Sait Faik Abasıyanık
Sait Faik, 1906 Adapazarı doğumludur. Ailesi, kentin tanınmış ve hali vakti yerinde insanlarındandı. İlk eğitimini Adapazarı’nda, liseyi -İstanbul Erkek Lisesi’nde başlayıp- Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlamış, iki yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine devam ettikten sonra 1930 yılında Fransa'da yine edebiyat fakültesine yazılmıştı. Onun içki ve avare yaşamla tanışması bu yıllara denk düşer. Ama, asıl başıboş yaşamı babasının ölümü ile birlikte (1939) başlar. Ailesinin isteği üzerine girdiği ticaret işlerinde kısa sürede iflas ettikten sonra, Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi'ndeki Türkçe öğretmenliği de uzun sürmemiştir. Bir ara gazeteciliği denediyse bile, -Türk edebiyatı adına çok yerinde bir kararla- çalışmanın insanı yorduğuna kanaat getiren Sait Faik'in, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verdiğini görüyoruz. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş, ve Burgaz adasındaki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır. 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında ölen Sait Faik, Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır.
Edebiyat hayatına daha lise yıllarında (1925-1928) şiir yazarak başlamış, ama kısa bir süre içinde öyküye dönmüştü. İlk öyküsü 1926 tarihli "İpek Mendil"di. Basılan ilk öyküsü, Kenan Hulusi aracılığı ile Milliyet gazetesinde çıkan "Uçutma"dır (1929). 1936'da yayınlanan Semaver ise ilk kitabıydı. Türkiye'de tek parti rejiminin yazarlara yönelik baskılarının ağırlaştığı yıllarda, 1940'da yayınlanan "Şahmerdan" kitabındaki bir öyküsü nedeni ile Sıkıyönetim mahkemesine düşmüş, beraatine kadar geçen süre içinde, -kendisi gayretiyle yayınlanan- "Medar-ı Muaşeret Motoru" adlı romanı da toplatılmıştı. II.Paylaşım savaşı sonrasında başlayan demokratikleşme süreci içinde en verimli dönemini yaşayan Sait Faik, eserlerini birbirini ardına sıraladıysa da, siroza yakalandığını öğrendikten sonra bir müdet yazmaya ara vermişti. Hastalığın yarattığı duygusal etkilenmeler, olgunluk dönemi öykülerinde açık bir biçimde kendini gösterir. Belki de onu yaşamla, insanların acıları ile bu kadar yakından ilgilendiren neden de budur. 1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştı. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.
Öykücülüğü üzerine
Sait Faik gibi bir yazar ve eserleri üzerine yapılmış pek çok değerlendirme var kuşkusuz. Bu değerlendirmeler içinde Tahir Alangu'nun "Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman" çalışmasında yer alan Sait Faik bölümü, -hem yazarın etkilerinin hala sıcaklığını koruyor olması, hem de Alangu'nun titizliği açısından- en başarılılarından bir tanesi. Yazının geri kalan bölümünü onun çalışmasından alıntılarla sürdürürken, Sait Faik'i tanıtmanın yanı sıra, Tahir Alangu'nun eleştiri tarzını da hatırlatmayı amaçladım.
"Düşünce ve duygularını, hele kendi kurallarını getiren yeni bir sanatçı olarak başıboş ve özgür yaşama tutkularını anlamayan, buna karşı olan bir çevrede yetişti. Ancak on beş yıl çabaladıktan sonra kendini bu topluma bir parça kabul ettiren, küçük bir üne sahip olabilen Sait Faik'in, aile çevresinden başlayarak yaşadığı öteki çevrelerle tam ve düzenli, doyurucu ve destekleyici bir anlaşma içinde olduğu söylenemez. İlk hikayelerinden başlayarak bütün eserlerinin, artistçe kendi uslubunda bir yaşamayı yadırgayanlarla çatışmalarının aynası olduğu görülür. Bu tür bir çatışmanın olmadığı yerde de, çağının sanatını ve yerleşmiş sanat ölçülerini aşan bir yeni ve güçlü sanat eserinin yeşermeyeceği de açıktır. Böylece onda, edebiyatı, özentilerden, romantik ucuzluklardan kurtarmak, bir başka kata yükseltmek isteyen bir davranışın varlığı daha ilk adımlarından belli olmaktadır. Sait Faik, hikayeyi "edebiyat yapanların" elinden kurtarmaya gelmiştir.
