SAFİYE EROL’UN HAYATI VE KİŞİLİĞİ

HAYATI

Safiye Erol 2 Ocak 1902 tarihinde Edirne,, Uzunköprü’de doğmuştur.

İlköğrenimini İstanbul’da Alman mektebinde tamamlamıştır. 13 yaşında Almanya’ya gönderilmiştir. Lise ve üniversite öğrenimini ayrıca doktorasını da Almanya’da tamamlamıştır. Münih Üniversitesi’nde Felsefe ve Edebiyat eğitimi görmüştür. Daha sonra 1926’da yurda dönmüştür.

Safiye Erol’un Avrupa’da eğitimini tamamladıktan sonra yurda dönmesinin sebebi; vatanı ve milleti için faydalı işler yapma isteğidir. Bunu Ciğerdelen ve Ülker Fırtınası adlı romanların kahramanlarında da açıkça görebiliriz.

Ülker Fırtınası’nda turan ve Selçuk adlı karakterler yurt dışında eğitimlerini tamamladıktan sonra yurtlarında faydalı işler yapmak arzusundadırlar.

Ciğerdelen romanında ise Turan Tuna’da Safiye Erol gibi yurt dışında öğrenimini tamamlamış ve öğrenim gördüğü alanda yurduna çalışmalar yapmak isteyen bir gençtir.

Safiye Erol’un çeşitli dergilerde çıkan yazılarının ardından 1938’de ilk romanı Kadıköyü’nün Romanı’nı tamamladı. Ardından 1944’de Ülker Fırtınası ve 1946’da Ciğer Delen geldi. En son çalışması olan Dineyri Papazı (1955) Tercüman Gazetesi’nde tefrika olarak yayımlandı.

Bunların haricinde; Semiha Ayverdi, Nezihe Araz ve Sofi Huri ile birlikte “Kenan Rıfai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” adlı kitapta felsefi bir makalesi vardır.

Çeşitli tercümeler de yapmış olan Safiye Erol’un M.E.B tarafından basılan Su kızı adlı La Motte-Foque’den yapılmış tercümesi de vardır.

Edebi hayatında; Alman romancı Yakab Wasserman, Slav edebiyatçılarından Knut Hamsun ve Selma LagerLöf’ten etkilenmiştir. Sayfiye Sami ve Dilara müstear adlarını kullanmıştır.

Safiye Erol doğu ve batı medeniyetini kaynaştırmış bir yazardı. Batı medeniyetinin eksiklerini, doğu medeniyetinin üstünlükleriyle tamamlayarak uyumlu bir sentez oluşturmayı hedeflemiştir. Sayfiye Erol’un bu hedefinde roman kahramanlarının kişiliklerine yansımıştır.

Mehmet Nuri, Safiye Erol Kitabı adlı eserinde Erol’un Doğu ve Batı Hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

“Safiye Erol batıyı iyi bilen bir aydın ama doğunun güzelliklerini de fark edebilen bir münevver aynı zamanda. Komplekslere kapılmış yarı aydınlardan, kendi yürüyüşünü tek eden ve başkalarına özenen mukallitlerden değil eserlerinden ve fikirlerinden faydalandığı Doğu’nun bilge kişilerinden sık sık bahseder, makalelerinde düşüncelerini onların ışıklarıyla donatır, meselelerini onların hal çareleriyle çözümler. Batı’nın aydınlık kafalarını da ihmal etmez hiçbir zaman. Adeta bir sentez yapar bu makalelerde.

İnsanlık birikiminin altın beyinlerini aynı bahçede dolaşırken bir demet çiçek gibi derleyen Safiye Erol, bu kişilerin düşüncelerinden, hayallerinden, ideallerinden kendisine uygun olanları seçer, öne çeker ve takdir eder. Ne var ki, yazarımızın peşin hükümleri yoktur. Kişilere, inançlara, akımlara karşı acımasız değildir. Aksine herkesten, her şeyden ve her olaydan ders alınabileceğini, hisse çıkarılabileceğini düşünür. Bu yönüyle o, kelimenin tam anlamıyla özel bir beyindir. Araştırıcıdır. Ehl-i Tahkik’tir. Zaten eserlerinin güçlü yönü de biraz buradan kaynaklanıyor.”

Safiye Erol’un eserlerinde kendi yaşadıklarının esintilerini bulmak mümkündür.

Safiye Erol’un Almanya’da yaşamış olduğu aşkı Türker Aceroğlu ve Nazan Yeşim yazılarında anlatır.

“Almanya’da öğrenim gördüğü sıralarda Hindistan’ın özgürlük savaşçılarından ünlü bir Hintli gençle tanışır. Bu genç onun hayatında fırtınalar estirir. Evlenmeyi düşünürler, ikisi de bu aşkla okulu bitirirler. Genç adam bir gün: -Haydi, der. Yurduma gidelim, orada onların bana ihtiyacı var, benimde sana. Sonunda biri Yeni Delhi’ye öbürü İstanbul’a doğru ömürleri boyunca dinmeyecek bir hasret ve ateşle yola çıktılar.”

Safiye Erol’un romanlarında ki kadın kahramanların aşk uğruna çektiği çileler, Erol’un kendi aşk hikayesinin esintilerini kahramanlarında yansıttığı göstergesidir.

Ülker Fırtınası’nda Nuran, Ciğerdelen romanında Zühre, Kadıköyü’nün Romanı’nda Bedriye adlı karakterler aşkları uğruna savaşırlar ve sonunda ilahi aşka ulaşırlar.

Safiye Erol’un kişiliğiyle özdeşleşmiş diğer bir özelliği de tasavvuf’tur. Ciğer Delen romanındaki Zühre karakterine bu özelliğini yansıtmıştır. Zühre çektiği acıları sebebiyle olgunlaşmış ve tasavvufa yönelmiştir.

1 Ekim 1964’te İstanbul’da vefat eden Safiye Erol’un mezarı Karacaahmet’tedir.







ÖLÜMÜ

Safiye Erol, yaşadığı gibi sade bir şekilde dünyamızdan çekip gider. Ardından gürültü koparmadan göç eder sonsuzluk ülkesine.

Takvim yaprakları, 1 Ekim 1964’ü gösterirken her fani insan gibi Rabbi’nin “Dön” emrine uymuştur. Anlı şanlı yazarlar, gazeteciler devlet adamları cenazesinde gelmemiştir. Birkaç vefalı dost. Birkaç inanmış adam, hepsi o kadar. Onu çok seven ve fikirlerine değer veren kendisi de bugün öde dünyanın bahçelerinde yaşayan Mehmed Çavuşoğlu, vefatına şu tarihi düşer:”Ne alemdir bu kim levh-i basarda Felaket her yanın devr ettiği dehrin / Hefadan ansızın bir rüzgar esti. / Gül-i nadidesin incitti dehrin / Safiye safvetiydi gitti dehrin.”

Akif’in mısrasını hayatı boyunca yaşamıştı o: “Sessiz yaşadı, kim onu nereden bilecekti.” Yakınlarından öğrendiğimiz kadarıyla, ölümünden sonra pek gelen giden olmaz. Basın, demek ki o zaman da gerçek sanatkarlara gereğince ilgi göstermiyormuş. Vefatından sonra matbuatta eden, yazılarına yer veren ve bu sayede okuyucu kazanan gazeteler, ölümünden sonra yazarı tamamen unuturlar. Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Emel esin ve Tarık Buğra gibi birkaç sadık dostu hariç kendisinden pek söz eden olmaz. Karacaahmet Kabristanlığı Mezar Defteri’nde Safiye Erol’un 62 yaşında kalpten öldüğü belirtilirken mezar yeri 1. Ada 4975 olarak tesbit edilir.



ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN DOSTLARININ YAZDIKLARI

SAMİHA AYVERDİ

Safiye Erol’un ölümüne en çok yanan yakın dava arkadaşı ve fikir yoldaşı Samiha Ayveridi olur. “Pirdaşım Safiye Erol başlıklı makalesinde Ayverdi: “Bir kasır çöktü. Çatısı der ü divarı yıkıldı. Amma hazineler viranelerde saklıdır. Gerçekten de bu yıkıntının altından onun define varlığı aşikar oldu.” Diye başlıyor yazısına ve daha sonra Pirdaşının vasıflarını şöyle anlatıyor.

“Safiye Erol dürüst, ihlaslı, imanlı, hamiyetli, liyakat ve zekası ölçüsünde saf ve masum bir insandır. Bir ayağı Garp’ta bir ayağı Şark’ta olması ve iki farklı medeniyetin, kültürleri üstüne tarafsız bir tahlil ve terkibin muhasebesinden sonra da Şark’lı münevver olarak cemiyetin karşısına çıkmış olmasıdır.

Orta lise ve üniversite yıllarını Garp’ta geçirmiş olmasına rağmen sadece metod ve ciddiyet gibi dış formasyonunda kendini gösteren batılı ruhu onun aşk, hamaset, ve iman zırhı ile sağlama alınmışta içine asla işleyememiştir.”





NEZİHE ARAZ

Düşünen adamın 5 Ekim 1964 tarihli sayısında yayınlanan “Safiye Erol’un ardında” adlı makalesinde Araz “Onun muhteşem bir kuyruklu yıldız gibi ufkumuzu hem de sessiz sedasız terk edişlerini kabullenmek güç. Fakat bana asıl Safiye Erol gibi değerli bir kadını dünyamızdan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık lakaydı ve biganelik güç geliyor.” Diyerek değerlerimize olan ihmallerimize dikkat çeker.

Ayrıca şunları da ekler. “Edebiyatımızı adil bir anlayışla tetkik edenler onun Ciğerdelen adlı romanındaki üç efsanenin –Ciğerdelen, Sarı Sipahiler, Yedi Peçeli- nasıl olup da mektup kitaplarına Türkçenin en güzel örneklerinden biri olarak geçmediğine hayret edeceklerdir.”



TARIK BUĞRA

“Günaydın” sütunun yazarı Tarık Buğra da “Safiye Erol Hanımefendiyi kaybettik” diyerek üzüntüsünü açığa vurur. Buğra’nın ayrılık acısı ile dolu yazısı şöyle başlar: “Safiye Erol bu yolu dünyadan bir varmış bir yokmuş aleminden göç etti. Ve biz bir “Hanımefendiyi” kaybettik Hanımefendinin taşıdığı manayı bilenler, Safiye Erol’u tanımasalar bile bu ölüme onu tanıyanlar kadar yanacaklardır.”

Ayrıca Ciğerdelen üzerinde duran Buğra, bu romanı “Her Türkün evinde bulunması gereken kitaplardan biri” olarak nitelendirir.

Son havadis gazetesinin “Fikir meydanın da” çıkan yazısında Selahattin Şar “Safiye Erol’un ardında” başlıklı yazısında ona dair hatıralarını dile getirir. Altan Kutay Kılkırdağlu’nun “Bir kaybımız” ismiyle şuuru ve milli duyguyu anlatan Safiye Erol’un Ciğerdelen’ine vurgu yapılır.

Milliyet’in Pazar ilavesinde Nazan Yeşim “Kadın Kadına” sütununda Safiye Erol’un Almanya’da Hintli genç ile yaşadığı aşkı ve vatanına olan hasret ve düşkünlüğü yazı konusu yapar.













EMEL ESİN



Safiye Erol hakkında yazılan keder dolu yazılardan biri değerli bir kadın yazar olan Emel Esin’e ait. Romanlarının tefrika edildiği yer İstanbul Gazetesinde 7 Ekim 1964 tarihinde yayınlanan bu yazıda, Erol hakkında birkaç hatıra anlatılır. Yazının başlığı ise “Safi’nin Ölümü” dür. Erol’un cenaze namazını ve ölümünü geniş bir şekilde tasvir eden Esin, Türk kültürünün yazarın bilhassa “Ciğerdelen” isimli eserinde kendisini dile getirir. “Safiye Erol hakkında birkaç hatıra” başlığı alt başlığı ile sunulan “günün yazısı” şöyle başlıyor:

“Selimiye Camii’nin çınarlı avlusunda, musalla taşı üstünde bir tabut yatıyordu. Tabutun yeşil örtüsünde sırma ile şu ayet yazılıydı. “Her canlı ölümü tadar ve O’na döneceksiniz.” Tabutun baş tarafında yeşil renkte ve pembe oyalı bir yemene sarılmıştı. Üç pembe karanfil bir dost eliyle iğnelenmişti.”

