Şenol Özbek







AÇIKLAMA



CEVİZ KABUĞUNA CEVABIMDIR

24.09.2006

E.Yb.Şenol ÖZBEK

[url=mailto:senolozbek@hotmail.com">senolozbek@hotm ail.com[/url]





Bir kısmı milletvekili olmak üzere çeşitli siyasi parti temsilcilerinin de konuk olarak katıldığı 01-02 Eylül 2006 tarihli Ceviz Kabuğu programında Lübnan’a asker gönderilmesi konusu tartışılıyor. Programın kendisinden ziyade konuya verdiğimiz önem dolayısıyla pek çok insan gibi biz de ekran başındayız.



Önce şunu belirtelim ki böyle bir konunun değerlendirmesi yapılırken başvurulması gereken üslup şudur: Milli menfaatler esas alınarak bir durum muhakemesi mantığı içinde fayda ve mahzurlar ortaya konulur ve bunların mukayesesini yapmak suretiyle de bir sonuca ulaşılır. Fayda ve mahzurları ortaya koyarken dar zaman veya alan mantığıyla düşünülmez. Çünkü bu gün için mahzur gibi gözüken bir şey yarın size fayda olarak dönebilir veya o alanda mahzurlu gibi gözüken bir şey başka alanda size çok büyük bir fayda sağlıyor olabilir. Bu karmaşık denklemin çözülmesi analitik düşünceyi ve başta stratejistler olmak üzere pek çok uzmanın o düşünce düzleminde olayı aynı anda yorumlamasını gerektirir.



Peki programda ne yapılıyor? Program sunucusundan ziyade bir katılımcı gibi davranan program sunucusu başta olmak üzere bazı katılımcılar konuyu analiz etmek suretiyle doğrunun ne olduğunu bulmaktan ziyade kendi aaalerinin doğruluğunu ispat için delil aramak gibi bir gayretin içine giriyorlar. Bu üslup dairesi içinde sık sık başvurulan ve vurgu yapılan argümanlardan biri de “anaların gözyaşı ve Mehmetçiğin kanı”. Hatta programa telefonla katılan bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı “Lübnan’a asker gönderilmesi konusunu başbakanın analara sorması gerektiğini” dahi söylüyor.



Birazcık da olsa bu işler uğruna beyin teri dökmüş hiç bir kimse böyle bir üslubun analitik düşüncenin mercek altına yatırdığı modern ve derin strateji ile akrabalığından söz edemez.



Programı seyrederken DYP temsilcisinin olayla ilgili daha ilmi analizler yaptığını sorumlu siyaset anlayışıyla olaya yaklaştığını gözlemliyor ve programa bu duygularımı ifade eden bir faks çekiyorum. Faks metni aynen şöyle: “DYP Temsilcisine! Sokaktan yükselen sloganların değil tarihi tecrübeler ile modern ve derin stratejinin ışığında yapmış olduğunuz tespit ve değerlendirmelerden dolayı sizi kutluyorum”. Ve tabi ki programa telefonla katılmak yönündeki istediğimi de bildiriyorum.



Faksımda geçen “sokaktan yükselen slogan” tabirinin ne manaya geldiği açıktır. Daha önce kaleme aldığımız “Bilgi Harbi” başlıklı yazımızda net bir şekilde ifade ettiğimiz üzere “bir kısım faaliyetler sayesinde ülkelerin sosyal kültürel iktisadi ve siyasi hayatına milli hedef ve menfaatler doğrultusunda şekil verilebilmesi kitlelere sağlanan inisiyatif ile ülke politikalarının belirlenmesinde idarecilerin pasif ve güdülen konumuna itilmesi” kastedilmektedir. Birçok fikir adamı tarafından “şuursuz kitlelerin savaş çığlığı ve de şuursuz sevgilerin ve şuursuz nefretlerin besin kaynağı” şeklinde tarif edilen sloganın bu kast içindeki yeri ve konumunun ne olduğu bu işin uzmanları başta olmak üzere herkesin malumudur.



İlerleyen saatlerde telefonumuz çalıyor ve lütfen televizyonunuzun sesini kısınız ikazıyla birlikte programa dahil oluyoruz. Konuşmamın başında birincisi konunun tartışılma biçimi diğeri ise Lübnan’a asker gönderilip gönderilmemesi gerektiği olmak üzere iki başlık altında değerlendirme yapacağımı söylüyorum. Müteakiben de bir kısmı programa katılan konuklar ve program sunucusu ile karşılıklı polemik ve eleştiri halinde olmak üzere konu hakkında değerlendirmelerde bulunuyorum.



Konuyu değerlendirirken: milli gücü sadece siyasi ve coğrafi sınırlar içinde aramanın yanlış olduğu; Milli güvenliğin sınırlarının artık siyasi ve coğrafi sınırlar ile sınırlı olmadığı; ilerden savunma konsepti dediğimiz bir anlayış çerçevesinde sınırların ötesinde güvenlik koridorlarının veya güç merkezlerinin oluşturulmasına bağlı bir savunma anlayışının gelişmiş durumda olduğu; Atatürk’ün de bu şekilde davrandığı ancak Atatürk’ten sonra bu anlayışın terk edildiği ve Türkiye’nin savunma anlayışının tamamen içe dönük ve mevcut coğrafi sınırlara dayalı bir savunma anlayışı ile baş başa bırakıldığı; Türkiye’nin bu güne kadar ortaya koyduğu bir takım argümanların tarihi tecrübelerin veya modern ve derin stratejinin ışığında değerlendirilmediği sokaktan yükselen sloganlar ile politikalar tayin edildiği yönünde açıklamalar yapıyorum.