Onun ilk hikayelerinden başlayıp gerçeklerden düşlere doğru yürüyen anlatışındaki zaman zaman değişen kuruluş denkleminin, ölümüne yakın yıllarda tamamiyle değişeceğini, gerçeğin allegoriler, gerçeküstü unsurlarla kapatılacağını göreceğiz. Git gide gerçekten; küçük adamlar kalabalığının yaşadığı hayattan koparak, yalnızlığın vahşiliğine, "kavun acısı yalnızlık"ın dehşet verici bunaltılarına, yaklaşan ölümün ezici gölgeleri arasına karşıp yürüyüşünü, yine hikayelerinin aynasından seyredeceğiz. Hayatı ve eserlerinin iç içe oluşu, onun sanat anlaşının olduğu kadar, ancak çok iyi bildiği konuları ve hayatları anlatmak istemesinin de bir sonucuydu. Düşünce ve sanata karşı alabildiğince kayıtsız, sağır bir çevrede, dış çatışmalarla bezgin, içe dönük ve kavgacı, umutla umutsuzluk arasında, kaybettiklerini kenar mahalleler, köprü altları, balıkçılar ve küçük insanların yaşamlarına katılarak bulmak istedi.
İlk hikayelerinde olayları toplumcu bir açıdan gözlemeye çalıştığı, gözlemci bir gerçekçiliğe yöneldiği görülür. Bu yıllarda, "Vakit gazetesi" çevresindeki yazarlar arasında tutulan, toplum çatışmalarını anlatan hikayeleri ile "küçük adamın günlük yaşayışını" ele almaya başladı. Eskilerin kenarda köşede unuttukları, kimselerin varlığından haberdar olmadıkları "küçük adam"ı edebiyatımıza getiren o olmadıysa bile, yerleştiren, bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda haline getiren, en güzel hikayelerini yazan o olmuştur. Ona göre, asıl hikaye çekişmeler ve çatışmaların yaşam ve geçim kavgası ile ilgili olan yanında değil, onun ötesinde kalan yaşama sevincinde, halkın hayatında sürekli olarak giden, direnmeyi güzel ve umutlu bir hale getiren paylaşılmış sevgidir.
Sait Faik, yeni, kendine has, büyük şehrin aylaklarına yönelmiş hikayelerine, onu yavaş yavaş ölüme götürecek bir hastalığın teşhisi ile birlikte başladı. Ölüm korkusunun, onu, hikayede bir anlamda yaşama ve yazma tutkusu içinde herşeyi unutmağa, belki de ardında yaşayacak bir varlık bırakma endişelerine götürdüğünü, sonunda sıtmalı bir yazma devresine girdiğini görüyoruz. Ayrı din, millet, zümrelere bağlı insanlar ve mesleklerin ayırıcı çizgilerinin ötesindeki ortak vasıflara yönelerek, İstanbul'un beşeri bütünlüğünü veren mozayiğin ayrıntıları arasına iyice karışıp gömülerek, 1946-1954 yılları arasındaki sekiz yıl içinde ölümü bekleyişin sıkıntılarını avutmuştur. Hikayede hayatı, hayatta süreli ve düşlü hikayeleri yaşaması birbirinden ayrılamıyacak denli içe içe geçmiştir.
Özet Olarak
Sait Faik, kuruluşuna katılmadığı bir dünyanın kendine uymazlığı yüzünden dışa düşmüştü. İçinde yaşadığı toplum o süre içinde, Osmanlı yaşama uslubundan kopuşunu çabuklaştırmış, yeni bir yaşama düzeni ise "yeni insanı" destekleyecek ölçüde gelişmemişti. İnsan yenileşmesi başka yenileşmelerle orantılı olmadığından, yaşam bir yerde kuruyuvermişti. Sanata, bilime, devrimlere yönelen kuşaklar, kurulu düzenin çıkarcı tersliği karşısında bocaladılar. Devrimlerin duraklayışı, devletin aydın ve sanatçı kuşaklardan koruyucu ve yol açıcı desteğini kesişi de, bu yeni edebiyat öncülerini toplumdan kopardı, yabancılaştırdı. Sanatçıları çoğu, eski uygarlık düzenini yitiren, yenisini kuramayan düzensizliğin kargaşası içinde, evrime değil, yokluğa düştüler. Sait Faik'in arkadaşlarının çoğunun başına gelen budur. Sait Faik'in hayat dramı, onu yokluğun da, evrimin de karşısında kalıp direnmeye zorladı. Onun son hikayelerinde "gerçeküstücülüğe yönelik özellikler bulanlar oldu. Onda düşünceden, bilinçli seçmeden gelen bir gerçeküstücülük değil, yukarıdaki şartlara göre ve o anlamda bir "gerçeği örtme", yaşadığı dramı ifade etme sözkonusudur.
