ESKİ TÜRKLERDE İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE İKTİSADİ YAŞAM

Türk tarihinin ilk safhası daha ziyade Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir. Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk’lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur. Bu sebepten düşünce tarzı, inancı, dünya görüşü, örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır.

İlk kültürler doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir. Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler ‘asalak’ kültüre sahip olmuşlardır. Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve ‘köylü’ kültürünü oluşturmuşlardır. Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise ‘çoban’ kültürünü oluşturmuşlardır. Bozkırlar çöl değildir, bol otlakları ile besiciliğe elverişli, kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır. Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir. İnsan unsuru da önemli bir rol oynar.

İKTİSADİ HAYAT
GİYİM:

Giyim eşyası deri ve yünden yapılırdı. Eski Türkler bez dokurlar, giyecek için kendir üretirlerdi. Bütün giysilerinde kopça yerine düğme kullanırlardı. Ayağa çizme başa börk giyilirdi. Türk erkekleri sakalını tıraş eder fakat saçlarını uzun bırakırlardı.
DEMİR:

Bozkırlı Türkler dünyanın en büyük devletlerini kurmuşlardı. Bunun için büyük ölçüde ve çağına göre daima yüksek bir savaş sanayiine ihtiyaç duymuşlardır. Demir sayesinde bu üstün sanayii kurulmuştu. Demir çağının başlangıcı bu madenden bol miktarda alet ve silah yapımı iledir. Bu imkan Altaylar ve Yenisey nehrinin kaynak bölgelerinde mevcuttu. Altaylılar çok eskiden beri usta demirciler olarak tanınmışlardır. Orta Asya’da demir işleyiciliğinin başlangıcı 4 bin yıl öncesine rastlamaktadır.
ŞEHİR:

Eski Türkler, yazın zaruri olarak yaylalarda yaşarlardı. Kışın barınma için evler inşa ederlerdi. Evler daha ziyade kerpiç ve ahşaptandı. Taş pek az kullanılırdı. Türkler duvarlarla çevrili mahallelerden pek hoşlanmadıkları için bu türden kurdukları yer çok azdır. Genellikle dağınık halde yaşarlardı.
TİCARET:

Türk Devletleri komşu devletlere canlı hayvan, kösele, deri, kürk ve hayvani gıdalar satarlardı. Bunun karşılığı olarak hububat ve giyim eşyası satın alırlardı. Türklerle komşuları arasında şiddetli rekabete yol açan büyük kazanç vasıtalarından biri de İpek Yolu idi. Bu yol Çin’den Akdeniz kıyılarına kadar uzanıyordu. Bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi 1000 yıl boyunca Çin ve Türk siyasetlerinin ana hedefi olmuştur.
TARIM:

Oğur Türkleri çiftçilikle uğraşmışlardır. Doğu Türkleri de elverişli bölgeler az da olsa, tarımla meşgul olmuşlardır. Özellikle Göktürkler’de her ailenin ekip biçtiği arazisi vardı. Ama genel olarak bakıldığı zaman Türkler ziraatla pek fazla uğraşmamışlardır.
MALİYE:

Bozkır devletinin ekonomisi, mağlup ve bağlı devletlerden almış oldukları yıllık vergiler ve hediyeler, ayrıca halktan toplanan vergilere dayanıyordu. Asya Hun İmparatorluğu’nda bu işle ilgilenen hususi memurlar vardı. Ayrıca işlek ticaret yollarından sağlanan gümrük vergileri de mevcuttu. Üretilen altın, gümüş, demir, kurşun, bakır gibi madenler de satılarak devletin maliyesine aktarılırdı. Eski Türkler para olarak daha çok üzeri resmi damgalı ipek parçası kullanmışlardır.