Çınar ağaçlarının gölgesinde yatan tabut yalnızdı. Tek şahitleri sed üzerine dizilmiş mezar taşları, yüksek oylu başlarında kavuk ve fes taşıyan ecdat mezarlarıydı.

Yavaş yavaş ikişer üçer kadınlar gelmeye başladı. Musalla taşının yanında ayakta durdular. Veya yere oturdular. Kadınların kimi dua ediyor kimi ağlıyordu. Fısıltılar da vardı. “Yalnız yaşardı”, “Hasta değildi”, “Birden bire dün gece beyninde damar çatlamış”, “Karacaahmet’de yatan anasının yanına gömülmek istemiş ama yer yok diye izin vermemişler.” Biri diğerinin kulağına doğru eğildi. “Anasının mezarı başındaki çınar hemen devrilmiş, ona yer vermiş. Gönül ne yapmaz ki!”

Titreyen çınar yapraklarının üstündeki sema cihetinden gelen müezzin sesi ikindi ezanını okudu. İki nefer ölmüş hanımın tabutunun başı ve ayağı hizasında saygı vaziyetinde durdular. Kalabalık olmayan bir cemaat saf bağladı ve cenaze namazı kılındı. En nihayeti imam cemaate dönerek dedi ki “Ölümün ebedi hayatın kopuşu olduğuna inanan ey Müslümanlar, şimdi Allah’ın karşısına bu çıkan hakkında nasıl şehadet edersiniz? Onu nasıl bilirsiniz?” Cemaat hep bir ağızdan “İyi iyi” derken başlar yere eğildi. Ve her hayalde Safiye Erol canlandı.

Yazısında, “Safiye Erol’un kılıcının bir parıltısı “Ciğerdelen” oldu. Bizim neslimiz için Ciğerdelen bir dönüm noktası idi. İşte milli kültür ölmemişti.” Diyen Emel Esin romancının hayatının akşamında olgunluk çağında sevimli ve sakin göründüğünü belirterek. “Büyük göz kapakları altında zeka ile parıldayan ela gözleri vardı. Görünüşüne çok itina ederdi.” Diye devam ediyor.

Bizler Safiye Erol’u daha iyi tanıtmak için Erol’un görüşlerini sizlere sunmayı uygun bulduk.

Safiye Erol’un ağzından tasavvuf, moda, ahlak konularındaki görüşleri, onun eserlerini daha iyi anlamamızı sağladı. Erol’la yapılan röportajla da merak edilen sorular yanıt bulmuş oldu. En sonda da Erol’un Almanya’da bulunduğu esnada ailesine yolladığı bir mektubu sizlerle paylaşıyoruz. Ailesiyle olan ilişkisine dair ip uçları veriyor.



Bir Röpartaj

(Ciğerdelen) Müellifi Safiye Erol Diyor ki:

“Henüz on üç yaşındayken içime büyük bir romancı olmak arzusu dolmuştu. Bir gün ecnebi olan profesörüm bana “Sen Türklerin Selma Lagerlöf’ü olacaksın.!” Demişti: Almanya’dan İstanbul’a döndükten sonra ilk eserim Kadıköyü’n Romanı’nı 1935’te neşrettim

“Hiç unutmam henüz on üç yaşımdayken içime büyük bir romancı olmak arzusu doğdu.”

Ciğerdelen Müellifi Safiye Erol ricam üzerine sanat hayatını tarihçesini çizmeye başlarken söylediği bir sözü perçinlemek ister gibi durdu.

Biraz dalgın bakışında; içte, hele böyle en körpe ve masum çağda doğan arzunun sebeplerini aramak zahmeti beyhudedir, der gibi bir mana vardı.

Ama ben yine sordum:

-Çocukça bir arzu… O zaman tahakkuk edeceğine inanır mı idiniz?

- Hatta o zamandan da çok evvel… Dört beş yaşındayken Etrafımdaki çocuklar arasında aynı hizada kalmak ağırıma giderdi. Onlardan ayrılmak ayrı bir müstesna bir mevkide görünmek isterdim. Hatta bir rüya görmüştüm; Bir sabah vakti… Yeşil dallar şebnemlerle bezenmiş… Yanımda ben yaşta çocuklar, fakat sade benim başımda bir bizanten tac parıldıyor.

- O çağlarda yazıyı sever miydiniz?

- Alman mektebinde okuyordum. Tahrir vazifesinde daima birinci gelirdim.

- Sonra?

- 1918’de on üç yaşındayken Almanya’ya gittim. Ortayı, liseyi ve üniversiteyi orada bitirdim. Münih Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat şubelerini tamamladıktan sonra 1927’de doktoramı yazdım. Ertesi sene 8,5 yıllık bir ayrılıktan sonra İstanbul’a döndüm.

- Almanya’dayken de günün birinde roman yazacağınız aklınıza gelir mi idi?

- Bir profesörüm benden evvel bunu aklıma getirmişti… Bir gün bana “Sen Türklerin Selma Lagerlöf’ü olacaksın.” Demişti. Fakültenin birinci sömestırındeyken ilk yazımı bir Alman mecmuasına neşretmiştim.

- Neydi?

- Leyla ile Mecnun… Bir büyücü masalı yazmıştım. Fakat tahsil ile meşgul olduğum için kendimi yazıya fazla veremezdim.

- İlk romanınız;

- Bir hayli sonradır, İstanbul’a geldikten sonra birkaç sene çalıştım. Evlendim. O zaman Milli Mecmua çıkıyordu. Orada Safiye, Sami, Dilara imzalarıyla ilk Türkçe yazılarım intişar etti. Bunlar küçük hikayeler tercümeler falandı. İlk romanımın üstünde üç dört yıl çalışmış olduğum Kadıköyü’nün Romanı’dır ki 1935’de Vakit gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap halinde çıktı.

- Bu romanı hala sever misiniz?

- Hala… Mevzuunu hayattan almış ve benim gönlümün bağlandığı Kalamış’ı yaşatmış oluşu bu romanıma karşı sevgimi devam ettirir.

- İkinci romanınız?

- 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen Ülker Fırtınası…

- Bunu nasıl neşrettiniz?

- Basbaya… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nadi Bey’in kapısın çaldım. “Bir romanım var” dedim. Aldı “Hele bir okuyalım” dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses seda çıkmadı. Gittim “Geri verin” dedim. Vermediler sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nadi Bey’e Serkl Doryan’da rastgelmiştim. “Yarın kitabımı verin artık” dedim… Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938’de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.

- Sonuncusu?

- En çok sevdiğimde odur, Ciğerdelen

- Niçin en çok sevdiniz?

Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek…

- Deldi… Deldi de ondan diyor. ve ilave ediyor:

- Bunu yazarken on iki kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım.

- Niçin?

- Feylosof Niezsche’nin bir sözü vardır: “ Büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar” der.

- Bu da aldı mı?

- Aldı… Aldı hem de nasıl…

- Demek Ciğerdelen sizi korkuttu?

- Hayır… Korku yok… Su testisi su yolunda kırılır…

Ve bir lahza şöyle gözlerini süzerek, “A adam sen de!” der gibi dudaklarını büküyor.

- Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.

- Ama zayıflamak, hele bayılmak fena…

- Ne zararı var… Dedim ya su testisi su yolunda kırılır… Sonra da bu her zaman olmaz…

- Merak ediyorum, Ciğerdelen’in nerelerini yazarken bayıldınız?

- “Yedi Peçeli” babında ve kitabın son babında…

- Bu fasılları bizzat yaşadınız da ondan mı?

- Onun da fevkinde.

Sanatkarın bir hadiseyi bir macerayı yaşam tarzı, şahsi yaşayışının fevkindedir. Ben bir eserimde bir aşk hicranını tarif ederken o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım.

- Su testisi diyorsunuz?, Çabuk kırılmasa bari…

Merak etmeyin der gibi bir hoş tebessümle gözlerimin içine bakıyor:

- Niçin itiraf etmeyeyim: Ben gayet fatalist’im bu cemiyetin bana ne kadar zaman ihtiyacı varsa o kadar zaman yaşarım ben… Fazlasına da zaten lüzum yok…

- Şimdi ne hazırlıyorsunuz?

- Dördüncü romanımı… Üç dört senedir çalışıyorum. Bir seneye kadar tamam olur… Vakıa aradan hayli zaman geçti. Ama dinlendik… paraları bitirdik, artık harcayabiliriz…

- Adı ne?

- Benden başka bilen yok…

- O kadar sır mı?

- Bir sır, halvet havası içinde çalışırım ben…

- Yazı yorar mı?

- Yorar… Bazen asabım bozulur, yemek yiyemem. Çalışma zamanım belli olmaz. Ev kadınlığı vazifelerim de var. Ancak yazarken kimseyi yanımda istemem, kapanırım. Birkaç sigara… İşte o kadar…

- Bu günkü Türk romanını nasıl buluyorsunuz?

- Çok zayıf. Hani eser?

- Neden yok, neye hamlediyorsunuz?

- Bilmem… O tarafı beni alakadar etmez. Çünkü sanatkarın vazifesi değildir. Eser yok. O malum. Ama niçin yok, onu bilmem.

- Hiç mi yok?

- Yenilerden Abdulhak Şinasi Hisar…

- Eskilerden?

- Yakup Kadri….

- En çok ne okursunuz?

- Felsefe… Türkçe, tarih, tasavvuf edebiyatı. Halk edebiyatı, divanlar, masallar…

- Bunlar arasında en sevdiğiniz?

- Yunus Emre’yi tercih ederim.

- Nasıl vakit geçirirsiniz?

- Evimle meşgulüm… Eskiden spor yapardım. Şimdi yasak… Okurum

- Sinema. Tiyatro?

Eliyle bir işaret yaparak “hayır” demek istiyor ve:

- Konser… diyor. Alafranga ve alaturka müzik… Ancak alaturkada solo sevmem… Bilhassa hanımları…

Birden bire ağzından kaçırmış olduğuna pişman, hemen masanın üstündeki şeker tabağına uzanarak:

- Hanımları karıştırmamak şartıyla bir şeker, yazmayın kuzum…

- Peki, diyorum, ama hanımlar derken, aklıma geldi, bir romancı olarak Türk kadınını nasıl buluyorsunuz?

- İyi… Tam değil, fakat iyi…

Yüzüme bakarak duruyor:

- Erkekleri sormuyorsunuz… Söyleyeyim mi?

- Tabii… Buyurun…

- Nafile, geç… der gibi elini sallayarak:

- Böyle buluyorum, amma kabahatli bulmuyorum… Erkekler bu gün zaruretlerin ilcasiyle iyi bir durumda değillerdir. Müşkül bir durumdadırlar. Kendini henüz bulamamıştır, içtimai ve ferdi benliğini tamamıyla müdrik değildir. Kadın daha iyidir. Lakin bu bir geçittir. Düzelir.

- Okuyucularınızla temasınız var mıdır?

- Olmaz olur mu? Bazen kapıyı çalarlar tanışmak istiyoruz diye gelirler. Fakat beni en ziyade mütehassis eden, bir gün bir müessesede otururken, kahve ocağındaki çocuk geldi, heyecanla elimi öptü. Meğer kariim imiş. Halk tabakasında böyle anlayış gördüğüm zaman cidden seviniyorum.

- Yeni dil aranız nasıl?