Onun eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardır. Bu eserlerde yalnız Sait Faik'in değil, kargaşanın ortasında bırakılmış kuşakların dramı da anlatılmıştır".
Reşat Nuri Güntekin
Cumhuriyet dönemi Türk romanının en önemli isimlerden birisi de, hiç kuşkusuz Reşat Nuri Güntekin'dir. 1889 İstanbul doğumlu olan yazar, yüksek öğrenimini Darülfunun Edebiyat fakültesinde yaptıktan sonra 1931 yılına dek öğretmenlik, 1931-39 yılları arasında ise Milli Eğitim müfettişliği görevlerinde bulunmuş, 39-43 döneminde TBMMM"ye secilip, 7 Aralık 1956"da yaşama veda etmişti.
"Yeşil Gece"ye geçmeden önce, bugün, sinemaya ve TV"ye uyarlanan romanlarının yanında kendi adı neredeyse unutulmaya yüz tutan bu değerli yazarı biraz tanıtmak istiyorum: Edebiyat yaşamı 1918 de Cemal Nimet takma adıyla yazdığı ve Zaman gazetesinde tefrika edilen "Harabelerin Çiçeği" romanıyla başlar. Kısa bir süre sonra, 1922 de, bu kez Vakit gazetesinde yayınlanan "Çalıkuşu" romanı ile ünlendiğini görüyoruz. O yılların atmosferi düşünüldüğünde, -bu romanın merkezine oturmuş- Anadolu"da yaşamayı seçen idealist aydın Türk kadını tiplemesinin yaratttığı heyecan kolayca anlaşılabilir. Aslında, 1928 yılına, yani "Yeşil Gece"ye kadar, Reşat Nuri"nin yapıtlarında macera ve duygusal yönler ağırlıktadır. Ancak, bu ilk dönem romanlarında bile yeni kurulmakta olan devletin toplumsal sorunlarını gerçekçi biçimde gözlemekten geri kalmayan yazar, ikinci dönem romanlarında bütünüyle bozulan insani ilişkileri, ahlak ve moral değerleri ele alır(özellikle "Yaprak Dökümü"nde). En sona gelindiğinde ise -"Kavak Yelleri"- romanından yansıyan tam bir düş kırıklığı, Cumhuriyet ideolojisinin bir tür iflasıdır.
Öyküsü 1908-1923 yılları arasında geçen "Yeşil Gece", bir zamanlar başta Nazım Hikmet olmak üzere Türk solu tarafından çok övülmüş bir roman. Övgü, romandan çok Türk solunun düşünsel geri planı açısından önem kazanıyor. Çünkü, metinden yansıyan ideolojiye baktığımızda, Türk solu ile Kemalizm arasındaki, 60"lı yıllara dek uzanan ve paydasını ilerlemeci, modernist dünya görüşünde bulan akrabalık hemen farkediliyor. Ana fikrini; "Zatıaliniz şüphesiz zemin ve zamanı müsait bulmadığınız için şimdilik din ve devlete sadık meşruiyetperver Osmanlılar yetiştirmek gayesiyle iktifa buyuruyorsunuz. Bendeniz bir derece daha ileri gitmek, milletine sadık cumhuriyetperver Türkler yetiştirmek emelindeyim" cümlesinde bulan konunun kısa özeti; bir köylü çocuğu olan Şahin"in medrese eğitimini sürdürmek için gittiği İstanbul"da aydınlanarak öğretmen okulunu seçmesi, eğitimci olarak döndüğü bir Anadolu kasabasında softalarla dolaylı bir kavgaya tutuşması ve Yunan işgalinden sonra yaşadığı düş kırıklığı biçiminde aktarılabilir.
