ZİYA PAŞA’NIN HAYATI



1829 yılında, İstanbulda’da Kandilli’de doğdu. Babası,Galata Gümrüğü Katiplerinden Erzurumlu Feridüddin Efendi’dir. Önce Kandilli’deki Mahalle Mektebi’ne, daha sonra da devlet dairelerine eleman yetiştirmek üzere 1839’da kurulmuş bulunan Mekteb-i Ulum-ı Edebiyye’ye devam etti.



Henüz on beş yaşında iken, edebiyata meraklı lalası İsmail Ağa’dan Türk Halk Şiiri zevkini aldı ve Aşık Ömer’i, Aşık Kerem’i, Gevher’iyi eserlerinden tanımaya başladı. Bir müddet sonra da, onlara nazireler yazdığı gibi, mektep arkadaşlarından bazıları hakkında da hicviyeler kaleme aldı.



1845 yılında Öğrenimini tamamladı ve Bab-ı Ali’ye, Vilayet Mektubi Kalemi memuru olarak girdi. Burada, edebi zevki değişmeye ve Halk Edebiyatı’na duyduğu ilgi, yerini Divan Edebiyatı’na terk etmeye başladı. Bilhassa, dairede birlikte çalıştığı Fatin Efendi’nin telkin ve tavsiyesi ile bu değişiklik, kat’i ve süratli oldu.



Kendisine ilk tesir eden divan şairleri de, Vehbi ile Vasıf’dır.Kısa zamanda onları taklide özendi ve artık tamamiyle, klasik şiir vadisinde konuşmak heyecanını duymaya başladı.Arapça ve Farsça dersler aldı ve edebiyat sahasındaki bilgisi artırmaya, büyük gayret gösterdi.



İşte bu sıralarda O’nun, aynı zamanda iki ayrı edebiyat çevresine girdiğini görüyoruz. Bunlardan biri; Hafız Müşfik, Ali, Emin Firdevsi , Galib Bey , Halet Bey gibi şairlerin gittikleri ve devrin diğer ariflerinin, şairlerinin ve seçkin zevatının toplantı yerleri olan, şiir ve edebiyat sohbetlerinin merkezi durumundaki Gümüşhalkalılar, Servililer, Altunoluklar.. gibi meyhanelerdir.



İkincisi de; Mahmud Paşa Camii civarındaki ve devrin ünlü şairlerinin, bilginlerinin toplanıp, ilmi ve edebi konuşmalar yaptıkları Şair Lebib Edendi’nin konağıdır.



1856 yılında, Mustafa Reşid Paşa’nın tavassutu ile saraya alındı ve Mabeyn-i Hümayun beşinci katibi oldu. O güne kadar rind bir hayata alışmış bulunan kalender tavırlı Ziya Bey; sarayın son derece disiplinli, sıkı nizamına girince bir bocalama devresi geçirdi ve ‘mizacında garib sükunet peyda oldu.’ Fakat, Mabeyn Feriki Edhem Paşa’nın kendisine Fransızca öğrenmesi tavsiyesinde bulunması üzerine, derhal bu işe koyuldu ve yeniden eski canlılığını kazandı.



1861 yılı sonlarında, Mabeyn’deki vazifesinden uzaklaştırılmasına yakın bir zamanda; her hafta salı günler, Hersekli Arif Hikmet Bey’in Laleli’deki evinde toplanıp, şiir ve edebiyat sohbetlerinde bulunan, müşterek gazeller ve kasideler tertip eden Encümen-i Şuara’ya katıldı. Burada kendisiyle 1860 Ramazanında tanışmış olduğu Namık Kemal gibi isimler bulunuyordu.









1861 yılında saraydan uzaklaştırılmak gayesiyle Zabtiyle Müsteşarlığı’na tayin edildi. On üç gün sonra da, Atina’ya sefir oldu. Ancak, o sırada ihtilal çalkantıları içinde bocalayan Yunanistan’a gitmeyerek, istifa etti. Hemen sonra, Kıbrıs Mutasarrıflığı uygun görüldü. Bu vazifeye 1862 yılı nisan ayında başlayan şairimiz, bundan böyle artık ‘paşa’ ünvanını aldı. Orada, ziraatten esnafın kıyafetine kadar çeşitli alanlarda aktif çalışmalarda bulundu.



Kıbrıs’da, resmi işleri dolayısıyla fazla bir edebi faaliyet gösteremeyen Ziya Paşa; Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Azalığı’na seçilmesi üzerine, İstanbul’a döndü. Beş ay sonra da, Bosna Müfettişliği’ne tayin edildi. Ancak oradaki durumu, İdare nazarında memnuniyet verici olmayan şair, azledileceğini sezerek istifa mecburiyetinde kaldı.



1863 yılında Amasya Mutasarrıfı oldu. Burada da, çeşitli imar işlerine girişen Ziya Paşa; Amasya ile beş kazasında altı hükümet konağı, altı ilkokul, altı saat kulesi, bir lise ve bir hapishane yaptırdı. Geniş yollar, meydanlar açtırdı, yeni iş yerleri ile bir bedestan inşa ettirdi.



Daha sonra Canik Mutasarrıflığı’na tayin olunan şairimiz; ancak, Amasya’dan Samsun’a yola çıkmak üzere iken hakkındaki şikayetler dolayısiyle bir soruşturmaya uğradı.Böylece, Canik Mutassarrıflığı’na başlamanda 1865’de İstanbul’a döndü. İstanbul’da, aynı yılın ekim ayında yeniden Meclis-i Vala üyeliğine getirildi. Lakin imparatorluğun; Sırbistan, Suriye ve Girid gibi yerlerde bazı ayaklanmalarla toprak kaybetmeye, itibarını zedelemeye başlaması ve bilhassa Belgrad Kalesi’nin Sırbistan’a verilmesi üzerine, Ali Paşa ile bir ara düzelen arası, tekrar açıldı ve İdare’ye karşı cephe aldı.



Hükümet, takip ettiği iç ve dış siyasete karşı çıkan kimseleri ve bilhassa kalem sahiplerini, İstanbul’dan uzaklaştırmak istedi. Bu maksatla, önce Namık Kemal’i Erzurum Vali Muavinliği’ne, arkadan da Ziya Bey’i ikinci defa olmak üzere Kıbrıs Mutasarrıflığı’na tayin etti. O da; ‘havasının, kendisine ve ailesine hiç yaramadığı’ndan hareketle, bu vazifeden affını istedi. Arzı kabul olunarak, bu kere kendisine Rodos Mutasarrıflığı teklif edildi. Ne var ki, bu tekliften dört gün önce Ziya Bey, Namık Kemal ile birlikte yurt dışına kaçmıştı.



Şarimiz, hem Sultan Abdülaziz’e Avrupa’ya gelişinde sunduğu ‘Arz-ı Hal’ de dediği, 1871 tarihli Paris’de kaleme aldığı Kaside’sinde; yurdu terk edişinin, Ali Paşa’nın kininden ve düşmanlığından canını kurtarmak maksadıyla taşıdığını, söyler.



Hükümet ise; ‘Kıbrıs Mutasarrıfı nasb ü tayin olunan Ziya Paşa ile Erzurum Vilayeti Vali Muavinliği’ne memur edilen Kemal Bey’ hakkında, millete mağdur olduklarını ilan etmek kötü niyeti ile kaçtıklarını, gayet ağır bir dille ve gazete vasıtasıyla halka duyurdu.



Daha sonra, Paris’deki Namık Kemal ile Ziya Bey’e; Kastamonu’ya sürülmüş ve yurt dışına kaçmış olan, gazeteci Ali Suavi Efendi de katıldı. Onlarla birlikte; Kani Paşa-zade Rıfat Bey, Agah Efendi, Necib Paşa’nın torunu Mehmet Bey, Reşad Bey, Nuri Bey gibi Jön-Türkler’i de saymak yerinde olacaktır.



30 Haziran 1867’de Paris’ten ayrılan Jön Türklerden Ziya bey ile Namık Kemal, Agah ve Suavi Efendiler Londra’ya; Mehmed, Reşad, Nuri Beyler Jersey adasına; Kani Paşa-zade de Brüksel’e gitti.



Sultan Abdülaziz, Fransa gezisini tamamladıktan sonra İngiltere Kraliçesi Victoria’nın daveti üzerine Londra’yı da ziyaret etti. O arada Ziya Bey, bir vesile ile –kendisini Avrupa’ya kaçmaya zorlayan sebepleri sıralayarak, masumiyetini ilan niyetini taşıdığını söyleyebileceğimiz – meşhur ‘Arz-ı Hal’ ini padişaha takdim fırsatını buldu.



Muhbir gazetesinin Londra’da çıkmaya başlamasından sonra, taklidi olan diğer Muhbir’den ayırmak için – Ziya Bey, ‘Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ damgasını hazırladı ve gazete yedinci sayısından itibaren bu damga ile yayınına devam etti. Çok zor şartlar altında, İstanbul’a da sokulan Muhbir; Ziya Bey’in, Avrupa’daki son yardımcısı Arif Efendi’nin de içinde bulunduğu bazı kimseler tarafından gizlice dağıtıldı.



Ali Suavi Efendi’nin, Mustafa Fazıl Paşa aleyhinde yazması üzerine ise, Suavi ile Namık Kemal ve Ziya Bey’in arası açıldı. Ali Suavi de, artık kendisi Muhbir’i çıkarmaya devam etti.



Ziya Paşa ilk sayısı Londra’da 29 Haziran 1868’de çıkan Hürriyet gazetesini kurdu. İstanbul’da bulunan ve artık Yeni Osmanlıların hükümete cephe almasını istemeyen Prens Mustafa Fazıl Paşa, daha birinci sayısından itibaren Hürriyet’e açıkça karşı çıkarak, kendilerin; ‘ya susarlar, ya da paralarını keserim..’ yollu bir emir gönderdi. Onun bu kesin emrine uyan Namık Kemal, Hürriyet’ten ayrıldı ve Ziya Bey gazeteyi, tek başına İngiltere ve İsviçre’de çıkarmaya başladı. Ancak, - Rüya’nın dışında – meşhur ‘Şiir İnşa’ makalesi de dahil olmak üzere, hiçbir yazısının altına imzasını koymadı. Bu yazılarında; Tazminat’ı, yabancılara verilen türlü imtiyazları, maarif sistemini, edebiyatımızın nazım ve nesir dilinin anlaşılmaz durumunu açıkça tenkit ettiği gibi, karşılarında bulunduğu Ali ve Fuad Paşalar’a da zaman zaman çattı.



Yeni Osmanlılar hep birlikte kendilerine ‘reis’ seçtikleri Mustafa Fazıl Paşa’nın, Avrupa’da Padişah Sultan Abdülaziz’in peşinden ayrılmayışı ve affa uğrayıp İstanbul’a dönmesi, aralarındaki anlaşmazlığın ilk önemli vesilesini teşkil etti. Namık Kemal’in, arkadaşlarında hakim olan Mustafa Fazıl Paşa hakkındaki menfi kanaatleri değiştirme gayretleri bir sonuç vermediği gibi, kendisi ile Ziya Bey’in de araları açıldı. Ali Suavi de, görünüşte 1869-1870 yılının İmparatorluk maliyesini tenkid eden bir yazı kaleme alarak; ‘..tasallut eden Sadrıazam Ali Paşa, sersem yetim yerine konulan da biziz, vatan erleridir.’ Gibi sözlerle, aslında Ali Paşa’yı ve idaresini fevkalede suçladı.

Söz konusu yazıyı, o sırada Londra’da bulunan Ziya Bey’e gönderdi ve O da Hürriyet’te yayımladı. Bunun üzerine harekete geçen Ali Paşa ise, Londra Sefareti’ne yazdığı bir mektupla, Ziya Bey’i İngiltere Hükümeti’ne şikayetle, resmen dava açtı. Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Musuruş Paşa, Ziya Bey’in ‘katle teşvik^suçundan mahkemeye verilmesi işiyle bizzat meşgul oldu ve tutuklanan şair, 26 Şubat 1870 günü duruşmaya çıkarıldı. Ancak duruşma, karara bağlanmadan 5 Mart 1870 tarihine ertelendi. O arada Ziya Bey, Mustafa Fazıl Paşa’nın kardeşi Mısır Hidivi İsmail Paşa’ya bir mektup göndererek, kendisinden maddi yardım istedi. O da, gecikmeden güç durumdaki bu dostuna derhal para yolladı.



Ziya Bey, hakkında tutuklama kararı çıkmadan İngiltere’den ayrıldı ve İsviçre’ye gidip, Cenevre’ye yerleşti. Cenevre’de ilk iş olarak, gazetesi Hürriyet’i yeniden çıkarmaya başladı. Hürriyet^’in yüzüncü sayısından itibaren tatil etti.



İsviçre’de, ‘Zafer-name Şerhi’ ile ‘Emile Tercümesi’ üzerinde çalışan şairimiz; ayrıca, Cenevre notu ile Eylül beyitleriyle başlayan gazellerini yazarak, bunları Marsilya’daki Ali Suavi Efendi’ye gönderdi ve o da bunları –ilk defa olarak – Ulum gazetesinde yayımladı.



Artık bu devrede karşımızda; Mustafa Fazıl Paşa’nın geniş desteğinden mahrum, dolayısiyle Avrupa’da had safhada para sıkıntısı çeken, İstanbul’da sarraflara olan borcunun faizi bile asıl borcunu aşan ve netice İstanbul’daki ailesi de sıkıntıya düşmüş bulunan, kırgın bir Ziya Bey vardır. Bu itibarla, şairimizin Cenevre’de kaleme aldığı, kasım 1870 gazelinde ruh halini anlatmıştır.



Daha sonra Ziya Bey, Cenevre’den Paris’e gitti ve hemen birkaç hafta geçince de Ali Paşa’nın öldüğü haberini aldı. Yurda dönüp, dönmeme konusunda hayli tereddütler gösterdi ise de, İstanbul’dan aldığı davet üzerine 29 Kasım 1871’de Paris’ten ayrılarak, yola çıktı. Böylece, şairin , beş yıllık Avrupa macerası sona ermiş oluyordu.



1871 yılının son günlerinde İstanbul’a inen Ziya Bey, Divan-ı Ahkam-ı Adliyye’de kurulan İcra Cemiyeti Reisliği’ne tayin olundu. Lakin, devamlı hastalık çekmeye ve hatta ihtiyarlık havasına girmeye başladı. Bununla birlikte, kendisinden bir müddet sonra Adliye Nazırı olan Midhat Paşa ile dayanışma içinde çalışarak, Adliye işlerinin düzene konulmasında büyük gayret gösterdi. Ciddi maddi sıkıntı düşen Ziya Bey’e misyonerlerden birisi gelip devletin ve milletin menfaatlerini zedeleyebilecek tarzda- isimsiz, imzasız bir kitap yazması karşılığında maddi destek sağlayabileceğini söyledi. Bunu kesinlikle reddeten Ziya Bey ‘siz beni,paraya dinini, ismini, milliyetini satar bir adam mı zannediyorsunuz?’ cevabını vermiştir.









Bütün bunlardan sonra şairimiz, dış şartlardan bıkmış, bezmiş insanların ruh hali içerisinde, düşüncelerinden ziyade duyguları ile yaşamak isteyerek, Klasik Şiir’e yöneldi ve ‘Harabat’ adlı antolojik eserini tertip etti. Namık Kemal ise, ondaki bu değişikliği hayretle karşıladı; nihayet o kitabını, ‘Tahrib-i Harabat’ ve ‘Ta’kib’ le oldukça hissi ve yer yer hatalı tarzda tenkide tabi tuttu. Ziya Bey, çok sevdiği Namık Kemal’i kırmamak için bu tenkidlere aldırmaz göründü. Gerçekte Kemal Bey, Harabat’a kendi eserlerinden alınmayışına içerlemişti. Bu durumu, Ziya Bey bir vesile ile Nazım Paşa’ya aktardı.



Sultan V. Murad’ın tahta geçişine kadar işsiz kalan Ziya Bey; padişahın, ‘ilmşnden ve faziletinden istifade etmek arzusunda olduğunu’’ bildirmesi üzerine, Mabeyn Başkatipliği’ne getirildi. Ancak bu makamda bir gün kaldı; Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa’nın şiddetli muhalefeti ile ertesi günü azledildi. Bunun üzerine padişah, kendisini on beş bin kuruş maaşla, açık bulunan Maarif Müsteşarlığı’na tayin etti. O da, altı ay akadar devam eden bu yeni memuriyeti sırasında, hep siyasi ve politik meselelerle uğraştı. Bunların en önemlilerinin başında, ‘Kanun-ı Esasi’ hazırlıkları geliyordu.



Sultan Abdülhamid’in tahta çıktığı sıralarda, sarayda bir gün müddetle bir de Terceme Cemiyeti Reisi olan şairimiz; Türk Rus Harbi sırasında da, askere kışlık ihtiyacı sağlamak maksadıyle kurulan Hediye Cemiyeti’ne reislik etti.



Padişah Sultan Abdülhamid, Abdülaziz Han’ı tahtından indiren veya indirilmesine vesile olan insanları tedirgin bir dikkatle takipten geri durmuyor ve fırsat düşdükçe, Mütercim Rüşdi Paşa’dan başlamak üzere kendilerini birer birer tasfiye ediyordu. Midhat Paşa’nın ikinci sadareti sırasında Ziya ve Kemal Beylere de İstanbul dışına yol göründü. Midhat Paşa’nın azlinden sonra Namık Kemal tevkif olundu. Ziya Bey için önce Berlin Sefirliği düşünülmüş iken, sonra bundan vazgeçildi ve Suriye Valiliği’ne tayin edildi. Böylece, ilk defa Kıbrıs’a giderken ‘Mir-i miranlık rütbesi’ alarak paşa olan şairimiz; Suriye Valiliği ile, paşa ünvanını ikinci kere kazanmış oldu.



Suriye’de, serbest fikirleri dolayısiyle Müslüman halkla takip ettiği sıkı para politikası yüzünden de Hiristiyan ve Yahudi teba ile uyum sağlayamayan Ziya Paşa, kısa bir süre sonra bu vazifeden alındı. Konya Valiliği’ne verildi. Konya’da halkın kendilerinden çok yakındığı, yaka silktiği tefecilerle hayli mücadeleleri oldu. O arada çeşitli imar faaliyetlerine girişti. Bilhassa okulların tamirine ve ihyasına büyük gayret sarfetti. Kendileriyle uğraştığı insanların marifetiyle bu defa Konya’dan alınarak, Adana Valiliği’ne getirildi.



Adana’da esaslı bir tiyatro faaliyetlerine girişti; bir bina inşa ettirdi, temsil vermeleri için İstanbul’dan bir heyet getirdi, kendisi de sahnede oynansın diye Fransızcadan Tartuffe’ü yeniden tercüme etti. Ayrıca, Eğitim ve Öğretim hizmetlerine ağırlık vererek, çeşitli okullar açtırdı. Memurların daha iyi yetişmelerini sağlamak üzere, Vilayette Fransızca kurslar düzenledi ve bütün memurları bu kurslara katılmaya mecbur tuttu. O arada, hakkında gene çeşitli şikayetler, hoşnutsuzluklar oldu.

Bunlarla birlikte, doğru bildiği yolda yürümesine devam etti. Ancak, sağlığı gün geçtikçe bozulmaya başladı. Vücutça hayli zayıfladı. Gülek Yaylası’ndaki Gerlez’e gitti. Havasını ve suyunu çok beğendi. Fakat, bir müddet sonra sıkıldı ve Adana’ya geri döndü. 1880 mayısından itibaren, evinden çıkmayacak duruma geldi. Nihayet 17 Mayıs 1880 günü ikindi üzeri hayata gözlerini yumdu. Adana’da Ulu Camii haziresine gömüldü.



Öldükten sonra geriye, sadece bir lire üç mecidiye para bıraktı. Bu da kanaatimizce, Ziya Paşa gibi mümtaz bir devlet adamı ve değerli bir mütefekkir- şair için, bir nevi asalet vesikası hükmündedir.





ESERLERİ VE EDEBİ ŞAHSİYETİ



Şinasi ile Namık Kemal arasında, Tanzimat Edebiyatı’nın belli başlı özelliklerini sanatında toplayan Ziya Paşa; bununla birlikte, bizde Divan Şiiri’nin son büyük temsilcilerindendir. Bu köklü şiir geleneğimizin hemen her türünde ve muhtevadan şekle, üsluba kadar tam bir devamı diyebileceğimiz tarzda şiirler yazmış olması, bunun açık delilleri hükmündedir. Hece vezniyle kaleme aldığı meşhur Türkü’sü dışında, bütün şiirleri eskinin peşini bırakmaz.



Lakin, her şeye rağmen O’nun sanatını yeni kılan bir taraf vardır ki, o da düşünce sistemidir. 17. yüzyıl Fransız klasikleriyle beraber, 18. yüzyıl Fransız romantiklerini ve filozoflarını okuyarak yetişen Tanzimat aydınının duygu ve düşünce hususiyetleri, Ziya Paşa’da da aksetmiştir. Kendisi ve Tanzimat Edebiyatı’nın ilk nesli, eserlerinin her türlü kusurlu, noksan taraflarına ve hatta zaman zaman görülen bazı acemiliklerine rağmen; Batı’dan aldıkları birtakım orijinal fikirlerle, memleketimizde yeniye samimiyetle kucak açmışlardır. O da diğerleri gibi, sosyal ve siyasi mahiyetteki eserlerinde Realizm’e yaklaşmış; ferdi duygularının hakim olduğu yerlerde ve bilhassa şiirlerinde ise, Romantizm’e ağırlık vermiştir. Fikren, Avrupai bir edebiyatı arzu eden Ziya Paşa, duyguları ile yerli kalmaya adeta özen göstermiştir, denilebilir. Böylece, eserlerinde Doğu- Batı ikiliği, - tıpkı arkadaşlarında olduğu gibi- garip bir şekilde tecelli ve devam etmiştir. Ne var ki, ‘Harabat sahibi Ziya Paşa; klasik zevkinin çizgisinde şeklen ve ruhen eskiyi devamda kararlı görünmüştür.



Bu bakımdan O, eserlerinin şeklinden ziyade fikir yönü ile, Batı tesiri altında Yeni Türk Edebiyatı’nın kurulmasında, oldukça büyük hizmetlerde bulunmuştur. Şinasi ve Namık Kemal gibi, Tanzimat’ın getirdiği bütün teklifleri benimseyerek, yeni fikirleri eski nazım şekilleri ile dile getirmiştir. Fakat, eskinin estetik hüviyetinin ağır bastığı Ziya Paşa’yı ve sanatını, tam anlamıyla Avrupai kabul etmemiz mümkün değildir.











EŞ’AR-I ZİYA veya KÜLLİYYAT-I ZİYA PAŞA



Ziya Paşa’nın manzum eserlerinin mühim bir kısmını toplu bir surette ihtiva eden ve ilk basılan Külliyatıdır. Bunda Avrupa’ya gitmeden evvel ve Avrupa’dan geldikten sonra söylediği manzumeler bir araya getirilmiş ve yazıldıkları yerler ve tarihler de, ekserisinde, gösterilmiştir. Bu mecmua 1881 tarihinde İstanbul’da basılmıştır.



Ziya Paşa’nın manzumeleri daha etraflı surette, sonuna haşiye ve mülahazalar ilavesile merhum Süleyman Nazif Bey tarafından 1925 tarihinde İstanbul’da ‘Külliyatı Ziya Paşa’ adı ile basılmıştır.



TERCİ-İ BEND VE TERKİB-İ BEND



Ziya Paşa’nın şairlik şöhretini herkese tanıtan iki meşhur eseridir. Eski nazım şekillerinin en mühim ve en ağırlarından olan bu manzumelerde Ziya Paşa bütün kudret ve meharetini göstermiştir. Terci-i Bend’ini 1859’da ‘Endülüs Tarihi’ nin birinci cildini bastırdığı tarihte yazmıştır. Bu manzume ile eski edebiyatın nazım kısmındaki kudretini, o kitapla da nesirdeki iktidar ve kabiliyetini ispat etmiş oluyordu. O zaman elden ele dolaşan, bütün gençler tarafından ezber edilen bu manzume muhtelif şekillerde basılmıştır. Ziya Paşa, her parçasında eski şiirin bütün güzelliklerini toplamış ve kullanmıştır, daha çocukluğunda lalasının ağzından duyduğu ‘değirmen’ sözünden başlayarak bütün tasavvufi fikirleri eserine muvaffakiyetle yerleşmiştir. Terkib-i Bendi’ni de meşhur Bağdatlı Ruhi’nin Terkib-i Bendine nazire olmak üzere yazmıştır. Yazdığı tarih sarih surette malum değilse de Avrupa’da iken yazdığı söylenmektedir. Ziya Paşa bu manzumesinde fikir, mana itibari diğerine nazaran daha yenidir. İçinde hiçbir zaman sevmediği Ali Paşa ve zamanı erkanına müthiş tarizlerle doludur. Aynı zamanda o devir itiyat ve adetlerine hicivler ve hücumlar vardır. Eser adeta içtimai bir hiciv mahiyetindedir.



Terci-i Bend ve Terkib-i Bend’i pek çok defa basılmıştır. Kendisi Avrupa’dan dönüşünde (1872) de Mühendisyan Ohanes matbaasında bastırtarak isteyenlere yadigar olarak parasız dağıtmıştır. Bu iki kıymetli manzumeyi sabık Halep mebusu Muhammet Beşir Efendi nazmen Arapça’ya tercüme ederek ‘Hadaikülrind’ ünvanıyla 1899 da Mısır’da bastırmıştır.



HARABAT



Ziya Paşa’nın, Avrupa’dan döndükten sonra tertip ettiği ve 1875’de İstanbul’da basılmış olan bu eser, üç büyük cildlik bir Divan Edebiyatı Antolojisi’dir. İçinde Türk, Arap, İran, Çağatay sahasında yazılmış şiirlerden seçmeler bulunmaktadır.



I.cild de ‘Mukaddime-i Harabat’ başlığı taşıyan uzun manzum bir önsöze, Türkçe, Farsça, Arapça, kasidelere; II. Cilde gene Türkçe, Arapça, Farsça şiirlere; III. Cilde de Türkçe ve Farsça mesnevilere yer verilmiştir.



Bu kitabın asıl önemli tarafını, manzum bir edebiyat tarihi özelliği ‘Mukaddime-i Harabat’ kısmı teşkil eder. Bunu: ‘Tevhid-i Bari ve Münacat’ , ‘Na’t-ı Nebevi’ , ‘Sebeb-i Tertib-i Harabat’ , ‘Ahval-i Eş’ar Türki’ , ‘Meşrut-u Ahval-i Şairi’ , ‘Ahval-i Şuara-yı Rum’ , ‘Ahval-i Şuara-yı İran’ , ‘Ahval-i Şuara-yı Arab’ ve nihayet ‘Tahdis-i Nimet ve İhtar u Ma’zeret’ başlıkları altında kaleme alan Ziya Paşa, burada verdiği bazı hatalı hükümleri ve böyle bir antoloji ile Eski Edebiyat’ı diriltmek istemesi dolayısiyle Namık Kemal tarafından, ‘Tahrib-i Harabat’ ve ‘Takib’ isimli kitapta, oldukça ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Böylece iki eski dost, iki muaruz haline gelmişlerdir.



Harabat Mukaddimesi, gördüğü rağbet üzerine ayrıca müstakil olarak 1894 senesinde, Ebuzziya Matbaası tarafından iki defa basılmıştır. Bu eserin dikkate şayan bir tarafını da, Ziya Paşa’nın yüzünü artık kesin şekilde eskiye çevirdiğini sergilemiş olması, teşkil eder.



ZAFER-NAME



Ziya Paşa’nın, tanınmış eserleri arasında yer alan Zafer-name; Kaside, Şerh ve Tahmis olmak üzere birbirini tamamlayan üç bölümden oluşur.



Kitabın asıl önemli tarafını, şairimizin; Sadrazam Ali Paşa’yı över gibi görünerek, esaslı bir şekilde hafife alıp, hicvetmesi teşkil eder. Bu bakımdan eser; satirik türün, Şeyh’nin Harnamesi’nden sonra görülen en başarılı örneğidir, denilebilir.



Ziya Paşa burada, diğer eserlerinden farklı bir tutum takınarak, Kaside’yi kendisi değil, Ali Paşa’nın himaye ettiği İzmit Mutasarrıfı Fazıl Paşa; Kaside’nin her beytine üçer mısra ekleyerek hazırladığı Tahmis’e, gene Ali Paşa’nın yakın adamlarından Karantine Kitabeti’nden emekli Hayri Efendi; bir hiciv abidesi diyebileceğimiz Şerh’ini is, Zabtiye Nazırı Hüsnü Paşa yazmış gibi gösterir.



Zafer-name, bütünüyle bir hiciv eseri olmakla birlikte; baştan sona kadar hiç bayalığa kaçmadan, gayet ince ve zarif bir eda içerisinde kaleme alınmış, böylece devrinde de, sonra da hayli takdire mahzar olmuştur.



‘Tezhil’ sanatının kendisini tam anlamıyla gösterdiği bu kitapta, Ziya Paşa; hasımlarıyla her an alay ederek savaşan, onları yakıp, yıkmayı, mahvedip, çökertmeyi hedef alan azimli, kararlı tam bir mücadele adamı hüviyetiyle temayüz eder.



ŞİİR ve İNŞA



Ziya Paşa’nın, çeşitli zamanlarda ortaya koyduğu dil ve edebiyat hakkındaki görüşlerinin birbirini tutmadığı, bir gerçektir. İşte, Londra’da, bir ihtilal gazetesi olarak şöhret bulan Hürriyet’in 7 Eylül 1868 tarihli 11. nüshasında çıkan ‘Şiir ve İnşa’ makalesi, O’nun bu hususiyetini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.



Harabat Mukaddimesi’nden yedi yıl önce kaleme alınan bu yazıda, ondaki görüşlerin tamamen aksine; Divan Şiiri, hiçbir sınır tanımaksızın aşırı şekilde yerilmektedir. Buna karşılık, Harabat’ta o kadar hafife alınacak olan Halk Şiiri, göklere çıkarılmaktadır.



Bununla birlikte makale, büyük ölçüde Şinasi’den gelen bir tesirle olacak –halkın zevkine ve bilhassa diline dönme arzusunun önemli bir vesikası hükmündedir. Bu yönüyle, Tanpınar’ın ifadesiyle Ziya Paşa’yı; Saf Türkçe cereyanın en büyük yol açıcılarından biri yapar.



Yeni Edebiyat anlayışının yerleşmesi arzusu, azmi ve inancı içerisinde, eski edebiyatı yıkma esasına dayanan bu yazı, muhtevası yönünden birçok tenkidlere de maruz kalmıştır.



Kendisi dahi, burada ileri sürdüğü fikirleri eserlerinde tam anlamıyle uygulayamamış ve ancak, daha önce sözünü ettiğimiz hece vezniyle söylediği Türkü’sünde, tek bir örnek olmak üzere gösterebilmiştir.



Necati, Baki, Nef-i divanlarından görülen şiirleri Türk’ün malı saymayan bir anlayıştan yola çıkarak, onların İran şairlerini, İran şairlerinin de Arap şairlerini taklid ederek ‘Melez’ bir şey yaptıklarını iddia eden Ziya Paşa; birbiriyle inanç ve medeniyet alışverişinde bulunan milletlerin, aynı şekilde müşterek bir kültür ve sanat anlayışına da sahip olabilecekleri gerçeğini, görmezlikten gelmiştir. Ama burada, bizim hakiki şiirimizin kayabaşı, üçleme ve deyiş denilen nazımları olduğunu söyleyen şair; Harabat’da tam bir dönüş yaparak, bu edebiyatımızı küçük görerek yoluna girecektir. İşte ikililik, tezad buradadır!



RÜYA



Londra’da, Hürriyet gazetesinin 68. ve 69. sayılarında çıkan Rüya; Ziya Paşa’nın, Zafer-name gibi siyasi tenkid vadisinde, karşılıklı konuşma şeklinde kaleme aldığı küçük, orijinal ve fantastik denilebilecek tarzda bir eserdir.



Konusunu, temelde gene şairimizin Ali Paşa’ya karşı beslediği öfke teşkil eder: Ziya Paşa, bir gün Londra’daki Hampton Court’da, bahçe içinde bir bankta otururken uykuya dalıyor ve bir rüya görüyor. Rüyasında, İstanbul’da Sultan Abdülaziz’le görüşüyor ve onunla, çeşitli memleket meseleleri hakkında uzun uzun fikir alışverişinde bulunuyor. Kendisine, İdare’deki bozukluklarla ilgili açıklamalar yaparak, bunun başlıca sebeplerinden birisinin Ali Paşa olduğunu belirtiyor. Ali Paşa’nın azledilmesiyle, bütün kötülüklerin ortadan kalkacağı ve işlerin kısa zamanda düzeleceği inancını dile getiriyor. Ayrıca, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin gayesini anlatarak, memleketi kurtarmak hususunda yapılması gereken çalışmaları sıralıyor.



Bütün bu konuşmalardan sonra, aralarında çok samimi bir anlaşma oluyor. Neticede; Abdülaziz’den, Ali Paşa’nın azlini ve Kıbrıs Valiliği’ne tayinine dair bir ferman alan Ziya Paşa, bu ezeli rakibini vapura bindiriyor. Elinden aldığı sadaret mührünü, tam padişaha vereceği sırada, uyuyup kaldığı parkın bekçileri tarafından uyandırılıyor.



Eser; memleketin o günkü şartlarını sergilemesi, bazı mühim sosyal ve siyasi gerçeklere temas etmesi bakımından, son derecede dikkat çekicidir. Mesela; Bilhassa Rumeli’de yuvalanan yabancı casuslar, iktisadi ve askeri bakımlardan gerileme sebepler.. vs gibi.



Ziya Paşa’nın, azledilmesini gönülden dilediğini Ali Paşa’nın yerine geçmesi arzusu ile, Rüya’nın asıl nirengi noktasını teşkil etmektedir. Nitekim, Ali Paşa’dan sonra sadrazam olacak kimsenin şu vasıfları, aynı zamanda tıpatıp kendisinin tarifidir..



Rüya’nın, edebiyat açısından üzerinde durulacak yönü, bilhassa dilidir. Sade, tabii, teklifsiz, samimi, pürüzsüz diyebileceğimiz bir Türkçe ile yazılmıştır. Diyaloğun, baştan sona kadar canlı tutulabildiği eser, çok azdır.



ARZ-I HAL



Şairimiz, daha önce de sözünü ettiğimiz bu eserini, 1867’de Sultan Abdülaziz’e sunmuştur. Kendisinden ve Rüya’da olduğu gibi memleketin o günkü durumundan bahseden, adeta uzun bir ‘istida’ manzarası gösteren Arz-ı Hal; sultana iyice yakın olmak, Ali Paşa’ya karşı hıncını yeniden dile getirmek ve şahsi ihtirasını tatmin emelini taşımaktadır. Muhtevası itibariyle fazla kuvvetli olmayan eser; aynı şekilde sade, pürüzsüz diliyle ve Ziya Paşa’daki Avrupai nesir tesirini göstermesi bakımından, dikkate değer bir özelliktir. 72 sayfalık küçük bir kitap şeklinde, 1909’da İstanbul’da neşredilmiştir.



VERASET MEKTUPLARI



Asıl adı ‘Veraset-i Saltanat-ı Seniyye’ olmakla birlikte, kısaca ‘Veraset Mektupları’ olarak bilinen bu eserleri, Ziya Paşa; 1868’de, sanki İstanbul’daki bir dostuna yazmış gibidir.



Mektuplar, o sıralarda değiştirilen Veraset Kanunları dolayısiyle ve bundan mağdur olan Mustafa Fazıl Paşa’nın hukukunu korumak üzere yazılmıştır. Lakin aynı zamanda, kardeşi Abdülaziz’i tahttan uzakta bırakmak isteyen Abdülmecid’in bu maksatla oğlu V. Murad’ı veliahd seçmesinden söz eder.



Önce, Şura-yı Ümmet gazetesinin 1904’teki 59. ve 66. sayılarında yayınlanmış, daha sonra da 1909’da Yeni Tasvir-i Efkar’da ‘Yeni Osmanlılar Tarihi’ tefrika serisinde çıkarılmıştır. Nejdet Sançer Bey de, 1956 yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni’nin 1. sayısında, bu mektuplara yer vermiştir.



ENDÜLÜS TARİHİ



Ziya Paşa’nın ilk tercüme çalışmasıdır. Edhem Pertev Paşa’nın teşviki üzerine, Viardot’tan çevirdiği bu eserinde süslü, sanatlı bir nesir çalışması hakimdir. Önce 1863’te 2 cild olarak, sonra da 1887’de 4 cilt halinde neşredilmiştir.



ENGİZİSYON TARİHİ



Ziya Pşa’nın Lavalee ile Cheuel’den çevirdiği bu eser, Endülüs Tarihi’ne nisbetle daha sade bir dil hakimdir.



İspanya’daki Engizisyon mahkemelerinin durumu ele alınarak, özellikle Museviler’e yapılan baskılar, zülümler anlatılır. Müslümanlara yapılan eziyetler ise, anlatılmamış ve bunun sebebi olarak, ‘İslam alemini üzüntüye sevketmemek’ gösterilmiştir. Kitap, 1882 ve 1888’de olmak üzere 2 defa, İstanbul’da basılmıştır.



EMİLE



Şairimizin, Rousseau’dan Türkçeye çevirdiği bu eser, en önemli tercümeleri arasındadır. O’nun, İsviçre’de iken; J.Jacque Rousseau’nun, Emile ile Confession adını taşıyan eserlerini, Türk okuyucusuna kazandırmak istediğini biliyoruz.



Ebuzziya Tevfik Bey’in kanaatine göre; Ziya Paşa’nın, ‘Defter-i A’mal’ i, işte bu Emile tercümesine yazılan bir önsözdür.



Ne yazık ki bu tercüme metinleri, bugün elimizde mevcut değildir. Yalnız; şairimizin çocukluğundan, hatıralarından, bazı maceralarından söz eden sade, akıcı ve tabii söyleyişlerle dolu Önsöz’ü, yani Defter-i A’mal bulunmaktadır.



TARTÜF



Ziya Paşa’nın Adana Valiliği zamanında temsil edilmek üzere ‘Riyanın Encamı’ adıyla Moliere’den çevirdiği eser, hayli önemlidir.



Kendisinden önce, Ahmed Vefik Paşa tarafından yapılmış bulunan Tartül tercümesini de dikkate alarak, esere yepyeni bir canlılık muhakkaktır.



TELEMAK



Ebuzziya Tevfik Bey tarafından bildirildiğine göre; şairimizin tercüme çalışmaları arasında bulunan bu eser de, Emile ve Confession çevirileri gibi, ne yazık ki bugün elimizde değil.



Ziya Paşa’nın ‘Telemak’ tercümesinin, Yusuf Kamil Paşa ve Ahmet Vefik Paşa tarafından yapılanlardan daha başarılı olduğunu, gene Ebuzziya bildirmiştir.



Sonuç olarak, Ziya Paşa; bir yığın idari, sosyal ve siyasi mahiyetteki faaliyetleri çerçevesinde, nazım ve nesir vadisinden ortaya koyduğu çeşitli eserleriyle, Tanzimat Devri Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri olmuştur.



Bununla birlikte nesirleri, - Şiir ve İnşa ile Zafer- name, Rüya gibi bir ikisi dışında- fikir ve edebiyat tarihi bakımından, fazla ilgi uyandırmamış; böylece Ziya Paşa, asıl yeni düşünce yolunda eski teknikle yazdığı çoğu fikir yüklü, hikmetli, didaktik şiirleriyle şöhret bulmuştur.