Eski Türkler ile Osmanlılar arasında bağlantılı olarak ekonomide geçiş evreleri yaşanmıştır. Osmanlı Devleti kurulduğu dönemden itibaren eski Türk devletlerinin uyguladığı ekonomik yaşamı evrimleştirerek uygulamıştır.
OSMANLI DEVLETİNDE İKTİSADİ DÜŞÜNCE VE İKTİSADİ YAŞAM

ANADOLU TÜCCARI:


Her şeyden önce, Osmanlı Devleti, Doğu ile Batı arasındaki tarihi ticaret yolunun (İpek Yolu) geçtiği topraklar üzerinde kurulmuştur. Daha Selçuklular zamanından başlayan hanlar ve kervansaraylarla donatılmış geniş bir yol şebekesi, yaygın bir posta ve güvenlik sistemi Anadolu’yu kaplamaktaydı. Bu coğrafi durum ve geniş ticari yatırımlar, Anadolu’yu ‘bir nakliyeci ve tüccar’ memleket haline getirmiştir. Basra Körfezi, Kızıldeniz, Suriye limanları ve Anadolu’dan geçen kervan yollarını kontrol eden bölgelerin hakimi sıfatıyla Osmanlı İmparatorluğu, tarihi baharat ve ipek yollarının sağladığı milletler arası transit ticaretinden geniş ölçüde yararlanmakta idi. Transit metalarından alınan türlü haraç ve resimler, devlet gelirinin önemli kaynaklarından birisi olduğu gibi, bu yollar üzerinde bulunan Türkiye kervan sitelerinin halkı da böyle bereketli ve faal bir ticaret hayatına katılarak veya kervan nakliyatının doğurduğu hancılık, komisyonculuk, saraçlık, mutaflık gibi türlü hizmetleri karşılayarak zengin oluyordu. Nakliyatçılık ve kervancılık özellikle Doğu ve Orta Anadolu’da büyük yığınlar halinde yaşamakta olan göçebe unsurlara belli başlı geçim olanaklarında birini sağlamış ve bu sayede geniş ölçüde yük hayvanı yetiştirmeyi de teşvik etmişti. Şehirlerden örnekler verecek olursak; Gaziantep’te ayakkabıcılığa önem verilmişti. O zaman Antep’te herkes yemeni, çizme ve her neviden ayakkabı yapardı. Çünkü kervan onu istiyordu. Maraş’ta demir sanayii himaye edilmişti. Nal, mıh, çivi, zincir, gem, silah ve kervanlar için gerekli her çeşit demir avadanlığın yapıldığı ve işlendiği merkez burası idi. Konya ve Afyon’a kadar olan sahada keçecilik vardı. Ankara’nın ahi esnaf teşkilatı, büyük kervanların deri ve demirden yapılır malzemesini hazırlıyordu. Sivas taraflarında şal, cerim ve Uşak taraflarında halı, seccade dokunuyordu.

Yani Selçuklular zamanından başlayarak, Anadolu Türk toplumu, coğrafi konumu gereğince, milletler arası ticaret aracılığı ile zanaatın tarımdan ayrılması ve şehirlerarası ticaret aracılığı ile zanaat ve ticaretin birbirinden kopması gibi, Ortaçağ düzeninden Modern Çağa geçişte önemli rol oynayan iki evrimi gerçekleştirme yolunda büyük mesafe almıştı.

Ticaretin büyük önemini kavrayan Türk devletleri, çağına göre mükemmel bir ticaret örgütü kurmuşlardı. Derbent örgütü, yol ve köprülerin iyi halde bulundurulması kadar, tüccarın can ve mal güvenliğini de sağlamaktaydı ve derbentçiliği de köyler yapmaktaydı bunlar zengin köylerdi.

Yalnız derbent köyleri değil daha birçok köy şehirler gibi bu ticaretten yararlanmaktaydı. Her sitenin bir kervansarayı bir arastası vardı. Bu arastalar, kervan teçhiz yeri idi. Sipahi pazarlarında biniciliğe hitap eden malzemeler satılırdı. Büyük kervan yollarının uzağında kalan köyler ve kasabalar bu yollara amut birer akın halinde durmadan meyve, sebze, hububat ve mamul eşya taşırlardı.

Milletlerarası ticaret yolları üzerinde gelişen Osmanlı Devleti daha başında itibaren büyük şehirlere dayanmıştır. Önce Konya, Kayseri, Sivas ve sonra Tokat, Amasya, Ankara ve daha sonra da Bursa, Edirne, İstanbul, Filibe, Sofya, Üsküp ve Selanik canlı birer ticaret merkezi olmuşlardır.