Kitabın temel sorunsalı, dinin toplumun gelişmesinde (aydınlanmasında) bir engel oluşu üzerine kurulu. Belki Marx"ın "din toplumların afyonudur" deyişinin etkisiyle, Reşat Nuri de kahramanının düşünce değişimini; "tarih kitaplarını okudukça anlıyordu ki, geçmiş zamanların da şimdikinden farkı yoktur. En eski tarihlerden beri din, zulme ve esada alet olmuştur" cümlesiyle özetler. Romanın en indirgemeci yanı, işte bu özette çıkıyor karşımıza. Bütün mesela dine indirgenince, doğal olarak kötü yobazlar ve iyi aydınlardan oluşan kurgusal karakterler kaplıyor metni.
"Yaban"a giden yolu, "Çalıkuşu" ve "Yeşil Gece"nin açtığını düşünüyorum. Yine de, Yakup Kadri"nin "Yaban"da anlattığı Ahmet Cemal"den daha organiktir Şahin öğretmen. Ya da, yine Yakup Kadri"nin "Ankara"sındaki ütopyalardan çok daha tutarlı bir umut sözkonusudur "Yeşil Gece"de. Ayrıca, sondaki süpriz, Reşat Nuri"nin Cumhuriyet"in geleceğine duyduğu şüphenin bir göstergesi, Kemalist devrimin sınırlarının çizilmesi olarak da okunabilir.
Roman içinde, Reşat Nuri, hem islam hem Türk kimliğinin birlikte barındırılmasının sorunlarından bahsediyor. Kendisiyle çağdaş olan A.Z.Kozanoğlu da, tarihsel romanlarında islama karşı Türk ulusu kavramını işliyordu. Ancak, Reşat Nuri"deki millet kimliği, dönemin gözde düşünce akımı Türkçülük ile hiç bir akrabalık göstermez. Hatta, yazarın Anadolu"daki etnik azınlığa duyduğu hoşgörü çok açıktır.
"Yeşil Gece"nin bendeki örneği, 1945 yılında Semih Lütfü Kitabevinden çıkan 2.baskısından alınma. 1928"deki aslına göre sadeleştirilip sadeleştirilmediğini bilemiyorum, ama, bu baskısı oldukça anlaşılır bir Türkçe ile yazılmış. Reşat Nuri"nin en önemli uslup özelliği olan karşılıklı konuşma ağırlığı hemen dikkati çekiyor. Gündelik yaşamdakine çok yaklaşan bir diyalog yapısını yakalayan yazar, karakterlerin iç monologlarını "bunun için babasına kabahat bulmaz, kim bilir ? kadın milleti bu... Eksik etek. Ne kabahat etti ki babam terbiyesini verdi. Amma eceli gelmiş... Öldü... Ne yapalım?" tarzında kesik ve kırık dökük cümlelerle aktarıyor. Bu anlatım biçimi ve değişimleri, yazarın roman dili ile ilgili yeniliklerin peşinde oluşu yönünde ipuçları vermekle birlikte, klasik anlatımdan büyük bir kopuş görmüyoruz.
Reşat Nuri'nin, bu unutulmuş romanında -henüz 1928"de- altını çizdiği; "sarıklılar ile sarıksızlar arasındaki bu yabancılık gitgide artarak, onları bir daha anlaşmalarına ve birbirlerini sevmelerine imkan olmayan iki düşman fırkaya ayırırdı" biçimindeki toplumsal kargaşa, günümüzde şaşırtıcı biçimde sürüp gidiyor, ve "Yeşil Gece"yi güncelleştiriyor. Çağdaşı yazarların büyük bir bölümü, Anadolu"yu uzaktan, kendi hayal alemlerindeki gibi anlatıp ah, vah ederler, ya da yapay bir doğu-batı sorunsalı etrafında dolaşırlarken, Reşat Nuri Güntekin, sorunları yerli yerinde ve olduğu gibi anlatmayı başarmış bir yazar olarak, yalnız edebiyat dünyasını değil, Cumhuriyet dönemi ile ilgilenen diğer sosyal bilimleri de ilgilendiriyor.
KAYNAK - 2
REŞAT NURİ GÜLTEKİN
Reşat Nuri Güntekin 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da Londra’da öldü. ESERLERİ Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb. Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966). Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı. Romanları: Gizli El (1922),
KAYNAK - 3
Hüseyin Rahmi Gürpınar
Türk edebiyatının en üretken yazarlarından birisi olan Hüseyin Rahmi, 17 Ağustos 1864 İstanbul doğumludur. Mahmudiye Rüştiyesini bitirip Mülkiye'ye girmiş, ancak sağlık nedenleriyle öğrenimini yarıda kesmişti. Bir kaç istisna dışında bütün yaşamını kalemiyle kazanan Hüseyin Rahmi, 1936-1943 yılları arasında Kütahya milletvekilliği de yapmıştı. 1887'de Ahmet Mithat'ın gazetesi "Tercüman-ı Hakikat" de başlayan yazarlık hayatında üne erken kavuştu. İlk romanı "Şık"'ın tefrika olarak yayınlanmasından sonra ard arda yazdığı roman, öykü ve oyunlarının sayısı elli dörttür. Ayrıca çeviri ve deneme türünde çalışmalarına da rastlıyoruz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, yaşamının son 31 yılını geçirdiği Heybeliada'da 1944'de öldü.
Kesik Baş
1942 yılında yazılan "Kesik Baş" romanının benim elimdeki baskısı 1963 tarihini taşıyor ve Pınar yayınevince hazırlanmış. Romanın adının altında -parantez içinde- "polisiye roman" vurgusundan, o dönemde bu türe ilginin yoğun olduğunu çıkarmak mümkün. 1940'lı yıllar, polisiye edebiyatın "altın çağı" olarak adlandırılır. Bir yandan Agatha Christie, J. Dickson Carr, Ellery Queen, William Irish, Chesterton gibi ustaların cinayeti çözülmesi gereken bilmece olarak ele aldıkları klasikler, öte yandan ABD kökenli "Hard Boiled", hem roman hem de sinema dünyasını kasıp kavurmuştu. Hatta, Borges bile Arjantin'de bir arkadaşı ile birlikte, Bustod Domecq takma adıyla, klasik polisiyeleri hicveden polisiye öykülerini aynı yıllarda yazıyordu, ama, "Kesik Baş"'ın çağdaşı olan polisiyelerle fazla bir benzerliği yok. O, daha çok E. A. Poe'nun veya Canon Doyle'un eserleri ile ilişkilendirilebilir.
Hüseyin Rahmi uslubunu çok iyi yansıtan mizahi bir girişle, başlıyor öykü. Sarhoş halde evine dönmeye çalışan Nafiz efendi, düştüğü kuyuda bir kesik baş bulur. "Kesik baş cinayetinin tahkikına, bu gibi esrarengiz vakaları tedkik ve araştırmadaki tecrübe, ihtisas ve muvafakiyetleriyle maruf Remzi ve Seyid Efendiler memur" edilirler. Böylelikle, polisiye edebiyatın klasik ikilisini; detektif ve yardımcısını, Türk toplumuna adapte etmiş yazar. Bu adaptasyonun bir taklitin ötesine geçtiği ve özgün bir yaratım olduğu söylenebilir.
Romanın bundan sonrası uzun bir iz sürme öyküsü olarak gelişiyor. Beyoğlu, Şişli, Kuledibi, Eyüb gibi semtlerde, İstanbul'un gizemli atmosferinde, metruk mekanlarında aranan -kesik başın ait olduğu- gövdeye ve katillere bir türlü ulaşılamıyor. Yazarın mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştığı İstanbul coğrafyası kadar insan tiplemeleri de çok zengin. Museviler, Ermeni ve Rumlar, Levantenler, arabacılar, bıçkınlar, randevu evi sahibi madamalar, zanlıları takip etmek için taksi kiralayan polisler, küçük memurlar, zengin tüccarlar, mirasyediler, kısaca İstanbul ahalisinin tekmil-i birden, kendilerini çok iyi yansıtan lehçeleriyle boy gösteriyorlar romanda.
Polisiyelerde rastlanmayacak kadar yoğun toplumsal tahlillere yer verilen metinde, o zamandan bu yana uzanan bir eğilimi, bugünkü magazin haberciliğinin köklerini şü cümlelerde buluyoruz; "Halk herhangi bir vak'aya merak sardırırsa onu telleyen pullayan havadis tellalları; yalan ve fena haber borsası simsarları vardır. Ortaya (uydurmasyon) dan öyle şahaserler çıkarırlar ki bu avham aldatıcı yalanlara karşı akıl ve muhakamece en mücehhez olan ihtiyatkarlar bile senede bir kaç defa bu oltaların yemlerine tutulmaktan kurtulamazlar".
Natüralist Polisiye
Hüseyin Rahmi'nin detektifleri Remzi ve Seyid Efendiler, Avrupa'lı meslektaşları gibi şapkalarından tavşan çıkarmıyorlar. Her şey belli bir rasyonellik içinde, okuyucuyu kandıracak hilelere başvurulmadan, suç delilleri ortaya serilerek gelişiyor. Aydınlanma düşüncesine, naturalizmin pozitivizmine sıkı sıkıya bağlı bir yazar olan Hüseyin Rahmi'nin polis memurları, yine akıl yürütmenin erdemleri içinde hareket etmekle birlikte, Poe'nun Dupin, ya da Canon Doyle'un Sherlock Holmes'u gibi oturdukları yerden çözüme ulaşmıyor, kentin dört bir yanında gezinerek, insanlarla konuşarak, suç mahallini arayarak varıyorlar sonuca. Her ne kadar katiller gayri müslim arasından seçilmişse de, bu, yazarın Ermeni, Rum ya da Yahudi düşmanlığı yaptığı biçiminde değerlendirilemez. Komiser Remzi Efendinin " Türkiye'de sanayii nefiseyi uyandıran Ermenilerdir. Ressam Civanyanlar, Dikran Çuhacıyanlar, Manakyanlar, Mari Nuvartlar... Hala bir çok evimizin duvarlarını bu san'atkarların tabloları süsler. Hala Türk salonlarında çalınan piyanolarda milli opera namına Çuhaciyanın besteleri ruhlarımızı gıdalandırır" sözleri, romandaki şüphelilerin bu cemaat içinde olmasının yaratacağı "ötekileştirmeye" karşı bir tedbir olarak düşünülebilir.
"Kesik Baş"ın, ilk dönem polisiyelerle bir benzerliği var, ama, bu akrabalık, basit bir taklit olarak görülmemeli, Gürpınar, romanını cinayeti bir takım sosyal nedenlerle ilişkilendirip, toplumun suç ve ceza kavramlarını da tartışacak bir şekilde genişletirken, anlattığı dönem İstanbul'undan, çeşitli etnik gurupların yaşam tarzlarını, değişik şivelerini, mekanlarını da sergiliyor. Özellikle romanın girişindeki meyhane anlatısı, masalarda sürüp giden muhabbetler, tramvaylar, sinemalar, İstanbul'un kenar semtlerindeki yoksulluk, bildik polisiyelerin çok ötesine taşıyor metni. Natüralist bir gerçekçi olan Hüseyin Rahmi'nin, suçu, akımın ustası Zola tarzında ele aldığı görülüyor. Tıpkı "Therese Raquen", ya da "Hayvanlaşan İnsan"daki gibi, iki sevgilinin yaşamın acımasızlığına karşı ayakta durmak amacıyla giriştikleri bir eylemdir cinayet. Yazar, beşeri adaletten memnun olmamakla birlikte, suçun cezasız kalmasına da izin vermez. Bir ahlaki düşüklük sonucunda giriştikleri cinayetin sorumluları, ahlaki düşüklüklerini sürdürerek birbirlerinin sonlarını da hazırlarlar.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın meselesi
Edebiyat alanında Türk aydınlarını ilk etkileyen Zola doğalcılığının izleyicilerinden olan Hüseyin Rahmi için sanat ve edebiyat bir eğitim aracıdır. Geri kalmışlık nedeni olarak gördüğü din, düşünce, davranış ve inançları değiştirmek için yazmıştır romanlarını. Derinlikli olmamakla birlikte, sosyalist bir dünya görüşünden de sözedilebilir. Bu nedenle, toplumsal sorunlara sınıfsal bir açıdan yaklaşmayı bilmiş, ve sisteme belki de o ana dek yapılmış en radikal eleştiriler Hüseyin Rahmi'nin kaleminden çıkmıştır.
