireyim de ona bir oku!" dedi. Ben "Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız sizin okumanız muvafık olur" dedim. Meğer beni deniyormuş ve ben de itikadımın mükafatını gördüm. Bölük komutanı beni belli ölçüde korudu. Rahat edeyim diye de beni telsizci yaptılar. Tabii kurs görmek için dört ay daha kaldık. Ankara'da kaldığım dönem benim için çok sıkıntılı oldu.Tam istenen şekilde askerlik yapmadığım için, oranın yemeği bana helal olmaz, diye, düşünüyor ve diğer bazı mülahazalarla askeriyenin yemeğini yemiyordum. Hatta giyeceğim elbiseyi dahi, bir asker talebeden satın almıştım. Bunlara dikkat ediyordum.
Ben eğer ona “erbain” denecekse, ilk erbaini cebrî olarak askerde yaptım. Talat Aydemir hadiselerinde, birlik olarak, bilmeden onun safında yer aldığımız için, silahlarımızın mekanizmaları alındı ve biz, Mamak’ta -zannediyorum- iki ay kadar hiç dışarı çıkmadan âdeta orada tecrid edildik. Bu tecridden önce gıdama, yiyecek ve içeceğime dikkat etmekle beraber böyle bir tecridde daha fazla dikkat etmek zorunda kaldım. Ben o erbainde rüya-yakaza arası bazı şeylerin tecellisine şahit oldum ki onları burada söylemem -zannediyorum- münasip olmaz.
Talât Aydemir Hadisesi
O sene Ankara'ya çok kar yağdı. Zaten kasım ayında teslim oldum.
Aralık ayında Talat Aydemir hadisesi patlak verdi. Ve Mamak 15.000 mevcuduyla bu hadiseyi destekledi.
Malum, Talat Aydemir, 27 Mayıs İhtilalini destekleyenlerden. O sırada Kara Harp Okulu Komutanı. İhtilalde Harb Okulu'nun çok büyük desteği oldu. Talebeleri sokağa döktüler, radyoevini onlarla teslim aldılar,
Ankara'da asayişi onlarla temin ettiler. Yedek subay Okulu da o zaman Mamak'taydı. Sokağa dökülenler arasında bunlar da vardı. Hatta, Muhabere Astsubay Okulu talebeleri için de aynı şey söyleniyordu. Bir yönüyle ihtilali bunlar yapmıştı. Cemal Madanoğlu ve Sıtkı Ulay gibi sola meyilli insanlar da bu ihtilali desteklemişlerdi. İhtilalden sonra Türkeş ve arkadaşlarını çeşitli yerlere ataşe olarak gönderdiler. Nasılsa Talat Aydemir kalmış.
Talat Aydemir, 27 Mayıs'ı yapanlara karşı yeni bir ihtilal yapma teşebbüsüne girdi. O zamanlar İsmet Paşa hâkim durumda. Talat Aydemir, Mussolini kafasında bir adam. Gelseydi, aynen Mussolini gibi hareket edecekti. O ve yakından onu destekleyenler tamamen diktatör insanlardı. Dinle diyanetle alakalan yoktu. Hatta maneviyatla alay ederlerdi.
İhtilâl teşebbüsü olmadan bir ay evvelinden hazırlıklara başlandı. Bize hakiki mermi verdiler. Karda kışta, tel örgü boyu nöbet tutuyorduk. Hele son günler iyice sıkıydı. Kar altında sekiz saat nöbet tuttuğumu biliyorum. Bir de Ramazan, oruç tutuyorum. Yemek yeme fırsatı bulamıyordum. Cebime bisküvi koyar, eder içtimada subay bana doğru bakmıyorsa ağzıma bir tane atardım. Bu bazen sahur, bazan da benim için iftar olurdu. Namazlarımın çoğu nöbete denk geliyordu. Namazımı yine terk etmiyordum.
Son gece hepimiz pür heyecandık. Radyoevini bir onlar, bir bizim taraf teslim alıyordu. Önce ihtilâl ilan ediliyor, ardından asiler bastırıldı, deniyordu. 28. Tümen hükümet tarafındaymış. Tabii ki, biz bunun farkına daha sonra vardık. Üzerimize uçaklar uçmaya başladı. Niyetleri Mamak'ı ortadan kaldırmakmış. Bizim taraf teslim oldu.
Sabah umumî bir içtima yapıldı. İçtimada silahlar da yanımızdaydı. Ceza olarak silahlarımızın mekanizmalarını aldılar. Elimizde sadece boru gibi bir demir parçası kalmıştı. İki ay kadar da dışarıya çıkmama cezası verdiler. İki ay, muhabere ve temel eğitim kursları gördük.
Dışarıya çıkmadığım için, ben kendimi bütünüyle ibadete verdim. Kış geceleri uzun olduğundan erkenden mescide gidiyor ve gece geç vakitlere kadar ibadetle meşgul oluyordum. Duygu ve düşünce dünyamın iyice durulduğunu hissettim.
Bir gün bizi yine topladılar. "Size bir müjdemiz var" dediler. Hepimiz merakla bekliyoruz. "Mekanizmalarınızı iade edeceğiz," dediler. Tabii ki, pek sevinenimiz olmadı. Her sabah onları temizleyeceğiz diye canımız çıkıyordu. Yine böyle bir dönemin başlaması pek sevimli sayılmazdı.
Yüksek Sürat
Dört aydan sonra, Özmutlu'nun aracılığı ile, beni de yüksek sürate ayırmışlar. Özmutlu, beni rahat ettirmek için böyle düşünmüş, telsizci olursam, eğitime, içtimaya çıkmam ve rahat ederim, diye komutana söylemiş. Zaten imtihanı da kazanmıştım. Benden evvelkilere, Mercidabık ve Ridaniye savaşları kimler arasında olmuştur diye sordular. Onlar bilemeyince aynı soru bana da soruldu. Bildim ve imtihanı kazandım!
Böylece yüksek sürate yazıldık. Halbuki, benim kafamda Genelkurmay'da kalma planı vardı. Orada bir görev istiyordum; fakat olmadı. Olmaması da hayırlı olmuş. Tabii, onu daha sonra anladım.
Dört ay yüksek süratte kaldım. Bu arada, on parmak daktilo yazma ve bir de manipleyi kuvvetlendirme işleri vardı. İşin doğrusu vuruşum iyi değildi. Fakat alışım iyiydi. Sivilde en iyi olanlar kadar alışım kuvvetliydi de, morsa vurmaya elim pek müsait değildi. Tamamen bilekle alakalı bir mesele. Falso yapardım. Alışım iyi olduğu için beni orada tutmuş olabilirler. Üç dakikada beş yüz harf yazıyorduk.
Askerlik deyince, ilk dört ayı unutmam mümkün değildir. Çok sıkıntılı günlerdi o ilk dört ay... İlk gittiğim gün, daha önce tanıdığım Turan adında bir arkadaşla yan yana yatmıştık. Yatak yoktu. Herkese sadece bir battaniye veriyorlardı. Ayakkabıları ayağımızdan çıkarmadan yatardık. Böylece donmaktan kurtulurduk.
Bir de su iktiza ettiği zaman işimiz bitikti. Bünyem çok kuvvetliydi. Tuvalette yıkanırdım. Buzlara basa basa, başımdan matarayla soğuk su döküp yıkandığım çok olmuştur.
Banyolarda askerler dikkatsiz yıkanıyorlardı. Onun için onlarla yıkanmaya da giremiyordum.. Çok defa tuvalette saklanır, başımı biraz ıslatarak, sanki yıkanmış gibi yapar ve çıkardım.
Bir defasında umumi kontrol yapılacaktı. Muayeneyi çıplak yapıyorlardı. Doktor bana "Sıyır külotunu" dedi. Ben: "Komutanım, benim dizimden yukarısını annem dahi görmemiştir" dedim. Adam insaflı birisiymiş, "Geç" dedi ve kurtuldum.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla