çokluğun Yalin Halinden Uzakta... --------------------------------------------------------------------------------



Kimse kimseye güvenmiyor aslında. Ve kimsenin kimseye güvenmesi için de

pratik bir neden

yok ortada!



*Çok değil kalabalığız. Yalın değil çıplağız. Çokluğun yalın halinden epeyce

uzaktayız.

Ellerimiz kirli. Ellerimizi altına tuttuğumuz sular kirli. Ellerimizi

yıkamak isterken

kirletiyoruz en çok.



Dışımızın karanlığından içimiz sıkılıyor. Ama aynı içimiz, hiç sıkılmıyor

içimizin

karanlığından.



Birşeyleri anlatamıyorsak, bu daha çok, o şeyleri anlamak istemediğimizden

oluyor.



Anlamlı olana ulaşmak için konuşmuyoruz çoğu zaman. Hayatın ağır katarını

itelemek sadece

derdimiz.



Aynalara ihtiyacımız kalmadı. Çünkü baktığımız bütün yüzler, bir anlamda

bizim yüzümüz.



Çocuklarımıza sinirleniyoruz. Çünkü onlar cesaretle konuşmayı sürdürdükçe,

bizim

yaşamazlığımız gizlenemez hale geliyor.



Ölümden neden korktuğumuzu açıklayacak birçok neden bulabiliyoruz. Ama

hayatı neden bu

kadar tutkuyla sevdiğimizin bir açıklaması yok.



Ne zaman bir suç yüksek sesle dile getirilse, bağırarak masum olduğumuzu

söylüyoruz. Oysa

masumiyet bir fısıltıdır.



Başardığımızı düşündüğümüz şeylerin çetelesini başkaları ile birlikteyken

ayrı, kendi

başımızayken ayrı tutuyoruz. İkinci çetele hep daha uzun oluyor.



Kime sorsanız dünyadan umudu kesmiş durumda. Peki neden kimse aynı

kesinlikle kendinden

umudu kesmiyor?



Pisliğin giyecek tek bir elbisesi olduğuna inanmak istiyoruz. Çünkü bu

varsayım, pisliğin

başka kılıklarda yanımıza yaklaşmasını mümkün kılıyor.



Herşeyi en kısa zamanda unutmak ümidiyle öğreniyoruz. Herşeyi unutulur

ümidiyle söylüyoruz.

Seslendirilmemiş bir hafızasızlık andı içmişiz aramızda.



Ortaya bir şey koyamayacağımızı bildiğimizden yarını hiç konuşmuyoruz. Hem

yarını konuşsak,

bugünü de konuşmamız gerekecek.



En karmaşık hesapları bile çözebilecek kadar ilerlettik matematik ilmindeki

performansımızı. Ama ruhlarımızdaki hesap ve pazarlıkları göremiyoruz yine

de.



Kimse kimseye güvenmiyor aslında. Ve kimsenin kimseye güvenmesi için de

pratik bir neden

yok ortada!



Hatır sormalar gündelik olağan tekerlemeler olarak çıkıyor ağızlardan. Biri

sıradışı bir

cevap verdiğinde, herkesin canı sıkılıyor bu cevaba.



Sevgilerin kalıplara dökülmüş o kadar çok hazır cümlesi sürüldü ki piyasaya,

kimse kendi

sevgisinin sözcüklerini aramaya ihtiyaç duyamıyor.



Uzun sürmüş bağlılıkların varlığı, neredeyse sadece seçeneksizliklerle

açıklanabiliyor

artık. Oysa asıl seçeneksizlik, hiçbir şeye bağlanamamaktır.



Gerçekte kimsenin günlerini renklendirecek parlaklıkta bir fikri yok. Bu

yüzden sıradan

fikirlere parlaklık kılıfı geçiriliyor mecburen.



Erdemi, erdemsiz ortamlara yakıştırarak kaldırdık tedavülden. Şimdi

kendimizi erdemsiz

ortamlara yakıştırmakta bir sakınca görmüyoruz bu yüzden.



Mağdur değil mağlubuz. Doğru değil yanlışız. Gerçeğin yalın halinden epeyce

uzaktayız.



GÖKHAN ÖZCAN