“Yüzüğün hangi parmakta taşındığında dahi keramet arayan” ünlü sunucu derhal olaya el koyuyor ve sokaktan yükselen slogan tabirini sokaktan yükselen ses şekline dönüştürerek “bu tabirle Cumhurbaşkanını mı kastediyorsunuz” diye soruyor. Galata Kulesini bostan kuyusu olarak takdim etmekten daha galat bu kasıtlı çarpıtma karşısında mantık ilmi adına o anda alnımdan birkaç damla hicap teri aktığını söylemeliyim.



Kendimi topluyorum ve “emekli bir asker olduğumu nihayetinde devlet terbiyesiyle büyütülüp yetiştirildiğimi devletin Cumhurbaşkanını hor ve hakir görecek bir cümleyi veya o kasıtta bir cümleyi sarf etmemi benden beklemesinin yanlış olduğunu” söylüyorum. Ama diyor “Cumhurbaşkanı sizin söylediklerinizin tam tersini söylüyor”. Tefekkürden nasibini almış feraset sahibi insanların “ey üstün idrak neredesin?” dediği nokta bu olsa gerek. Mantığa bakar mısınız? Mevzu bir şeyi zıddıyla tarif etmekse eğer niye Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkan bazı kitlelerce atılan sloganlar hatta bu konuda gösteriler dahi yapan PKK Terör örgütü veya bu örgüte müzahir bazı çevreler değil de Sayın Cumhurbaşkanı? Güya ünlü sunucu aaalerine haklı deliller bulmak adına polemik yapıyor. Ama bilmiyor ki polemiği “terbiye kurallarını hiçe sayan savaş” şeklinde tarif edenler bile onun ruhunun samimiyet ve dürüstlük olduğunu söylemişlerdir.



Ortaya koyduğum fikir ve nitelemeleri zıt tarafıyla Sayın Cumhurbaşkanına yoran irade aynı fikir ve nitelemeleri benzer tarafıyla da Sayın Başbakana yormayı ihmal etmiyor. “Bu tür konuların modern ve derin stratejinin ışığında değerlendirilmesi gerektiği analar ağlar veya askerimiz ölür gibi kavramların ön plana çıkarılmasının yanlış olduğu” yönündeki sözlerime “onu sizin savunduğunuz Sayın Erdoğan söylüyor” diye cevap veriyor. Biz bu değerlendirmeleri Sayın Erdoğan’ı savunmak gayesiyle söylemediğimizi net bir şekilde ifade etsek de o ısrarla tekrarlıyor: “savunuyorsunuz!”.



İşte burası mantık ilminin iflas ettiği noktadır. “Lübnan’a askerin gitmesini savunmak ya da karşı olmak siyasetin bir kanadında olmayı ya da o kanadı savunmayı mı gerektirmektedir? Eğer öyleyse Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkan PKK hangi siyasi kanatta yer almaktadır?” diye sormazlar mı adama.



Ünlü sunucu devam ediyor ve “Bu tür konuların değerlendirilmesinde analar ağlar veya askerimiz ölür gibi kavramların ön plana çıkarılmasının yanlış olduğu” yönündeki sözlerime dayanarak kendisini Mehmetçiğin ve şehit analarının müdafii beni ise zıt bir kutbun temsilcisi gibi gösterme gayreti içine giriyor. “Lübnan’daki analara kıyamadığım ama Türkiye’deki şehit analarının ağlamasına karşı duyarsız kaldığım” yönünde suçlamalarda bulunuyor ve dahası askeri kimliğimi sorgulayacak derecede küstahlaşıyor. Öyle ya üniformayı yıllarca taşıyan sanki ben değilim de O. Mehmetçikle ölüm yolculuğuna çıkmak zevkini ve şerefini yaşayan da O. Kışın karın 2-3 metreye ulaştığı dağlarda kendisine emanet edilen Mehmetçiğin her türlü derdiyle dertlenen de O…



Fikrin gözyaşıyla akrabalık kurduğu nokta da bu olsa gerek…



Kendisine “demagoji yaptığını ve bunu da becerdiğini” söylüyorum. “O analar ve o anaların çocukları bizi tanırlar” dediğim anda da yayınla olan irtibatım aynı sunucunun ikazı üzerine kesiliyor.



Göğe yükselemeyen fikirler yerde sürünmeye mahkumdur misali sürekli olarak dip dalgasından bahseden ünlü sunucunun dibe vurması asıl bundan sonra başlıyor. DYP temsilcisine hitaben yazdığım ve içinde Sayın Cumhurbaşkanı ile ilgili en ufak bir sözcük dahi bulunmayan yukarıdaki faks metnini seyircinin gözüne doğru tutuyor ve “buraya göndermiş faksı var işte sokaktan yükselen slogan diyor Cumhurbaşkanının açıklamasına” demek gibi bir garabetin içine düşüyor.



Söz söyleme hakkı gasp edilmiş bir insan olarak bize bu komediyi gülerek izlemek düşüyor… Ama komedi burada bitmiyor ki…