- Tanımıyorum öyle bir şey… Benim bir ana dilim var. Başkasını bilmiyorum.

- Romanlarınızı yazarken hiçbir tesir altında kaldınız mı?

- Evet… Alman romancısı Yakob Wasserman’ın üslubunun tesiri altında kaldım.

- Nasıl oldu?

- Bu üslup sahibinin mizacı devran-ı demi, şiddet ve ihtirası bana en uygun geliyor. Onu okurken bunu hissediyorum ve yazarken gayr-ı iradi bu hissin tesiri altında kalıyorum.

Ciğerdelen müellifine son sualimi soruyorum:

- En çok neye düşkünsünüz?

- Hürriyet ve İstiklal

- Kayıtsız şartsız mı?

- O kadar ki, hürriyetimi, ne de olsa tahdid edecek diye, şöhretten bile korkuyorum…



TASAVVUFUN LEHİNDE VE ALEYHİNDE

Evvelki sohbette Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nden bahsetmiştim. Günler geçti, başka mevzua döneyim dedim, ne mümkün… Öyle latif bir çehreye gönülden nazar etmek güneşe bakmak gibi oluyor, insan sonradan gözünü kapasa da yine o ateş tekerleği görmekten kendini kurtaramıyor. İşte bana böyle bir hal oldu: Tasavvufa meyletmemiş dahilere başvurdum ve onların derinliğinde yine mistik ruhun yalımına rastladım. Alman şairi Goethe tasavvuf aleyhtarlarının belli başlılarından biri olarak bilinmiştir. Gerçi Pakistanlı şair merhum Muhammed İkbal –maalesef ele geçiremediği- “Peyam-ı Maşrık” adlı eserinde Hz. Mevlana ile Goethe’yi semavi bir mülakatta birleştirmiş ve ikisi arasındaki ayniyeti ilan etmiş. Goethe kendisi tasavvuf eserlerini birkaç kifayetsiz tercümecikten değil de daha esastan tetkik etseydi, hele bir ayin ve semaa şahit olabilseydi böyle bir mutabakat ilanını belki de onun kendisinden duyardık. Ne olursa olsun, beşere damgalarını vurmuş büyük ruhlar arasında inkar edilemeyecek bir aile benzerliği gibi bir benzerlik var. Goethe sanatın sırrını şöyle tahlil ediyor: “Sanat gözle görülen mevcudun gizlediği hürriyete keşif ve rümuzu tesbit edebilmek hüneridir.” – Eğer tasavvuf diliyle konuşsa ve “Varlıkların aslı, Hakk indindeki ayan-ı sabitedir.” demiş olsa ne icap edecekti? Yine Goethe “Olgun insan kendi zatını kendine alakor, fakat irfanını halka bezleder. Olgun insanın alameti şudur ki artık o kimseye muhtaç değildir, herkes ona muhtaçtır.” demekle İbrahim Hakkı’nın “Gönlünü Hakk’a tahsis et, bedenini halka ver. Gına ve istiğna ehli ol.” Düsturunu harif harifine teyit etmiyor mu? Sayısız patlaklarla bile hızını alamayan bir yanardağ misali Goethe, ömrü boyunca aşk ile yandı kavruldu. Yetmiş dört yaş gibi artık durulma çağından başka bir şey olmayacak devrede bile on yedi yaşında bir asilzade kızına gönül verdi. İmkansızlığın keskin kancasına takılmış rakik canlar gibi çırpındı. Sihatini tehlikeye düşüren sürekli buhranlardan sonra meşur Marienbad mersiyelerini yazdı. Kendi ruhunun bestelediği mucizevi bir musiki ile kurtuluşa erdi. Ayrılıkların hazin destanını üfleyen neyden başka insanoğluna ne teselli var ki?... İşte tasavvufun aleyhindeki dilleri söyleteyim diye yola çıkmışken ben daha ilk adımda bu yanık sesleri duydum.

Fransız esprisi Alman’ınkinden hem daha maddi, hem çok aşırıdır. Anatole France Thais adlı eserinde her milletten, her inançtan bilginleri karşı karşıya getirip (kemale ermenin şartları) hakkında türlü görüşleri çarpıştırıyor.

Zenothemis: “Ben böyle düşünürüm ki ilim ve fikir, idrak yolunu iptidai kademeleridir. Ebedi hakikatlere insan ancak ve ancak vecd halinde ulaşabilir.”

Hermodorus: “Haklısın Zeno! Ama senin dediğin mertebe yalnız ruh-ı revana müyesser olur. Çünkü insan üç tabakalı mahluktur: bir tabaka maddi vücut, bir tabaka ruh-ı hayvani ki esiri maddeden terkipli olmakla beraber yinede madde sınıfına dahildir. Üçüncüsü ise ölümsüz sıfatlı ruh-ı revan. Ruh-ı revan maddi vücut binasını terk ile ruh-i hayvani bahçelerinden uçarak geçip Allah’a kavuşursa ölmeden ölmek sırrına erer ki biz buna doğmadan yaşamak da diyebiliriz. İşte parçacık olmaktan çıkmak, bütünde bütünü tatmak keyfiyeti.”

Nikias: “Harkulade!... Fakat doğrusunu söyleyeyim mi dostum. Hermodorus senin nazarıyeni dinlerken ben varlıkla yokluk arasındaki farkı kaybeder gibi oluyorum; ebediyet sanki adem yerini tutuyor, yani ikisi de ele gelir şeyler değil. Kemal mertebesi galiba pek pahalıya mal oluyor, onu kazanmak için insanın kendi tamamını harcaması, daha doğrusu var olmaktan vazgeçmesi icap edecek. Ne acı bir nasip! İlle kemal mertebesi ispat edeceğiz diye yeni filozoflar da Allah’ı dünyadan tecrit ede ede yok ettiler ya…”

İşte Fransız dehası Yunan felsefesinin şüpheci kolundan Niklas’ı böyle konuşturuyor. Belki de espri uğruna yapılmış bir fedakarlıktır. Yoksa mistiklerin ne hayatında ne de eserlerinde anlaşılamayacak cihed yoktur. Nitekim Erzurumlu hazret izah ediyor: “İster dağ başı mağarasına kapanan veli, ister millete hitap eden nebi olsun hepsinin gayesi halka hizmettir.”





MODA VE AHLAK

Moda ne sebepten çıkar, niçin kah uzun kah kısa sürer, sonra değişir? Bu soru, zihinleri oldum olası yorduysa da daha kimse kesin cevap veremedi. Kitle psikolojisinin karanlık dip köşesinde gizlenmiş iç güdülerin bir takım çapraşık manevralarından doğmuşa benzer modalar. Adeta hamile kadınların aş yermesini hatırlatır. Manasız isteksizlikler, ve manasızdan da münasebetsiz istekler. Doktorlar bu kaprisleri yeni hayatın ısrarlı gelişimi, kimyevi talepleriyle izah etmeye çalışırlar. Dün gözde olanı bu gün hor ve gülünç, bu gün çirkin olanı yarın güzel göstermeyi başaran modanın asıl gizli yerleri ve zenberekleri pek kolay ele gelmezse de zaman akımı içindeki gidiş gelişleri politik ve sosyal çevrelerde belirtilebilir.

İmparatoriçelerin ve patrisyenlerin meşur, eşek sütü banyoları, altın tozundan saç pudraları, simya ile sihirbazlık ortası marifetten elde edilmiş kozmotik malzemeleri Roma saltanatının ihtişam sonu, inhitat başlangıcı idi. Fransız ihtilali öncelerini düşünelim, 15 ve 16. Lui devrinde o düzgünlü, allıklı, ve yapma benli göğsü yarı bele kadar dekolte, gerdanı kordeleli, saçları yarım metre kabarık taranmış saray hanımları… Ne kadar yapmacık olmak mümkünse o kadar yapmacık hanımlar… En özendikleri şey su kenarında salkım söğüt altında çayır çimene serilerek yanı başlarında flüt çalan bir aşıkla “çobanca” sevişmekti. Saray protokolünden, soyzade etiketinden kılı kırk yararcasına külfetli merasimden bıkılmıştı herhalde, sadelik tabiilik özlemi havaya sinmiş olmalıydı. İhtilal sırasında nispeten kısa bir antrakt içinde kimi azılı komitacı, kimi duygulu romantik tipte (sine üryan, saç perişan) eli bayraklı vatanperver kadınlar görüyoruz. Napolyon sahneye çıkar çıkmaz yeni moda ferman yürütmeye başlıyor.

Bu defa klasik Yunan taklidi kadın kılıklarıdır revaçta. Büklüm büklüm beyaz muslin düz roplar, alagrek topuzlanmış üzerine alagrek band dolamış saçlar.Öyle ya…İmparatorluk müessesesini diriltmeye çalışmakta eski idealleri ihya etmek davranışı değil miydi?O devrin modası,bu siyasi akımı ayan beyan aksettirdiği için enteresandır.Birinci Cihan Harbinden sonra oğlan çocuklarının görünüşüne imrenmiş garson hanımlar var.Enseleri traşlı,bol gömlek biçimi roplarının kemerleri kalçaları üstünde,etekleri diz kapağında.Çizgiler oğlanca,ama kumaşlar pek kadınca:saf,ipek krepdöşenler,yumuşacık krepsatenler,altın pullar incilerle işlenmiş rengarenk şifonlar.Bütün bunlar dört senelik savaşın acısını çıkarmak için girişilmiş lüks ve sefahet düşkünlüğüdür.

Zavallı kızlar buz gibi birer ceset olmaya özenmişler.Mağazada satıcı müşteri herkes gözünü nereye kaçıracağını şaşırdı.Benim aklım Konan Doyl’a gitti.Hani Londra’nın dış mahallesi Köpekler Adasında Grinviç köprüsü ayağının kovuğunu batakhane haline getirip ceset ticareti yapan haydutlar varmış.Sharlock Holmes onları inlerinde yakalamış.Büyük şehirlerin fesadı nerelere kadar gider?İşte böyle ceset manzarasının bile moda oluşuna kadar.



SAFİYE EROL’UN KENDİ SÖZLERİ

- Çok gezen mi bilir çok yaşayan mı? Buna kestirmeden cevap verilemez. Çok gezmek neye yarar. Afal afal dolaşıp, görüleni duygudan, düşüncede elemeyince dokunamayınca, çok yaşamak neye yarar. Dört duvar arasına kapanıp hayatın rengarenk kıvıl kıvıl sahnelerini göremeyince,

- Aşk, kesbi değildir, ihsanidir, yani Yaradan’ın yaratığa yüce keremidir, özenmekle olmaz.

- Gerçek aşık dilsize benzer. Onun sözü yoktur, olsa olsa sazı vardır. Vecidli ilahilere, coşkun destanlara, hoppa türkülere, kan ağlatan mersiyelere sahiptir.

- Bütün batı ülkelerini adım adım dolaştım, ne zenginlikler, ne mamureler gördüm, kasaba onların yanında saray önüne kurulmuş çergi bile değildir. Fakat ben hiçbir yerde ayağımı burada bastığım gibi basamam. Yürüdükçe toprak altındaki köklerimin tabanıma doğru filiz saldığını duyuyorum.

- Manevi sığınaktan mahrum olanlara maddi barınakta nasip değildir.

- Aşk bakir ve ergin ruhların beneksiz kristal gibi billurlaşmış vücutların imtiyazıdır.

- Ezel nasibimden bir perdedir bu, zaman zaman göç etme; atalar sözü derki: Bir karar da bir Allah. Bizim karar ve istikrar dediğimiz hep iğreti durakladır, hakikatte biz insanlar kona göçe seyrederiz. Kona göçe, bata çıka, orsa boça… Gidiş bu, alışığız, pişmişiz…

- Annelerimizden doğarız, fakat onlardan kopmuş olmayız; Sütten kesiliriz, fakat yine onlardan velev kokularını olsun besiçekmeye devam ederiz.

- Aşkı hiç mi tatmamak; yoksa tattıktan sonra yalan olduğunu anlamak ve kaybetmek mi daha ehven? Hangisi?

- Aşık olan zaten alacağını almıştır. Artık bir şey isteyemez, bundan geri o verecektir. Hep o verecektir.

- Aşk öyle bir ilahi bir zırvadır ki bütün hakikatler ona feda olsun.

- Aşk, başı sonu olmayan kerem kaynağıdır, verir verir yağdırır, gark eder; toprak mahsulü bir biçare ölümlüğü Tanrı makbulü bir ölümsüz haline getirir.

- Uluların kelamını dilde, zihinde, gönülde dolaştırmak bile insanı sorumlu kılıyor.

- En büyük acı sevip de karşılık görmemek değil, sevip de karşılık görür gibi olduktan sonra aşkın paçavra edildiğine şahit olmaktadır.

- Hayat en çok kimi sevdirirse o bizi fütursuzca silkeleyip gider.

- Aşk burcuna girmek devletine eren insan için güya kadir gecesidir, göklerin kapıları açılır, her murat hasıl olur. İnsan kendi bütünüyle teslim olursa ne ala, korkak bezirganlığa kalktı mı göklerin kapısı kapanır. Kendi de yer yüzüne bile değil yedi kat yerin dibine tekerlenir.

- Ben bir eserimde bir aşk hicranın tarif ederken, o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşarım.

- Güzel şeyle faydalı şey bir arada olmaz. Muhteşem ağaçların meyvesi yoktur. Meyve veren ağaçlar bücürdür. En güzel binalar faydası olmayan binalardır, bir mabet ikametgah olamaz.

- Selimiye bir ufuktur. Etrafımızda fırıl fırıl dönüyor, kainat Selimiye kesilmiş. Büyük sanat eserlerinin ne demek olduğunu bir kere daha derin derin yaşadım.









SAFİYE EROL’UN ALMANYA’DAYKEN AİLESİNE GÖNDERDİĞİ BİR MEKTUP

Pederimin, anneciğimin ellerinden öperim. Beni her sorana selam. Herkese selam

Kedi gözlü refikim. Bu sabah sevimli bir mektubunu aldım. Hemen cevap yazıyorum. Seni mektuplarında hiç birini cevapsız bıraktığımı hatırlayamıyorum. Bilakis beni cevapsız bırakan sizlersiniz. Annem mesela, ben ondan bana hemen hemen iki günde bir yazmasını beklerken, o ne zamandan beri bana bir şey yazmıyor. Paskalya tatilinde sana kedili bir kart göndermiştim. Şimdiye kadar almış olmalısın. Tekir hikayesi için sana teşekkür ederim. Çok memnun oldum. Bana hep öyle şeyler yaz. Hem ben kedi hikayesi sevmem diye kim söyledi? Pederime yazmıştım. Seyehatimi nasıl buluyorsunuz, sakın çok görmeyin haa… Ben iyi çalıştım. Bana mükafat edecek ebeveynim burada olmadığı için kendi kendimi bir seyehatle telafi ettim. Artık Almanya’nın hemen hemen yarısını tanıyorum. Bana Vareste’den bahsediyorsun. Vareste Neş’et mi? Zavallı kız. Hemen öleceğini katiyen hatırıma getiremezdim. Annesi için ne güç bir şey! O yaşta bir evlat kaybetmek. Her ne ise. Allah ebeveynine sabır versin hanım. Dürdane artık bana bir selam bile göndermiyor. Yoksa onlar ile aramız şekerrenk mi? Ağabeyimden de henüz bir mektup alamadım. Birkaç oyuncak göndermek istiyordum. Lakin birincisi malum ya beş param bile yok. İkincisi posta paket kabul etmiyor. Artık biraz sabret. Bu sene değil gelecek sene gelirken sana istediğin kadar cici bici bir şeyler getiriyorum. Bu tatillerde gelmekten vazgeçtim. İnşallah öteki yaza. Şaziye ile beraber geleceğiz hem de. Almanya’da ipekli bir çarşaf yaptırıp öyle geleceğiz. O zamana kadar da sulh olur. Tekirin yavrularına bir fatiha okudum. Tekir sağ olsun. Yine doğurur. Erikler olmaya başladı mı? Bakalım bu sene kim ağaca çıkıp da toplayacak?

Elbise için babama 120-150 Mark tutacağını yazmıştım. Sakın süslü ve muhteşem bir elbise alacağını zannetmesin. Düz lacivert, saten, üzeri kırmızı çiçekli mektup için adi bir elbise. Anneme tarafımdan rica et. Geçen sene evinde üzeri kahverengi işlemeli beyaz bir kumaş görmüştüm. Tahta sandıktan çıkartmıştı. Ondan birer bluz yaptırdım diyordu. Mümkünse o kumaşı bana göndersin. Giyeceğim yok. Beni üzmesin. Sonra içine dert olur. Belki bende Vareste gibi ahirete yollanırım. Merak etmeyin, bana bir şey olmaz. Beni görseniz, beni tanıyamazsınız. Korkunç derecede şişmanladım. Hemen hemen Atiye Hanım kadar. Beybabam Almanya’da tazıya döneceksin diyordu. Aaah, bir beni görse, baki selamlar… Safiye Sami anneciğime selam ederim… Herkese selam.

Safiye Erol’un edebiyat dünyasındaki yerini daha iyi anlatabilmek için Safiye Erol hakkında söylenmiş sözlere yer veriyoruz.





SAFİYE EROL HAKKINDAKİ SÖZLER

- Yazı hayatı boyunca günlük politika ile ilgilenmeyen Erol’un yinede tarihi olayların, insan hayatının günlük akışına etkisini göz ardı edememiş ve yazılarını bu etkilerden esinle kaleme almış. (Milliyet Gazetesi 16 Mayıs 2002)

- Okuduğum romanlar içinde insanı vermeyen, makale gibi, fıkra gibi yer yer düz bir hikaye gibi, anlatmalara soğuk bir hüzünle bakardım. Dineyri Papazı bu konu da bir istisna olarak gönlümü öptü.( A. Yağmur Tunalı)

- Safiye Erol, çağ dışı ve benzeri romancılardan üstün ve farklıdır. O her şeyden önce sanatkar mizaçlıdır. Çok kuvvetli bir romancı hassasiyetine sahiptir. Doğu-batı, eski-yeni dünya kültür mirasını iyi bilmektedir.(Halil Açıkgöz)

- Tanzimat romanıyla başlayıp, Cumhuriyet Dönemine Yahya Kemal, Tanpınar, Peyami Safa, Abdulhak Şinasi Hisar gibi yazarlarla taşınan doğu-batı karşıtlığına da 1940’lı yılların Türkçülerinden farklı yaklaşıyor Erol. Bütün erdemlerin yüklendiği bir doğu kimliğe sarılıp. Batıdan gelen her şeyi reddetmek yana değil.(A.Ömer Türkeş)

- Doğu ve batının medeniyetleri arası gözlemlere ve tahlillere dayanan yazar, günümüzde artık unutulmaya başlamış kültür hazinelerimize ve gönül ve ruh penceresinden ışık tutuyor. (Muhsin Öztürk)

- Safiye Erol, hayatın kendisine eşit tuttuğu İslam Türk Dünyası’nda ve iyi insanlar kadar sevdiği kedilerinden ayrılırken üzgün değildi, dudaklarında o hanımefendi gülüşü vardı; Çünkü o, Adem ile Havva’dan beri istisnasız sürüp giden, gene istisnasız olarak kıyamete kadar sürecek olan insan macerasını pek güzel ve en doğru şekilde hükme bağlamıştı, çünkü o Müslüman bir Türk Hanımefendisiydi. (Tarık Buğra)

- Safiye Erol Kadıköy’nün romanından itibaren romanlarında daima bir kadın duyarlılığı ve bakış açısıyla yaklaşmaktadır. (Halil Açıkgöz)

- Yazar aşkın derinliklerine insan ruhunun karanlık labirentlerine en ince ve mahrem noktalarına ulaşmak; yüceliğin ve düşünün bütün merhalelerini çizmek arzusunda. (Mustafa Kutlu)

- Safiye Erol çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Bunu çok iyi bilir, anlar ve müsamaha ile karşılardı. Esasen onun en büyük hasretlerinden biriydi. Bu engin müsamaha… (Nezihe Araz)

- S. Erol’un Ciğerdelen adlı eseri serhat tarihimizin ikiyüz yıllık bir dönemini billurlaştıran; evlad-ı fatihanın trajedisini günümüzdeki insanların hayatı ile ilgili şekilde birleştiren bir eserdir. (Prof. Dr. Sadık Tural)

- Türk kadınları arasında yeri çok büyük olan Safiye Erol’un gönlü maneviyata o derece açıktı ki, çocukluk ve ilk gençlik senelerini yad ellerde geçirmiş bir kimsenin bu derece imana yatkın olabileceğini düşünmek dahi hatıra gelmezdi. (Samiha Ayverdi)

- Safiye Erol romancı olmanın ötesinde bir düşünürdü; sağlam ve derin bir düşünce yapısına sahipti. Safiye Erol, düşünen, düşünürken duygularıyla düşüncesini izdivaç ettirebilen, üslup ilmindeki ifadesiyle yazmadan evvel düşünmeyi öğrenmiş bir sanatkardır. (Prof. Dr. Kazım Yetiş)

- Safiye Erol’un kahramanları kaderlerini mahpusu gibi görünür. Fakat irade sayesinde ızdıraptan kurtulma, arınıp yeniden doğmada bir kaderdir. (Prof. Dr. Sema Uğurcan)

- Safiye Erol’u anlamak, özgün üslubunun tacına varmak belli bir olgunluk kültür birikimini de gerektiriyor. O özel bir yazar okuyucusunun da özel olması gerekiyor. (Sabahat Emir)

- Safiye Erol, bir piyasa romancısı değil, okuduğum üç roman, sözün gelişi Halide Edip’in bir çok romanında başarısız değil sağlam bir mekan kavrayışı olduğunu da söyleyebiliriz. Bu da Tanpınar dışında yazarlarımızdan pek sık çıkmaz karşımıza. Halide Edip veya Hüseyin Rahmi özgül bir yeri değil, hayali ve ortalama bir yeri anlatırlar. Oysa Erol Kadıköy’ü demişse Kadıköyü’nü anlatıyor ve Şifa’dan Bahariye’ye kaç dakika da gelineceğini biliyor. (Murat Belge)



VE YENİDEN DOĞUŞ

Yaklaşık yarım yüzyıldan beri unutuverdiğimiz. İki yıl önce kitapları yayınlandıktan sonra kültür ve edebiyat dünyamızın gündemine yerleşen Safiye Erol hakkında bir çok yayın yapılıyor. Sevindirici olan edebiyat dünyasının artık bu günahın kefaretini ödemeye başlaması. Erol’un vefat ettiği 1 Ekim 1964 tarihinden başlayan ve kitaplarının yayınlandığı 2001 yılına kadar devam eden “Sukut Suikastı” bir anma programı ile sona erdi. Her şey Safiye Erol’la ilgili olarak Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin Ortaköy de 16 Mayıs 2001 tarihinde düzenlediği toplantı ile başladı. Toplantı ile ilgili ilk yazım 30 Mayıs 2003 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayımlandı. Yazımın başlığı “Ciğerdelen Yeniden” idi. Üç ay sonra da yazarın bütün eserleri art arda yayımlanmaya başladı. Safiye Erol’un dört romanı ve iki fikir kitabıyla tanışan okuyucu, bu güne kadar tanımadığı ve okumadığı önemli bir yazarı keşfettiğini anladı.



















































Ciğerdelen’in Olay Örgüsü

İlk elli yedi sayfa dört başlıktan oluşur.

“Güvercinler ve Leylekler Diyarı

Dedem

Canzi ve Ben

Gene Canzi”

Birinci Kısım

“Sarı Sipahiler” Başlıklı tarihi bir hikayeden oluşur.

İkinci Kısım

“Sevenlerin Sırrı

Yedi Peçeli” Başlıklı iki bölümden oluşur.

Üçüncü kısım

“Ciğerdelen Efsanesi

Kındır Susak

Transformatör

Orta Kat” adlı dört başlıktan oluşur.

Ciğerdelen de ilk elli yedi sayfa başlıksız olarak verilmiştir. Ardından birinci kısım başlamaktadır. Ayrıca kısımların içinde tarihi hikayeler ve şimdiki zaman anlatımı iç içe verildiğinden romanın olay örgüsünü çıkartmak güçleşmektedir. Bu sebeple romanı kendi yapısından farklı olarak üç bölüme ayırarak incelemeyi uygun gördük.

Bir bölüm Turhan ve Canzi’nin hayatını anlatan genel hikayeden, diğer iki bölümde tarihi olayları anlatan Sarı Sipahiler ve Yedi Peçeli isimli hikayelerden oluşmaktadır.



Genel Hikaye

Turhan Tuna tahsilini Avrupa da tamamlamış bir mimardır. Avrupa’daki öğrenciliği esnasında binbir zorlukla karşılaşır. Gayesine ulaşmak yolunda yapacağı her bir çabanın mübah olduğunu düşündüğü için Avrupa’daki öğrenci arkadaşlarını dolandırmaktan, zengin orta yaşlı kadınlarla birlikte olmaya varıncaya kadar bir çok meşru olmayan yolu dener.

Ayrıca yurt dışındaki eğitimi esnasında yurduna olan sevgi ve özlemi artar. Bunu kendi cümleleri ile şöyle ifade eder.

“Bütün batı ülkelerini adım adım dolaştım, ne zenginlikler, ne mamureler, kasaban onların yanında saray önüne kurulmuş çerge bile değildir. Fakat ben hiçbir yerde ayağımı burada bastığım gibi basamam. Yürüdükçe toprak altındaki köklerimin tabanıma doğru filiz saldığını duyuyorum.”

Turhan 1931 senesinde 24 yaşında bir mimar olarak Almanya’dan İstanbul’a döner İstanbul’da kendine bir yaşam kurar. Yurduna duyduğu derin sevgi ve bağlılıkla köklerini, tarihini araştırmaya koyulur ve bunun etkisiyle dedesini rüyalarında görmeye ve onunla muhabbet etmeye başlar.

Bir arkadaş davetinde tanıştığı Canzi’ye daha önce hiç hissetmediği duygularla bağlanır. Rüyalarının ona verdiği biricik manayı onda görür.

Turhan Canzi ile tanıştıktan sonra Turhan’ın hayatının boyutu değişir. Uykularını kaybeder. Her dakika Canzi’yi görebilmek için hayatını altını üstüne getirir. Turhan’ın en büyük amacı olan Edirne’nin imar planını çizme hayalini bile ikinci plana atar. Artık Canzi ile samimiyetleri iyice ilerler ve bir gece sohbet esnasında geçmişlerinden bahis ederken akraba olduklarını öğrenirler.

Turhan Canzi’nin boşanmak üzere olduğu eşi Haşmet’le –ki Haşmek Turhan’ın eski bir arkadaşıdır- Canzi ve bitmek üzere olan evlilikleri ile ilgili sohbetler eder. Boşanma sebebinin de Haşmet’le Canzi arasındaki görüş farklılığı olduğunu öğrenir.

Haşmet ile Canzi boşanırlar. Canzi’ye duyduğu tutkulu aşk. Turhan’ın canını acıtan duygularla yoğun bir şekilde devam eder. Sonunda bu duygular saplantı ve kıskançlık krizlerine dönüşür. Canzi’nin her yaptığı Turhan’ın şüphe duymasına sebep olur. Yine böyle bir kıskançlık krizi anında Canzi Turhan’a yaptığı çalışmalardan bahis eder ve yazdığı hikayelerden biri olan Sarı Sipahiler’i okuması için Turhan’a verir. Turhan bu hikayeden o denli etkilenir ki hayatına biraz daha çeki düzen vermeyi düşünür.

Canzi soylarını anlatan Yedi Peçeli adlı yeni bir hikaye daha yazar. Turhan Canzi ninesini anımsar. Onun milleti, soyu için yaşamak, aşkı hayatta en büyük nimet olarak görmek gibi konulara verdiği değeri düşünerek kendisi de gaflet uykusundan uyanıp Canzi’ye olan aşkına sıkı sıkıya sarılmak ister. Fakat ortalıkta dolaşan dedikodulara binayen Canzi’ye ve kendine acı çektirir. Turhan yine bir dedikoduyu dinleyerek sinirlenir ve zorla Canzi’ye sahip olur. Birkaç ay hiç görüşmezler. Turhan artık kendini tanıyamaz hale gelir. Alınganlığı ve saldırganlığı yüzünden çevresinde hiçbir arkadaşı kalmaz ve sonunda dayanamayarak Canzi’yi görmeye gider. Fakat Canzi yatak döşek hastadır. Canzi artık üzülmek ve Turhan’ı görmek istemediğini söyler.

Canzi yarı hastalık yarı sinir krizi esnasında bir efsane yazar. Bu Ciğerdelen efsanesidir.

Turhan Keşhan’a gider, orada adım adım dolaşır ve attığı her bir adımda tarihi gözlerinin önünden geçer. Oradan edindiği bilgiyi Canzi’nin hikayesine katkıda bulunsun diye ve ondan haber alma umuduyla Canzi’ye postalar.

Turhan bir süre sonra Canzi’yi görmek için İstanbul’a döner ancak onu bulamaz. On gün kadar bekler fakat bu esnada çok şiddetli bir hastalığa tutulur. Çok zayıflar kendisiyle halası Ülkiye ilgilenir. Turhan’ın hastalığının sebebi hem fiziksel hem de ruhsaldır. Henüz iyileşmeden Canzi’yi görmeye tekrar gider. Canzi Anadolu da sıtmaya yakalanmıştır. Ve çok hastadır. O gece dostça sohbetler ederek gelecek hakkında konuşurlar. Canzi hastalığının şiddetiyle bayılır ve kendine geldiğinde yeniden birlikte olmaya karar verirler. Birlikte geçirdikleri o gece Turhan Canzi’nin gözlerinde eski sevgiyi göremez ve dünyadaki güzelliğin ikinci bir doğuşu olmadığını anlar. Canzi’yi kaybettiğini kabul eder.

Turhan tekrar Keşhan’a döner ve hastalığı nükseder. Geçirdiği sıkıntılar günler esnasında geçmişte yaptığı hataları anımsar ve pişmanlığı artar.

Turhan artık hayatına son demlerine geldiğini anlar ve hayatının amacını yeniden göz geçirir. Biraz daha kendini toparlar ve yeni bir imar projesine başlar. Çok çalışarak projeyi tamamlar. Gayesine ulaşmak Turhan’a güç katmıştır.

Canzi ani bir kararla Keşhan’a gelir. Turhan Canzi’nin gözlerine bakınca eski ışıltıyı görür buna en başta bir anlam veremez. Ardından Canzi Turhan’a hamile olduğunu ve artık birlikte olabileceklerini söyler. Artık eski günlerdeki gibi mutludurlar. Edirne de hayatlarına devam ederler.





Sarı Sipahiler

Hersek Paşa oğullarından Koca Turhan Bey Stulni Belgrat sancağında bir zeamet kazanıp haremi ile kapı halkını yeni malikanesine getirir. Halk onlara yakışıklı ve sarışın olduklarından “Sarı Sipahiler” adını takar. Sarı Sipahiler sınırları korumakla görevlidir.

Veli Bey’in babası Turhan Bey ve oğlu Sinan Bey bir savaş sırasında Ciğerdelen kalesinde şehit düşerler. Veli Bey’de Sinan’ın oğlu –yeni torunu- Mustafa Durakça’yı yetiştirme görevini üstlenir. Mustafa 23 yaşına geldiği vakit, Veli Bey 70’ini aşmış ve artık cenge girmekten ayak çekmiştir. Kendisine Veli Koca denilmektedir.

Mustafa 15 yaşındayken kılıç kuşanmış, at tetip cenk meydanına çıkmış yiğit bir gençtir. Genç bir imam ve Mustafa’nın yakın arkadaşı olan Hafız Nuri, Mustafa’ya yıldızlar bilgisinden, acem edebiyatına varıncaya kadar bir çok ders verir. Veli Koca Mustafa’yı namlı bir hanedan kızıyla evlendirmeyi düşünür. Çünkü Mustafa ve Hafız Nuri hovardalık yapmaktadırlar. Veli Koca da haşarılıkları fazla şaha kalkmadan erken davranıp Mustafa’yı bir an önce evlendirmenin uygun olduğunu düşünür. Ama Mustafa’nın Marişka adlı bir Macar kızına gönlünü kaptırdığını ve onunla evlenmek istediğini öğrenir.

Veli Koca Mustafa’nın aşkının ne kadar gerçek olduğunu sınamak için onu bir dervişle on günlük bir çileye sokar. Çile sonun da Mustafa’nın imanı kuvvetlenmiştir. Artık Marişka’yı nikahlamaktan vazgeçtiğini ama yine de Veli Koca ne derse onu yapacağını söyler. Derken Mustafa’ya Grat Stefan adlı birinin –Marişka’nın amcasının oğlu ve sözlüsüdür- Marişka’yı kaçırmak üzere olduğu haberi gelir. Mustafa harekete geçmek için biraz tereddüt eder fakat Veli Koca kıza sahip çıkmasını söyleyince hemen bir ordu hazırlanır. Grat Stefan’la mücadele yapılır. Bu mücadeleyi Mustafa kazanır. Merişka’yı elde eder. Grat Stefan da Sarı Sipahiler’e esir düşer. Fakat bir esir gibi değil de bir konuk gibi ağırlanır. Sonra da Türklere hayran kalır ve Müslüman olur. Feridun Bey ismini alır. Bundan sonra Macar Feridun adıyla anılacaktır.

Marişka’nın ismi de Cangüzel olur. Mustafa ve Cangüzel evlenirler. Cangüzel yavaş yavaş yeni hayatına alışmaya başlar. Kayınvalidesi Sümbül Hanım gelinini hamarat yetiştirmek için elinden geleni yapar.

Cangüzel’le Mustafa’nın bir oğlu dünyaya gelir. Adı Sinan olur. Cangüzel çocuğu için deli divanedir. Ve gözü hiçbir şeyi görmez.

Düşmanlar Ciğerdelen kalesini yakmak isterler ve kalede sıkı bir çarpışma olur. Bu çatışma sonun da Mustafa Durakça şehit olur geride çocuğu ve Cangüzel’i bırakarak.

Veli Koca, Sarı Sipahiler soyunun biricik evladını iyi yetiştirmek için Sinan’ı konakta sıkı bir eğitime sokar. Fakat Sinan çok kurnaz, içten pazarlıklı ve ziyadesiyle haşarı bir çocuktur. Eğitimlerin Sinan’a pek bir faydası olmamaktadır. Bu arada da Sümbül Hanım şehit olan oğlu Mustafa’nın hasretine dayanamayarak ölür.

Sinan 9 yaşına geldiğinde Veli Koca Hafız Nuri’ye vasiyetini bırakarak dünyadan göçüp gider.

Sarı Sipahiler hikayesi bu şekilde sona erer. Ancak Yedi Peçeli hikayesinde olaylar kaldığı yerden devam eder.



