Yasak Sevda *
Vadinin içinde adeta yeşilliklere bürünen şirin bir köydü burası. Her taraf yeşil bir örtüye bürünmüş, cennetten bir parça gibiydi. Köyün orta yerindeki cami tarihe meydan okurcasına tüm ihtişamıyla inadına direniyordu yıkılmamak üzere. Köşeli taşları, simetrik yapısıyla uyumlu ve oldukça eskiydi.
İkindi namazı vaktiydi. Caminin gölgesinde oturan köyün sakinleri namaza daveti bekliyorlardı. Gizliden gizliye gözlerde okunan bir tedirginlik dolaşıyordu ortalıkta. İçlerinde muhtarında olduğu yaşlılardan biri elini gözlerine siper yaparak güneşe baktı. Daha sonra az ilerideki delikanlıya seslenerek;
-Haydi oğlum. Vakit tamam, dedi.
Sıkıntılıydı. Çarşıda gezerken dahi sıkıntısı geçmiyordu. Mescid-i Nebeviye doğru yürüdü. Gözü yaşlı bir adama takıldı. Güzel siması, beyaz sakalı ve üzerine oturmuş yeşilimsi elbisesiyle gözüne çok şirin görünmüştü ihtiyar adam. Ansızın gözleri ihtiyarın elindeki çana takıldı. Sanki sıkıntısından hafiflemiş gibi heyecanla şaşkın şaşkın nefes aldı.
-Ey Allah (cc)’ın kulu, dedi ihtiyara
Ağır ağır berisinden gelen sese dönen ihtiyar, mütebessim çehresiyle gülümsüyordu.
İhtiyarın elindeki çanı işaret ederek;
-Ne yapacaksın?
Öyle ya. Ne yapacaktı o çanı. Aklına Hz. Resulullah (sav)’ın huzurundaki tartışma geldi. Müslümanları namaza çağırmak için bir şey gerekiyordu. Herkes bir şeyler söylüyordu.
-Namaz vakitlerinde ateş yakalım.
-Mecusiler bunu yapıyor.
-Boru öttürsek
-Yahudilerin âdeti.
-Çan çalalım o zaman.
-Hıristiyanlara benzeriz
Çözüm bulunamamıştı. Fakat ihtiyarın elindeki çan çok güzel görünüyordu. İhtiyara cevap vermeliydi.
-Onunla, dedi, insanları namaza çağıracağız.
-Sana bundan daha hayırlı bir şey diyeyim mi, dedi ihtiyar?
-Söyle
İhtiyar tane tane şu kelimeleri söyledi:
-Ya Hz. Resulullah (sav), dedi adam heyecanla, rüyamdaki ihtiyar aynen bunları söyledi bana.
-İnşallah bu hak bir rüyadır. Git bu sözleri Bilal’e öğret. Onun sesi seninkinden güzeldir.
Yüksekçe bir yere tırmanan siyahî Bilal’ın yüreği heyecan doluydu. Yüreği adeta göğsünden fırlayacakmış gibi heyecanlıydı. Tırmandığı yere çıkınca dimdik doğruldu. Medine’nin tüm evlerini görebiliyordu. Gözleriyle ufku taradı. Elini kulağına doğru kaldırınca gür sesiyle olanca tatlılığıyla Medine semasında yankılandı.
Allah û Ekber Allah û Ekber
Allah û Ekber Allah û Ekber
Eşhedu en la ilahe illallah
Eşhedu en la ilahe illallah
Eşhedü enne Muhammeden resulullah
Eşhedü enne Muhammeden resulallah
......
......
......
Köyün semasından dalga dalga vadiye bir ses yayılıyordu. Allah (cc)’ın yüceliğini, Hz. Resulullah (sav)’ın gönderilenlerden olduğunu ve kurtuluşun namazda bulunduğunu vurgulayan bir tevhidi çağrıydı bu.
Biten ezandan sonra “Ey bu davetin sahibi olan Allahım! ….” Diye başlayan ezan duası okunup eller yüzlere sürülünce bir köylü yüreklerden gözlere sirayet eden gizli tedirginliği
“Vakit tamamdır” diyen yaşlı adama bakarak;
-Yaptın yapacağını Sadık Emmi. Jandarma duyarsa mahvoluruz.
-Boş ver evlat. Bir ihtiyar canım var. Varsın ezana kurban olsun.
Köyün cemaati birer ikişer camiye girdi.