Bursa’nın fethinden 50 yıl sonra Rumlar köylerde Türkler ise şehirlerde çoğunlukta idi. 1530-1580 yılları arasında Türkiye nüfusu %40-50 arasında artış göstermiştir. Bu artış büyük şehirlerde %100’leri bulmuştur.16. yüz yılın ikinci yarısında İstanbul’un nüfusu 800 bine yaklaşmıştır ve bu yüzyılda İstanbul dünyanın en büyük şehridir.
MERKEZİYETÇİ DEVLET

Milletlerarası ticaret yolu üzerinde, büyük şehirlere dayanarak kurulan Osmanlı Devleti’nin diğer bir özelliği, fetihlerdir. Fetih, kolay ve karlı bir faaliyetti. Yalnız geniş bir profesyonel ordunun beslenmesini gerektiriyordu. Avrupa kralları, senyörlerin derme çatma kuvvetlerine dayanırken, Osmanlı Sultanı küçümsenmeyecek sayıda ücretli asker besliyordu.

Profesyonel bir ordu eliyle gerçekleştirilen ve devam ettirilen fetihlerin, merkeziyetçi bir devlete yol açacağı açıktır. Anadolu’yu boydan boya geçen milletler arası ticaret ve büyük şehirlerin beslenmesi sorunları da aynı sonucu ortaya çıkaracaktı. Osmanlılar’ın Selçuklular’dan miras buldukları geniş ticaret şebekesinin korunması, can ve mal güvenliğinin sağlanması, ancak merkezi bir otorite tarafında yürütülebilirdi. Nitekim batıda da şehirler arası ticaretin gelişmesi ve milli pazarın oluşmaya başlamasıyla birlikte, feodallerin egemenliği zayıflamış, merkeziyetçi devlet güçlenmiştir. Osmanlı Devleti ise başından beri , milletler arası ticaret yolu üzerinde bulunduğu için, zorunlu olarak merkeziyetçi bir kuruluşa yönelmiştir.
SİPAHİ VE KÖYLÜ:

Ortaçağ’dan Modern Çağa geçişin habercisi olan büyük şehirlerin ve ticaretin genişlemesi gibi şartların zorunlu kıldığı merkeziyetçilik ve toprakta devlet mülkiyeti hukuki fonksiyonu, ‘arazi sahibi’ devlet ile köylünün üretim fazlasının bir kısmı kendilerine tahsis edilen hak sahipleri arasındaki ilişkilere, Batı’dakinden farklı bir yapı kazandırmaktadır. ‘Sahib-i arz’ denilen bu kişiler, batıdaki senyörlerden farklı olarak, devletin bir hizmetlisi bir memuru durumunda gözükmektedirler. Kendisine ayrılan arazi üzerinde , devlet adına denetlemeyi yapmakta, bu tarımsal hizmetine ve askeri yükümlülüklerine karşılık, köylünün işlediği toprağın ‘icar ve tapu bedelini’, yani artık-ürünün bir kısmını maaş gibi almaktadır. Bu kişilere sipahi de denmektedir. Her ne kadar sipahiler dirliğini çocuklarına intikal ettirebilmekteyse de, onu her an kaybetmesi olanağı da vardır. Bununla birlikte devletle ilişkileri bakımından bir memur gibi gözüken sipahi, reaya ile ilişkileri bakımından batı senyörüne az çok yaklaşmaktadır. Sipahi kendine mahsus toprağı, ya doğrudan doğruya ya da ortakçı eliyle işletmektedir.

Ayrıca yalnız sipahilerin değil, İstanbul ve taşradaki devlet memurlarının, hatta kadı ve müderris gibi din adamlarının, hiç değilse 16. yüz yılın başlarından itibaren çiftlikler edindikleri, köylerde kendi hesaplarına işlettikleri arazileri genişlettikleri, geniş ölçüde hayvancılık için meraların elverişli yerlerinde mandıralar kurdukları görülmektedir.

Osmanlı düzeni, kapitalizme doğru evrimde önemli aşamalar teşkil eden zanaat-tarım ve zanaat-ticaret ayrılmasında bir hayli yol almış, büyük şehirlerin kurulmasına, zanaat alanında şehirlerarası ihtisaslaşmaya ve ticaretin genişlemesine sahne olmuştur. Büyük şehir ve ticaretin gelişmesidir ki, Osmanlı düzenine merkeziyetçi bir karakter kazandırmıştır.
ZENGİNLEŞEN KÖYLÜLER:

Osmanlı toprak düzeninde reaya daha önce de belirttiğimiz gibi tarım işletmesine bir bedel ödeyerek, tapu senediyle tasarruf etmektedir. İşletme oğula geçebilmektedir. Bu tasarruf hakkı toprağın sürekli ve verimli biçimde işletilmesini sağlamak amacıyla tam mülkiyetten (satış, hibe, vasiyet, miras vb yasakları ve toprağı işleme yükümlülüğü gibi) bazı sınırlamalarla ayrılmakla birlikte, bireysel tasarrufa dayanmaktadır. 15. YY ilk yarısında şehirde oturan ve her nasılsa köydeki bir çiftliğin tasarrufunu ele geçirerek tarım yapan bir kişi, reaya sayılmadığı halde, vergisini ödemek şartıyla faaliyetini yürütebilmekteydi. Köylü, tasarrufta bulundurduğu toprağı imar ederse mülkiyet yasa ile devletten köylüye geçer. Osmanlı arazi kanunlarına göre, reaya, kır bayır yerlerden bir kısım alıp da tarım yaparsa, üç yıl içinde sipahi buna karışamamaktadır. Tımar sahibinin arazisinde dahi, işlenmemiş yerde üç yıl sürekli tarım yapıldığı takdirde, bu toprak, reayanın tasarrufundan alınamamaktadır. Reaya, iki öşür vermek şartıyla, başkasının toprağını da ekebilmektedir. Sonra reaya, vergi olarak üretim fazlasının ancak bir kısmını vermektedir gerisi kendine kalmaktadır.

Bütün bunlar, Osmanlı toprak düzeninin getirdiği engellere rağmen, reayanın tasarruf ettiği toprak miktarında ve servetinde farklılaşmalara yol açmıştır. Bir kısım köylü zenginleşmiş bir kısım köylü de fakirleşmiştir. Elinde para biriken köylü tefecilik, ürünü tarlada ucuza kapatma vb. gibi usullerle gücünü arttırmıştır.

Kişisel servetin artmasıyla kapitalist düzene geçişin ilk belirtileri ortaya çıkmıştır ve bu kişiler yaptıkları iştirakler ve yatırımlar ile ilk Türk kapitalistler olarak belirtilebilir.
TARIMDA BÜYÜK ÇİFTLİKLER:

Bu müteşebbis kişiler, tarım alanında da büyük çiftlikler kurmuşlardır. Bu çiftlikler , tarım alanında ilk kapitalist işletmeler sayılabilir. Mesela Ali Bey’e ait iki çiftlik, çiftliğe bitişik yağhane, bozahane, bahçe ve 42 baş çiftlik hayvanı 240 bin akçe değerindedir.

Çiftliklerde işgücünün büyük kısmını, ‘ecir’ , ‘ırgat’ diye adlarla kaydedilen ve yerine göre, ‘ortakçı’ , ‘bekçi’, ‘sığırcı’ diye çalıştırıldıkları iş alanları belirtilerek anılan ücretli işçiler sağlanmaktadır. Bunlara ücretleri para olarak ödenmektedir. Demek ki bir yanda da bu sınıfın emrinde ırgatlaşan topraksız köylüler çoğalmaktadır. Bütün bunlar kapitalizme doğru yol alışın ilk belirtileridir.

Eski Türk devletlerinden Türkiye Cumhuriyetine kadar iktisadi yaşam ve iktisadi düşünceler bir zincir gibi birbirini takip etmiştir. Günümüzde de iktisadi yaşam gerek eski Türk devletlerinin gerekse Osmanlı Devleti’nin izlerini taşıyarak gelişmektedir. <div>
_________________________________


















Sözlerimin yetmediği her soruya suskunluğum tek cevap,Varlığımla değiştiremediğim herşeye YOKLUĞUM ARMAĞAN OLSUN...