Yedi Peçeli

Sinan yaşı ilerleyip artık bir delikanlı olduğunda annesini umursamaz hale gelir. Annesinin elini böle öpmez, onu beğenmez olur. Cangüzel bu duruma çok üzülür. Göğsünden ayıramadığı Sinan’ın kendisine bu kadar saygısız davranmasını aklı almaz. Bu durum Cangüzel’i yer bitirir. Üzüntüsünden kan kusmaya başlar. Yatağa düşer ve ölür.

Sinan artık dizginlenememektedir. Geleneklere aykırı davranmakta, devlet işlerinden çok zevk ve sefayla ilgilenmektedir.

Hafız Nuri’nin adını herkesten sakladığı Macar bir kadından Zühre isminde bir kızı vardır. Konağın gidişatından rahatsızlık duyan Hafız Nuri kızı Zühre’yi en yakın arkadaşı olan Macar Feridun’a emanet eder ve Zühre’nin konağa asla gönderilmemesi vasiyetidir. Hafız Nuri Zühre’ye annesi tarafından bırakılan mücevherlerin yerini söyler.

Aradan 12 yıl geçmiştir. Sinan eski yaşantısını aynen devam ettirmektedir. Bu arada zeamet tehlikeye düşmüştür ve bu durumdan kurtulmak isteyen. Sinan Asistane’de zengin bir müftü baldızıyla nikahlanır. Konakta harem hocalığı yapan ve yılların emektarı olan Ardiye Molla konaktaki işlere yetişemez hale geldiği ve kızı gibi sevdiği Zühre’yi konağa getirtir.

Zühre gelince konak şenlenir ve Sinan Ağa Zühre’den hoşlanır. Aşkı da karşılıksız değildir. Konakta kıyılan nikahla evlenirler.

Zühre Sinan’a çok aşıktır. Ama Sinan’ın aşkından şüphe eder. Sinan çok gizemlidir. Zühre onu anlayamaz. Onun gözlerinde aşkı, şefkati ve hırsı görür.

Zühre Sinan’ı çocukluğunda dinlediği Yedi Peçeli isimli bir hikaye kahramanına benzetir. Evet, Sinan yedi peçelidir. Kendisini sevdiren, kendinden korkutan, meraktan çıldırtan, peçelere dokunulmasını yasak eden biridir.

Zühre Sinan’dan hamile kalır. Bu arada Sinan Zühre’ye yeni aşkı Düriye’nin konağa geleceğini ve Zühre’yi görmemesi gerektiğini zira karısından korktuğunu söyler. Böylece Sinan’ın birinci peçesi düşmüştür. Zühre bu peçenin altında korkaklığı görür.

Sonra Zühre konakta doğum yapar. Ama Sinan çocuğuna karşı duyarsızdır. Çocuğun ismine bile karışmaz ve Zühre oğluna kendi babasının ismi olan Nuri adını verir.

Sinan karısının korkusundan Zühre’nin konakta bulunmasını istememekte ancak uzak bir yere gitmesine de gönlü razı olmamaktadır. Bu yüzden Zühre’ye evlenmesi gerektiğini ama genç biriyle de evlenirse de onu kıskanacağını söyler. Zühre’yi kapı halkından, çok yaşlı biri olan Saraç İsmail’le evlendirir. Zühre her ne kadar evlenmek istemediğini söylediyse de Sinan razı olmaz. Artık Sinan’ın ikinci peçesi de düşmüştür. Bunun altında da insafsızlık vardır.

Zühre Sinan’la vedalaşmak için Sinan’ın odasına gittiğinde Sinan Zühre’nin çeyizlerini istemek için geldiğini zanneder. Halbuki Zühre’nin böyle bir amacı yoktur. Sinan çeyizlerin konakta kalması gerektiğine, zengin karısının yanında mahcup olmak istemediğini söyler. Sinan’ın üçüncü peçesi de düşmüştür. Bunun altında nekeslik vardır.

Zühre’yle Saraç İsmail aynı evde baba kız gibi yaşarlar. Bu yüzden Saraç İsmail Liza adlı bir köleyi evine alır ve onunla birlikte olur.

Zühre gizli gizli Sinan’la buluşur ve hamile kalır. Ama kendi isteğiyle çocuğunu düşürür. Bu arada Düriye Hanım da Zühre’den şüphelenmiştir. Zühre’yi sürekli konağa çağırtıp tüm ağır işleri ona yaptırtır. Fakat Zühre Sinan’ı görmek uğruna hepsine katlanır.

Düriye’nin üç oğlu olur. Çocuklar; Veli, Mustafa ve Turhan adını alır. Her konuda olduğu gibi Düriye annelik konusunda da Zühre’yle yarış içerisindedir. Ama Düriye’nin oğulları yetenek, zeka ve daha birçok bakımdan Nuri’nin gerisinde kalmaktadırlar.

Bu çocuklar büyük bir merasimle sünnet edilirler. Sinan Düriye’den olan oğullarına bir çok mal bağışlarken karısının korkusundan Nuri’ye yalnızca 10 koyun bağışlar. Fakat Nuri’nin üvey babası sayılan Macar Feridun Nuri’ye bütün mirasının varisi olarak gösterir.

Zühre Sinan’ı bu kadar iyi tanıdığı için ve peçelerin altındaki yüzleri bu kadar iyi gördüğü için kendine kızar, ki artık Sinan’ın tek bir peçesi kalmıştır. Bunun altında da aptallığı ve hiçliği yatar.

Nuri Sipahilere katılıp Ciğerdelen’i korumak için görev almak ister. Zühre yaşı küçük olduğundan oğlunun bu isteğine karşı çıkar. Fakat Nuri Ciğerdelen’e gider ve orada şehit olur.

Zühre oğlunun ölümünden iki yıl boyunca can çekişir fakat ölmez. Zorluklarla geçen iki yılın sonunda tekrar hayata döner ve tasavvufa yönelir. Yaşadığı köyde Kuşçu Nine adıyla anılır ve evi ziyaret yeri haline gelir. Müslüman, hristiyan bir çok kişi dertlerine derman bulmak için Zühre’nin kapısına gelir.

Beç Seferi rivayetleri ortaya çıkar. Herkes imparatorluğun iç kesimlerine doğru göç etmeye başlar. Sinan da Zühre’nin zarar görmemesi için Bosnasaray’a gitmesini ister. Ama Zühre doğup büyüdüğü topraklarda ölmeyi istediği için başka yere göçmek istemez.

Düşman kuvvetleri köye ulaşmadan Zühre evinde ibadet esnasında can verir. Sinan Zühre’yi ikna etmek için köye gelir ve Zühre’nin cansız bedeniyle karşılaşır. O anda aşk ve hasret dolu sözler Sinan’ın ağzından dökülür ve “Neden sevdiklerimizin kıymetini ölmeden bilemiyoruz” diye hayıflanır.

Bu güne kadar hiçbir sefere katılmayan vatanı uğruna hiçbir yararlılık göstermeyen Sinan Zühre’nin ve annesi Cangüzel’in ruhu şad olsun diye Ciğerdelen’i savunmak için yola koyulur.











ŞAHISLAR KADROSU



Roman zengin bir kadroya sahiptir.

İlk olarak, romanda şimdiki zamanda anlatılan hikayenin kahramanlarını ele aldık. Bunlar : Turhan Tuna, Cangüzel (Canzi), Haşmet Argun, Turhan’ın ailesi, Ürkiye Hala ve Canzi’nin ailesidir.

Diğer şahıslar ise tarihi hikayelerde anlatılan kahramanlardan oluşmaktadır. Bunlar : Ahmet Paşa, Veli Koca, Sünbül Hanım, Mustafa Durakça, Cangüzel Hanım, Sinan, Zühre, Macar Feridun Bey, Hafız Nuri ve Duriye Hanım’dır.



Turhan Tuna

- Romandaki genel hikayeyi anlatan kişidir.

- Tahsil hayatı zamanında Batı Medeniyeti’nden etkilenmiştir, fakat kendi medeniyetinin de güzelliklerini görerek ikisini de sentezlemeyi başarmıştır.

- Hayatındaki en önemli arzusu, milletine hizmet etmektir. Mimar olduğundan Edirne’nin imar planını yapmayı çok istemektedir.

- Turhan öğrenimini tamamlayabilmek için her türlü hilebazlığa ve kurnazlığa başvurmuştur. Bu kurnazlıklar şöyledir;

- Rivyera’da Anet adlı orta yaşlı bir kadınla ondan para koparmak için birlikte olur.

- Dindar olan amcasından para koparmak, ona iyi görünmek için Kuran okur.

- Arkadaşlarını dolandırır ve bütün bunları yaparken hiçbir pişmanlık duymaz.

- Öğrenimi müddetince ‘amacıma ulaşmak için her yol mübahtır ‘görüşünü benimsemiş ve hayatını buna göre düzenlemiştir.

- Turhan Canzi’ye aşık olduğu dönemlerde ruhsal dünyasında gel-gitler yaşar. Cangüzel’e sebepsiz yere saldırır,onu delicesine kıskanır ve ona karşı ön yargılı davranır.

- Turhan’ın fiziki yapısı hakkında fazla bilgi verilmemiştir. Ciğerdelen’de arkadaşlarının Turhan’ı Atatürk’e benzettiğine değinilir. “Benim de Atatürk’e benzediğimi herkes söyler. Bu benzeyiş beni utancımdan üzer, kendimi layık göremem.”

- Turhan 1,78 boyundadır. “1,78 boyum kısalmış gibi ben o kadar eridim bittim.”



Canzi

- Asıl adı Cangüzel’dir. (Samimi arkadaşları Canzi diye hitap etmektedir.)

- Canzi geçmişine ve tarihine düşkün biridir. Öyle ki Atatürk’e sevgisini her fırsatta dile getirmektedir. Atalarının mücadelelerini, soyunu kahramanlıklarını romanda alt başlıklar altında anlatmış, onlardan saygı ve sevgiyle bahsetmiştir.

- Canzi kendi kültürü ve batı kültürünün olumlu yanlarını benliğinde kaynaştırabilmiş bir karakterdir.

- Her ne kadar kültürüne ve tarihine sahip çıksa da kendi içinde tutarsız bir karakterdir. Çünkü evlilik dışı yaşadığı Turhan’la ilişkisinden hamile kalmıştır.

- Dağınık bir aile yapısına sahiptir. Üvey babası ve annesi ile doğru düzgün görüşmez ve onları sevmez. Aile mutluluğu yaşamamaktadır.

- Kolejde öğretmenlik yapan aydın bir kadındır.

- Dansözlükle uğraşır. Folklore de merakı vardır.

- Canzi onuruna düşkün, sevmek ve sevilmekten hoşlanan bir kadındır.

- “Uzun boylu, dansöz vücutlu, ince beyaz yüzlü, kumral saçlı, ecnebi tipinde bir kadındır”

Haşmet Argun

- Turhan’ın liseden arkadaşıdır.

- Canzi’nin boşandığı eşidir.

- Haşmet; dik sözlü, alaycı, parayı çok seven, lüks yaşamaya düşkün biridir.

- Onun için her şey para, şöhret, rahat ve zevkten ibarettir.

- “Nerede rahat yaşarsam orası vatanımdır.” Tarzında bir felsefe yürütür. Kozmopolit bir düşünce yapısına sahiptir.

- Kadınlara düşkünlüğü ve çapkınlığı ile bilinir. Bunu da övünerek anlatmaktan çekinmez.

- Mühendis ve müteahhittir.

Turhan’ın Ailesi

- Almanya’ya öğrenim görmeye giderken annesi ve babası ayrılmak üzeredirler.

- Annesi babasından ayrıldıktan sonra genç bir adamla evlenmiş ve onunla arzuladığı çılgın hayatı yaşadıktan sonra zatürreden ölmüştür.

- Babası da gençliğinde müslifliği ile tanınmış fakat sonradan hasislik hastalığına kapılmış ticaretle uğraşan bir iş adamıdır.

Ürkiye Hala

- Turhan Tuna’nın ailesinin emektarıdır.

- Uzun yıllar ailenin yanında kalmış Bekir Bey’in hasisliğinden dolayı hastalanmıştır. Fakat bu durumda bile onu terk etmeyerek sadakatini göstermiştir. Yalnız bir süre sonra bu acılara ve eziyetlere dayanamayıp Bekir Bey’i terk ederek Keşan’a yerleşmiştir.

Canzi’nin Ailesi

- Canzi’nin babası Milli Mücadele de şehit olmuş miralay Cevdet’tir. (Canzi babasından gururlanarak söz eder.)

- Annesi Hüsniye Hanım ise genç bir adamla evlenmiş ve iki tane çocuğu olmuştur.

- Annesi Canzi’ye hoş görünebilmek için güzel giyinmeye ve kibar davranmaya özen gösterir.

Ahmet Paşa

- Turhan’ın dedesidir.

- Ahmet Paşa ahireti düşünerek camiler yaptırmış, yoksulları düşünerek imareti kurmuş ve bütün servetini vakıflara bağışlamıştır.

- Fatih’e alemdar, II. Beyazıt’a damat, başvezir olmuş, serdarlık, kaptan, padişahlık etmiş biridir.

- Yakışıklı, cesaretli, zeki ve kibar biridir.

- İran seferinde Mısır Memlüklerine esir düşmüş, başına çadır yıkılmış ve eceliyle ölmüştür.

Veli Koca

- Turhan Bey’in oğludur.

- Veli Koca Tuna boylarında ve serhatler de gözbebeği gibi sakınılan, kayırılan değerli bilmişlerin en namıdiyarıdır.

- İnsanlara yardım eden, onların dertlerine çare bulmaya çalışan bir adamdır.

- Veli Koca’nın hayatta en önemli dileği imanı bütün tutmak, oğlunu yadigarı biricik torunu Mustafa Durakça’yı terbiyeli, korkusuz bir sipahi olarak yetiştirmektir.

Sünbül Hanım

- Veli Koca’nın gelini, Mustafa Durakça’nın annesidir.

- Sünbül Hanım, hamarat, ince benizli, ağırbaşlı, sultani bakışlı, sabırlı bir kadındır.

- Sünbül Hanım gelinini, hamarat yetiştirmek için sert bir tavır takınsa da, gelini sonradan kayınvalidesinden öğrendiği hünerlerden dolayı Sünbül Hanıma duacı olmuştur.

- Sünbül Hanım bir sultan gibi konağı çekip çevirir herkes ona saygı duyar öyle ki Veli Koca bile onun yanındayken kendisine çeki düzen vererek, saygılı bir biçimde konuşur.

Mustafa Durakça

- Sinan’ın oğlu, Veli Koca’nın torunudur.

- Henüz onbeş yaşındayken kılıç kuşanmış, at tepip cenk meydanına çıkmış, cesur ve hünerli bir gençtir.

- Mustafa ok talimleri, cirit oyunları, atışlar gibi askerlik bilgilerinin yanında edebiyat sanatıyla da ilgilenmiş. Kendini geliştirmiştir.

- Cangüzel’in kocasıdır.

Cangüzel Hanım (Mariska Kemeni)

- Macarlarda Kemeni Beyzade’nin kızıdır.

- Mustafa ile evlendikten sonra ismi Cangüzel olmuştur.

- Cangüzel’in Mustafa’ya olan aşkı evini, vatanını, ailesini geride bıraktıracak kudretlidir.

- Bal rengi, ibrişim saçlı, ela gözlü bir kadındır.

Sinan

- Cangüzel ve Mustafa Durakça’nın oğludur.

- Beyaz teni üzerinde uzun kara saçları, kestane elası gözleri vardır.

- Sinan çocukluğunda annesi tarafından çok sevilmiş ve şımartılmıştır.

- Zevk ve eğlence hayatını çok sever.

- Hasis ve korkaktır. Korkaklığı yüzünden hayatı boyunca hiçbir sefere katılmamıştır.

- Para düşkünüdür.

- Sevdiklerine karşı insafsızdır. Haramdan sakınmaz vefa duygusu ve şefkati yoktur.

- Zühre’yi çok sevmiş, kıymetini bilmemiştir. Yani seven ama sevgisini gösteremeyen bir erkektir.

Zühre

- Hafız Nuri’nin soylu bir Macar hatunundan olma kızıdır.

- Fedakar, sabırlı, güzel, açık gözlü ve cömert bir kadındır.

- Tam bir aşk insanıdır. Aşkı için her fedakarlığı yapmıştır.

- Sevdiğine kavuşamayınca; beşeri aşk ilahi aşka dönüşmüştür. Tasavvufa yönelmiştir.

- Ölümünün son zamanlarını iyilikle geçirmiş bir hayırseverdir.

- Çilekeştir. Sevdiğine kavuşamadığı gibi, genç yaşta oğlunu şehit vermiştir ve iki yıl ölümle savaşmıştır.

- Konak işlerinde çok becerikli olan Zühre oldukça kültürlüdür.

Macar Feridun Bey (Graf Stefan)

- Mariska’nın (Cangüzel’in) amcasının oğludur.

- Türklere duyduğu hayranlıktan dolayı Müslüman olmuş ve ismi Feridun Bey olarak değiştirilmiştir.

- Oldukça cömert ve dürüst bir insandır.

- Yardımsever ve sadıktır. Zühre’ye babalık, küçük Nuri’ye dedelik yapmıştır.

- Hafız Nuri’nin emanetlerine gözü gibi bakmıştır.

Hafız Nuri

- Zühre’nin babasıdır.

- Sarı Sipahilerin hem askeri hem din adamıdır.

- Konaktaki görevi imamlıktır.

- Gençliğinde hovardalık peşinde koşan deli dolu bir delikanlıdır. Mustafa Durakça’nın en iyi dostudur.

- Karakterinde bir çelişki vardır, Macar bir hanımdan Hafız Nuri’nin gayrimeşru bir kızı vardır.

- Sır saklayan, güvenilir, tevekkül sahibi, sabırlı ve sadakatli bir insandır.

- Neredeyse tüm seferlere katılan tam bir vatanseverdir. Cesur ve gözüpektir.

Nuri

- Sinan ve Zühre’nin oğludur.

- Sinan’ın annesine takındığı tutumdan hoşnut olmadığından Sinan’a karşı kin ve öfke duyar.

- Zeki edepli, sağlıklı, yiğit, yakışıklı ve kibar biridir.

- Cesaret timsali bir çocuktur. Küçük yaşta Ciğerdelen savunmasında şehit olmuştur.

Düriye Hanım

- Sinan’ın evlenmiş olduğu yaşlı ve hastalıklı bir kadındır.

- Zengindir. Kibirli ve kıskanç bir kişiliğe sahiptir.

- Büyü ile uğraşır.

























































ZAMAN, MEKAN, DİL VE ÜSLUP



ZAMAN

Romanda genel hikaye ver iki tarihi hikaye farklı zamanlarda geçer.

Genel hikaye Turhan’ın 1931 yılında Avrupa’daki eğitimini tamamlayıp Türkiye’ye dönmesiyle başlar.

“1931 senesinde yirmidört yaşında bir mimar olarak Almanya’dan döndüğüm zaman, İstanbul da benim için ot, ocak bir şey yoktur.”

Olaylar Turhan ve Canzi’nin 1943 senesinde tanışmaları ile hararetli bir boyut kazanır.

“Tam sekiz ay önce yani 1943 senesi Ekim ayında modaya bir İngiliz evine çaya davet edilmiştim.”

Olaylar yaklaşık bir yıllık bir sürede geçmiştir.

“Yıl başı gecesi Mister B.nin Bomonti’deki evinde tam tertip İngiliz usulünden bir alem geçirmiştik.”

“Kırkdört senesinin hayatımda mukadderat yılının olacağını biliyordum.”

1944 yılından sonraki olaylarda zaman şöyle anlatılır.

“Eylül ortasında hasta halime bakmadan Canzi’yi görmeye gittim.”

“Kasım ayının sonuna doğru iyileştim.”

“Yılbaşından evvel İstanbul’a dönmeye karar verdim.”

Böylelikle olayların 1943 senesi Ekim ayında başlayıp 1945 yılına kadar sürdüğünü anlarız.

Romandaki ilk tarihi hikaye olan Sarı Sipahiler Osmanlı’nın Avrupa içlerine ilerlediği ve başarısızlıkla sonuçlanan Viyana seferinin gerçekleştiği zamanda yaşanmaktadır.

Sarı Sipahiler hikayesinde olaylar Şahinkonağı temel atılmasıyla başlar.

“Münecimlerin hesapladığı uğurlu saatte “Tanrı Koruya” duası edilip koç kurbanlara bıçaklar salınarak Şahinkonak malikanesine temel atıldı.”

Malikaneye taşınmanın ardından uzun yıllar birden geçer.

“Turhan Bey ve torunu Sinan Bey Ciğerdelen yakasında şehit düştüler. Veli Bey oğlu Sinan’dan sonra daha çok yaşadı. Sinan’ın oğlu Mustafa Durakça’yı terbiye etti. Büyüttü. Mustafa yirmi yaşına geldiği vakit. Veli Bey yetimşini geçmiş artık cenge girmekten ayak çekmişti.”

Mustafa Durakça ve Mariska evlenirler. Yedi ay sonra bir erkek çocukları olur.

“Üzerinden yedi ay geçti. Stulni’den Budin’den gelen iki namlı ebe ay parçası gibi bir oğlan doğurttular.”

Oğullarına Sinan adını verirler.

“Sinan dört yaşını doldurmuştu.”

Mustafa Durakça şehit olduğunda Sinan henüz dört yaşındadır. Mustafa’nın annesi Sünbül Hanım oğlunun acısına dayanamayarak üç beş ay içinde ölür.

“Sünbül Hanım Mustafa’nın hasretine dayanamamış. Üç beş ay içinde sessizce rahmete kavuşavermişti.”

Sünbul Hanım’ın ölümünün ardından Cangüzel zorluk çeker. Sinan korkak bir çocuktur. Veli Koca duruma el koyar.

“Bu defa Veli Koca davasına ayak bastı. Cangüzel neredeyse aşağı komadı, oğlanı çekti selamlığa aldı. Sinan artık yedi yaşına gelmişti.”

Hikayenin sonu şöyledir;

“Sinan dokuz yaşına gelmişti ki Veli Koca, Hafız Nuri’yi döşeği başına çağırarak konağı, gelini, oğlanı, hasılı geride bıraktığı ne varsa hepsini Hafız’a vasiyet etti. Serhatleri Tanrı koruya duasıyla göçtü gitti şanlı atalık.”

İkinci hikaye olan Yedi Peçeli, ordunun gücünü kaybettiği geri çekilmelerin meydana geldiği zamanda geçer.

Olaylar şu şekilde başlar;

“Şahinkonakta Adviye Molla, Hafız Nuri’nin beş yaşındaki kızı Zühre’yi bir kış gecesi koynuna almış masal söyleyerek uyutuyordu.”

O zamana kadar olanlar kısaca anlatılır. Sinan annesi Cangüzel’den uzaklaşır ve onu çok üzer.

“Moskof’tan dönme Gülnar adında bir cariye vardı. Onbeş yaşına geldiğinde Sinan bu kızı odalık edindi.”

“Yaprak dökümü zamanı Cangüzel’in keyifsizliği arttı, öksürüyor, kan tükürüyordu.”

“Cangüzel üç gün seccade de kaldı.”

Hafız Nuri kızı Zühre’yi Macar Feridun’a emanet eder. Aradan on iki yıl geçer. Hafız Nuri şehit olur ve Zühre’nin Şahinkonağa geri gelmesiyle hikayenin boyutu değişir.

Zühre’yle Sinan gizli bir nikahla evlenirler ancak Sinan’ın İstanbul’daki nikahlısı Düriye çeyizlerini konağa getirir.

“Zühre’nin aş yermesi savulup gebeliği beşinci aya basınca katır kervanları müftü baldızının çeyizlerini getirmeye başladı.”

Sinan Zühre’yi boşar. Bir süre daha geçer

“Sinan Saraybosna yolculuğuna çıkarken Zühre’nin kurtulması yaklaşmıştı.”

Sinan İstanbul’daki nikahlısı gelmek üzereyken Zühre’yi konaktan gönderip başkasıyla evlenir.

“Zühre bir sene evvel billur sayıda altın toplarla oynayan padişah kızı gibi ve mutlu olarak ayak bastığı Şahinkonak’tan sırtında bir ferace kucağında öksüz yavrusu, yüreğinde hicran ağusu, alnında şikayet etmeden zulüm çekenlerin haşmetli nur pırıltısıyla çekti gitti.”

Zühre, konağa gidip işlere yardım eder. Sinan ile görüşür. Kendi sözleri şöyledir;

“Sen mi onun karısısın güya? Aklınca hükmedersin Sinan Ağa ile beş aylık evliyim dersin belki bu beş ay içinde Sinan’la yüz yıl birlikte yaşadım.”

Sinan’la görüşmeye devam eder.

“Bir bucuk senede dört çocuk düşürdü.”

Sinan’ın diğer oğulları Turhan, Veli, Mustafa ile beraber Zühre’nin oğlu Nuri de sünnet olur. Aradan uzun zaman geçtiğini görürüz.

“Oğlanların sünnet düğünü Zühre’nin on yıllık çilesini toptan ödeyen bir gün oldu.”

Sünnetten sonraki iki yıl şöyle anlatılır.

“Sünnetten sonra iki sene sonra kah tuzağa düşerek kah sıyrılış yolu bularak Sinan’ın elinde didiklendi.”

“On altı yılın sonunda Zühre sultan-ı aşka karşı koyar.”

Artık Zühre tasavvufa yönelmiş ilahi aşka kavuşmuştur.

“Kusurumu bağışla ağam, ne de olsam diş ehliyim. Ben sana demedim mi idi. Ta ne zaman… On sekiz yıl oluyor…”

Zühre ölmek üzereyken şunları söyler.

“On sekiz yıldır ne ben onun dilinden anladım, ne de o benimkinden”

Hikayenin sonunda otuz otuzbeş yıl geçtiğini şu cümlelerden anlarız.

“Elli yaşını dolduran sipahi (Sinan) hayatının ilk kazasına çıkıyordu.”



Mekan

Genel hikaye de olaylar Keşan’da başlar. Romanın “güvercinler ve leylekler diyarı” adlı bölümünde Keşan tasvir edilir.

Romanın asıl kahramanı Turhan’ın ağzından Keşan şöyle anlatılır;

“Yurdum dedikçe gözümün önüne hep güvercinler ve leylekler gelir. Yurdum, tarih boyunca kah Şark’ın, kah Garb’ın davasını benimseyen Trakların yurdudur. Silahları, atları, zevkle işlenmiş gümüş kupaları ve hepsinden ziyade Omiros Orfoys Tamiris gibi esatire göçen saz şairleriyle ün almıştır. Keşan’ın asıl ismi Rusiyon’dur. Türkler Rusköy daha sonraları Keşan dediler.”

Genel hikayedeki diğer bir mekanda İstanbul’dur. Turhan ve Canzi İstanbul Moda’da tanışırlar. Ve bazı olaylar Canzi’nin Ayazpaşa’daki evinde cereyan eder. Ayrıca İstanbul’da Turhan’ın yangında yok olan bir evi vardır.

Turhan’ın tahsil hayatı Avrupa da geçer. Bir dönem de Rivyera da bulunmuştur.

“Tabii Rivyera’da sabahları tenis kortlarını, akşamları da dansingleri haraca kestik.”

Romandaki Sarı Sipahiler ve Yedi Peçeli isimli hikayelerde olay Şahinkonak’ta geçer.

Olaylar konakta Mariska’nın Müslüman olduktan sonra yıkanıp Türk elbiselerini giydiği hamam, Mariska’nın (Cangüzel) Sünbül Hanım’dan yemek yapmayı öğrendiği mutfak ve Mustafa’yla Maniska’nın kaldıkları yatak odasında geçer.

Zühre Sinan’dan ayrıldıktan sonra cevizlik bahçesinde bir bekçi evinde yaşamını sürdürür. Bu ev basit döşenmiş sade bir evdir.

Ciğerdelen efsanesinde ise çarpışmaların yapıldığı Ciğerdelen Kalesi’nin sadece adı geçer. Kale tasvir edilmez.



Dil ve Üslûp

Olayların geçtiği zaman gereğince, o dönemin dili kullanılmıştır.

“Sinan Ağa Asithane de hasta döşeğinde…”

“Muhayillemi böyle ağır baskı altında tutmanın neticesi kötüye vardı.”

“Yumrucuk palanka için kırkyıldır çekilen cenk-i cefa Kartaca Savaşı’nı da geçti”

“İrcii emri ne zaman gelir bilemem”

“Eliyle yosunlu yalaktaki neft-i hareli suyu taraklıyor…”

Yer yer yöresel ağız da kullanılmıştır.

“A be kızanım, aynalı köşk te ne zamandır yanalı”

“Sevdiğim beni garip kodu hoşundu”

“Bir kişi arkadaşının kalbini bu mertebeyi yıkarsa acısını ağuya çevirir.”

“Tiz varalım komşumuza kafadar yetişelim”

“Ne dimekmiş palankadan bu atışmalar”

“O zaman sizde benim gibi bön bön bakar, kuzu gibi pestenmelersiniz.”

Farklı dillerden söylemlere de yer verilmiştir.

“Nuri ayeti ezbere okudu: Ya eyyühellezine amenü…”

“Ora et labora” (çalış ve dua et)

“Ubi bene ibi patria”(Nerede rahat yaşarsam vatanım orasıdır.)

Anlamı pekiştirmek ve söyleyişi güzelleştirmek için yer yer beyitlere başvurur:

Sayfa 15 de vatanına olan sevgi bağlılığını dile getirdikten sonra şu beyte yer vermiştir.

“Canı, cananı bütün varımı alsında hüda

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda”

Sayfa 53 de kendi hikayesini Aslı ile Kerem hikayesine benzetmiş ve Aslı’nın sözüne yer vermiştir:

“Bize haktan bir inayet olur mu?

Maceramız hoş rivayet olur mu?”

Sayfa 245 te yine Aslı ile Kerem hikayesinden ama bu kez Kerem’den bir alıntı yapılmıştır:

“Bayram olsa kına yaksam destine

Selam versem yaranıma, dostuma

Hasta olsam Aslı gelmez üstüme

Garip garip ölüşüme ne dersin…”

Bazı şiirlerde yerel halka özgü şarkı sözleridir. Bunun bir örneği 177’ci sayfadaki Zühre’nin oğluna söylediği oyun havasıdır.

“Haydi, haydi

Tak taklari kaydi

Lahuri kuşağı, lahuri kuşağı

Sağ yana, sol yana kaydi”

Bunların dışında 74, 82, 90, 95, 123, 130, 131, 161, 177, 206, 229, ve 246’ncı sayfalarda da beyt ve dörtlükler bulunmaktadır.







































GENEL DEĞERLENDİRME

Roman ilk okunmaya başlandığında zaman yapısını karmaşıklığı nedeniyle zor anlaşılır gibi gözükebilir. Çünkü zaman şimdiki zamanda başlar, geçmişe geri dönüşler yaparak tarihi hikayelerle harmanlanır.

Roman hem genel hikaye hem de tarihi hikayeler olmak üzere zengin bir içeriğe sahiptir.

Roman okuyuculara hızlı tüketilemeyen, çabuk hazmedilmeyen büyük aşk hikayelerinin ağına alır.

Yaşanılan zaman olsun, tarihi hikayeler olsun ana tema aşktır.

Romandaki aşklar o denli zarif anlatılmıştır ki romanın bir kadın duyarlılığı ile yazıldığı hemen göze çarpar.

Yazar bir bayan olmasına rağmen genel hikayeyi bir erkeğin gözünden, bir erkeğin ağzından ustalıkla anlatır. Romanın 23’üncü sayfasına kadar anlatıcının cinsiyeti hakkında herhangi bir bilgi verilmez. Ancak 23’üncü sayfada anlatıcının Atatürk’e benzediğine değinilir ve karakterin erkek olduğu anlaşılır.

Genel hikayede anlatıcının fikirleri çok baskın olarak anlatılır. Kendince doğru olmayan karakterleri ana karakter fazlasıyla yerer. Anlatıcı okuyucuyu kendine ısındırıp okuyucuya kendi görüşlerini aşılar. Fakat kendisi de tahsil yıllarında pek de meşru sayılacak işler yapmamıştır. Yazar burada pek objektif davranmamıştır.

Genel hikayede şahısların çoğu bilgili, zengin, batı kültürüyle yetişmiş, yüksek zümreden insanlardır. Bir çoğu eğitimini Avrupa da tamamlamıştır. Roman anlattığı kesim açısından Safiye Erol’un yaşantısı hakkında ip uçları verir bize.

Romanda anlatılan karakterler bir çok çelişkiyi barındırır. Örneğin; ana hikayedeki Canzi adlı karakter tarihine bağlı, milletini seven biri olmasına rağmen Türk ailevi yapısına aykırı olarak Turhan’dan evlilik dışı bir çocuk doğurur. Bunu Canzi’nin doğu-batı kültürünü sentezlerken batıdan aldığı bir olumsuzluk olarak görebiliriz. Tarihi hikayelerde adı geçen Zühre ve Hafız Nuri adlı karakterlerde de çelişkiler vardır. Zühre hoca olan babasından aldığı dini eğitime rağmen başkasıyla evli olduğu halde sevdiği adamla birlikte olup aşkına karşı koyamamış ve bir buçuk sene içerisinde dört çocuk düşürmüştür. Hafız Nuri ise imamlığına, hocalığına rağmen arkadaşı Mustafa’yla hovardalık yapmaktan geri durmamış ve ileri yıllarda Macar bir bayandan evlilik dışı bir çocuğu olmuştur.

Hikayelerdeki kahramanların ortak noktası elam dolu büyük aşklar yaşadıktan sonra kendilerini başka alanlara veya tasavvufa yöneltmeleridir. Zühre ve Cangüzel adlı karakterlerin büyük aşkları ilahi aşka dönüşmüştür. Genel hikaye de Canzi ve Turhan adlı karakterler ise yaşadıkları fırtınalı ve hüzünlü aşkları sonunda aşklarının kendilerine daha fazla acı vermemesi için kendilerine mesleklerine yöneltmişlerdir.

Romanın duru ve zarif bir anlatımı vardır. Safiye Erol’un romanında kullandığı ve günümüz romanlarında göremediğimiz düzgün ve düzeyli Türkçe oldukça etkileyicidir.

Biz yeni nesil olarak, dönemin verdiği çabuk tüketim hafif ilişkiler ve sığ düşünceler ağında yaşamaya çalışan bizim karşımıza böylesi güzide bir romanın çıkması bizim için büyük bir şahıstır. Modern romanlarda hissedemediğimiz samimiyet ve doğallığı Safiye Erol’un Ciğerdelen romanında hissettik ve artık bu roman bizi tarihimizi araştırmaya ve daha eski zamanlarda yazılmış kitapları okumaya teşvik etti.





















































KAYNAKÇA

1- Safiye Erol Külliyatı Makaleler, Kubbe Altı Neşriyat

2- Mehmet Nuri Yardım, Safiye Erol Kitabı, Benseno Yayınları

3- Nimet Türktemiz, Yüksek Lisans Tezi Konya-1997

4- http://www.pandora.com.tr/sahaf/eski.asp?pid097 20/05/2006