Yıl 1950’nin yaz mevsimiydi. Yıl boyunca ezan bu topraklarda asliyetinden uzak, Türkçe okunuyordu. Gönüller kanıyor, yürekler burkuluyordu. “Tanrı uludur, tanrı uludur…” sesleri minarelerden yükseldikçe, gözler esen zulüm rüzgârının sesini coğrafyanın mazlum insanlarına ulaştırıyordu. Umarsız, çaresiz insanlar…
İhtiyarın feryadı bundandı. Canını göze alması isyanının son raddesiydi. Bir öfkenin sinelerden sözlere dökülüşünün infialiydi. Her şeyi göze alan, ezana canını kurban adayan bir infial… 18 yıllık bir öfkenin isyanı “tanrı uludur”un yerini “Allah û Ekber, Allah û Ekber…”e bırakmıştı bu köyde.
İçten içe herkesin sözcülüğünü yapıyordu ihtiyar adam. Her yüreğe çöreklenen 18 yıllık bir çileyi dillendiriyordu. Kimi gözlere jandarma korkusu sinse de, buruk bir sevinç yaşanıyordu her vakit vadide yankılanan “Allah û Ekber” sesleriyle. Kadınlar kapılara çıkıyor, çocuklar oyunlarını kesiyor, ihtiyarlar gözyaşları döküyordu son günlerde. Artık yeter denilen bir isyanın sesi köyün semasında “Allah û Ekber” diye sayha sayha yayılıyordu. Dağları taşları, ormanları buna şahit tutan bir şehadetle.. Yasak bir sevdaydı bu, yasak bir sevda…
Namaz sonrası köyün cemaati yavaş yavaş camiden çıkmaya başladı. Uzaktan kendilerine doğru koşan birinin varlığı herkesin dikkatini çekmişti. Genç köylü nefes nefese gelip karşılarında durdu. Gözlerini muhtara dikerek,
-Geliyorlar, dedi kesik kesik. Geliyorlar..
-Kim, dedi muhtar, kim geliyor?
-Ja… ja… Jandarma. Bir müfreze köye doğru geliyor. Önceden haber vereyim dedim.
Birden soğuk bir rüzgâr esti ortalıkta. Gözler Sadık Emmiye takılırken, akıllar az önce okunan Arapça ezandaydı. “Acaba duymuşlar mıydı?”
-Ben demiştim Sadık Emmi, yaptın yapacağını işte.
-Dua edelim de duymamış olsunlar.
-Valla hiç acımadan götürürler.
Hepsi aynı telden çalıyor gibiydi. Buz kesilmiş yüreklere ihtiyar Sadık Emminin tevekkül kokan sözleri damgasını vurdu.
-Allah neyi takdir etmişse o olur.
Köyün girişinde beliren müfreze onlara doğru gittikçe yaklaşıyordu. Müfrezenin başındaki rütbeli gayet sakin bir şekilde muhtarı sordu.
-Bir hırsızlık vukuatı var, dedi muhtara. Komşu köyden birinin hayvanları çalınmış. Bu konuda yardımcı olmanızı isteyecektim.
-Yani. Dedi muhtar heyecanla. Siz şimdi şey için gelmediniz mi?
-Ne için, dedi rütbeli.
-Yani şey için…
-Geveleme ağzındakini muhtar, ne için?
Köylülere bakan muhtar sıkılıyor, bir türlü söylemeye dili varmıyordu.
-Şey yani şey… Yani ezanı Arapça okuduğumuz için…
Bir çırpıda söyleyivermişti işte. Rahatlamış gibi soluklandı.
Gülümsedi rütbeli. Anlamıştı meselenin aslını.
-Siz duymadınız mı dedi köylülere.
Birbirlerine şaşkın şaşkın bakan köylüler susuyor, omuz silkiyorlardı.
-Yeni hükümet ezanın Arapça okunmasına izin verdi canım. Artık yasak yok.
Hayret ve şaşkınlık daha da artmış, adeta herkes küçük dilini yutmuştu. İlk şaşkınlık şokundan sonra ortalık birden neşelendi. Söyleneni tasdik ettirircesine müfrezenin etrafı köylüler tarafından sarılmış tekrar tekrar sıralanıyordu söylenenler. Doğru mu diye… Sadık Emmi bastonuna dayanarak evine doğru tevekkülle yol alırken arkasındaki sözlerin uğultusu kulaklarında çınlıyordu…
*15 Haziran 622 ilk ezanına okunması anısına ithaftır
(M. Ali GÖNÜL)