Özellikle din ve boş inançlar neredeyse her romanında eleştirilir, metafiziğin ardındaki bilimsel nedeni arar Gürpınar. "Kesik Baş"ta da aynı irdelemelere sık sık rastlarız; "Ölünün yüzünde daima hayatın sonunu müfessir edici bir meal okur ve bütün dirilerin akibetlerini görerek titrerdim. Fakat Raif Bey’in cesedini parçaladıkça nazarlarımızda ölüm eski manasını kaybetmeye başladı. Bu vücudu lime lime parçalıyor, en eski zamandan beri orada oturan ruhun esas yerini bulamıyorduk. Ölümü ölüm yapan şeyin papazların duaları, dinlerin ayinleri ve kavmlerin tetfin hususundaki türlü türlü adetleri olduklarını anlıyorduk. İnsanlar öteki dünya için mezarlar inşa etmeseler, bu ölü şehirlerini kurmasalardı bir insan cesedi de çalı arasında kalıbı dinlendiren bir tilkinliğiyle birleşerek ortadan kalkardı" diyen yazar, ölümün diyalektiğini; "tabiat, her saniye katliamla meşgul bir kaygısız.. O bir insanla bir böceğin ölümlerinde fark gözetmiyor" sözleriyle özetler.
Hüseyin Rahmi'nin önemli ilgi alanlarında birisi de toplumsal adalet, daha doğrusu adaletsizliklerdir. Bir çok romanında sevimli soygunculara, cezasız kalan dolandırıcılıklara yer vermesi, en büyük dolandırıcının sistem olduğuna inancındandır demek mümkün. Daha önce de belirttiğim gibi, "Kesik Baş"ta da katilleri adaletin eline teslim etmeye gönlü elvermemiştir. Romanını; "tabiat mahluklarını her ne bahasına olursa olsun diğer hayatların zararına yaşamaya icbar ediyor. Müthiş düstur. Bu hisde hayvanlarla müşterek yaşamın medeniyetle telifi kabil mi? Kanunlar beşerin bu vahşetini yenmiye uğraşıyorlar. Mücrimi cezalandırmak için bulunan çare yine öldürmektir. Zavallı insaniyet kendi bağrını hançerlemek cinnetine bir tedavi seromu bulamıyacak mı?" feryadıyla noktalarken, bugün hala çözümlenememiş bir insani trajediyi dile getirmektedir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)
Türk, romancı ve yazar. Romanlarında Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal gerçekliğini sergilemiştir.
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.
Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en önemli ve ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır.
Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'da cinsel aşktan mistik bir aşka geçişi göstermek istemiştir. Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur.
Bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk roman olan Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski yaşam biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir, bireyin değil, toplumun önemli olduğunu anlar ve "milli ideal" denen bir sevdaya tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'si ve ulusudur. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Ona göre geleceğin Türkiye'sinde ne geçmişin Osmanlı'sının, ne Batı hayranlarının, ne de yurt sorunlarından habersiz, yalnızca sanata tapan bireyci aydınların yeri vardır. Romanın baş kişileri gerçi belli tiplere örnek olarak sunulmuşlardır, ama Karaosmanoğlu bunları çok yönlü bireyler olarak yaşatmayı amaçlar.
1942'de CHP Roman Armağanı'nda ikinciliği kazanmış olan Yaban, Karaosmanoğlu'nun en başarılı romanı sayılır. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için övülmüştür. Ancak bazı eleştirmenler de Karaosmanoğlu'nu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamışlardır. Kiralık Konak ile Sodom ve Gomore'de Osmanlı düşüncesini sürdürenlerle Batı hayranı alafranga sınıfın toplumdaki çürüyen organlar olarak nitelenmeleri gibi, Yaban'da da gerici Anadolu köylüsü yoz bir sınıf olarak sunulur. Yeni ulusu yaratmak görevi de vatanı kurtaracak olan aydınlara düşmektedir. Yaban hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla hem de çirkin bir gerçekliği şiirsel bir üslupla dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde saygın bir yere sahiptir.
Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır.
YAPITLAR (başlıca): Roman: Kiralık Konak, 1922; Nur Baba, 1922; Hüküm Gecesi, 1927; Sodom ve Gomore, 1928; Yaban, 1932; Ankara, 1934; Bir Sürgün, 1937; Panaroma, 2 cilt, 1953-1954; Hep O Şarkı, 1956. Öykü: Bir Serencam, 1913; Rahmet, 1923; Milli Savaş Hikâyeleri, 1947. Anı: Zoraki Diplomat, 1955; Anamın Kitabı, 1957; Vatan Yolunda, 1958; Politikada 45 Yıl, 1968; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969. Çeşitli: Bütün Eserleri (bibliyografya içerir), ilk 15 cilt, (ö.s.), A.Öskırımlı (yay.), 1977-1984.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla