Hacı Bektaş-ı Veli . ( 16.05.1280)- (13.06.1337) </B>
Osmanlı devletinin kurluş yıllarında yaşayan evliyânın büyüklerinden. İsmi Seyyid Muhammed bin İbrâhim Atâ lakabı Bektâş'tır. Horasan'ın Nişâbûr şehrinde 1281 (H. 680) senesinde doğdu. Hacı Bektâş-ı Velî'nin soyu hazret-i Ali'ye dayanır. 1338 (H.738) senesinde Kırşehir'e yakın bir yerde vefât etti. Vefâtı hakkında başka rivâyetler de vardır. Türbesinin bulunduğu kasabaya sonradan Hacıbektaş ismi verildi.
Daha çocukken ilim öğrenmesi için âilesi tarafından Şeyh Lokmân-ı Perende'ye teslim edildi. Lokmân-ı Perende Ahmed-i Yesevî hazretlerinin halîfelerinden olup zâhir ve bâtın ilimlerinde çok derinleşmişti. Bektâş-ı Velî'nin daha çocukken birçok kerâmetleri görüldü. Bir gün Lokmân-ı Perende onun yanına girmiş ve odasını nur ile dolu görünce şaşırmıştır. Bu sırada; Bektâş-ı Velî'nin iki yanında Kur'ân-ı kerîm okuyan iki nûrânî zât duruyordu. Lokmân-ı Perende onun yanına girince bunlar kayboldu. Lokmân-ı Perende Bektâş-ı Velî'ye onların kim olduğunu sordu. O da; "Birisi Server-i âlem efendimiz diğeri ise hazret-i Ali idi." cevâbını verdi.
Yine bir gün hocasından ders dinlerken namaz vakti geldi. Hocası hizmetçisinden abdest almak için su istedi. Bektâş-ı Velî hocasına; "Bir nazar etseniz de su buradan aksa dışarıya gitmeye gerek olmasa." dedi. Hocası; "Benim kudretim bunu yapmaya yetmez." cevabını verdi. Bunun üzerine o sırada Bekâş-ı Velî Allahü teâlâya duâ etti. Hocası da "Âmin" dedi. O anda medresenin ortasında latîf bir su çıkıp kapıya doğru akmaya başladı. Pınarın başında renk renk çiçekler açtı.
Bu hâdiseden bir süre sonra Lokmân-ı Perende hacca gitti. Arafât'ta kıbleye doğru döndükleri esnâda talebelerine; "Yârenler! Bugün Arefedir. Şimdi bizim evde yemekler pişirlir." dedi. Bu söz Allahü teâlânın kudretiyle Bektâş-ı Velî'ye mâlum oldu. Tam o sırada hocasının evinde yemekler pişiyordu. Bektâş-ı Velî hemen bir tepsi yemeği aldığı gibi bir anda hocasına sundu. Hocası Nişâbûr'a dönünce onun bu kerâmetini herkese anlattı ve Hacı lakabını verdi. Bu esnâda Horasan'da bulunan âlimler Lokmân-ı Perende'ye hac mübârekesine geldiklerinde medresede akan suyu görünce şaşırdılar. Bunun sebebini sordular. Lokmân-ı Perende; "Bu kerâmet Hacı Bektâş'ındır." dedi. Sonra onun gösterdiği kerâmetlerini gelen âlimlere anlattı. Onlar bütün bunların bir çocuktan zuhûr etmesine şaştılar. Bunun üzerine Hacı Bektâş-ı Velî âlimlere; "Ben Resûl-i ekremin soyundanım. Bana bunları çok görmeyiniz. Bunlar Allahü teâlânın bana bir ihsânıdır." dedi.
Hacı Bektâş-ı Velî tahsilini tamamladıktansonra Anadolu'ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli taleeler yetşitiren Hacı Bektâş-ı Velî kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu'da dînî iktisâdî askerî ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "Ahîlik teşkilâtı" ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektâş-ı Velî ve talebeleri Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Bu sıralarda kuruluş devrinde olan Osmanlı devletinin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri ve himmetleri oldu. Sultan Orhan zamânında teşkil edilen Yeniçeri ordusuna duâ ederek askerlerin sırtlarını sıvazladı. Onlara İslâmiyetten ayrılmamalarını nasîhat etti. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî'yi kendilerine mânevî pîr olarak kabul eden Yeniçeri ordusu mânevî hayâtını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektâş-ı Velî asırlarca Yeniçeriliğin pîri üstâdı ve mânevî hâmisi olarak bilindi. Bu bağlılık ve muhabbet Yeniçerilerin sulh zamânındaki tâlimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi. Yeniçeriler dervişler gibi cihâd azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedâkâr oluşlarında bu hâdiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin;"Allah Allah! İllallah! Baş uryân sîne püryân kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız kılıcımız düşmana ziyân! Kulluğumuz pâdişâha ayân! Üçler yediler kırklar! Gülbang-i Muhammedî Nûr-i Nebî Kerem-i Ali... Pîrimiz sultânımız Hacı Bektâş-ı Velî..." diyerek savaşa başlamaları bunun mânidâr bir ifâdesidir.Hacı Bektâş-ı Velî'nin Malâlât adlı Arapça bir eseri vardır. Sonradan nefes adıyla yazılan ve ona nisbet edilen şiirler onun değildir.
Buyurdu ki: "Tarîkatın tasavvuf yolunun ilk makâmı bir âlime cân u gönülden bğlanıp tövbe etmektir. Tövbe can u gönülden olan pişmanlıktır ve mutlaka yapılmalıdır. Tövbe ederken gözyaşı dökmelidir. Tövbeyi kabul edecek Allahü teâlâdır. Tövbe ettikten sonra O'na tevekkül etmelidir. İkinci makâmı talebe olmaktır. Üçüncü makâmı mücâhede nefse zor gelen nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Dördüncü makâmı hocaya hizmettir. Beşinci makâmı korkudur. Altıncı makâmı ümitli olmaktır. Yedinci makâmı şevktir ve fakirliktir.
Mârifetin birinci makâmı edep ikinci makâmı korkudur. Üçüncü makâmı az yemektir. Dördüncü makâmı sabır ve kanâttır. Beşinci bakâmı utanmaktır. Altıncı makâmı cömertliktir. Yedinci makâmı ilimdir. Sekizinci makâmı mârifettir. Dokuzuncu makâmı kendi nefsini bilmektir."
1338 senesinde vefât eden Hacı Bektâş-ı Velî'nin derslerini ve sohbetlerini tâkib ederek onun tarîkatına bağlananlara tasavvuftaki usûle uyularak "Bektâşî" denildi. bu temiz îtikâdları düzgün olan ve ibâdetlerini yapan Bektâşîler zamanla azaldı. Daha sonra yapılan bir takım değişiklikler sebebiyle hakîkî Bektâşîlik unutuldu ve zamânımızdan yüz sene önce ise hiç kalmadı. Herkes tarafından sevilen hürmet ve îtibâr edilen bu isim Hurûfî denilen sapık kimseler tarafından da siper olarak kullanıldı. İslâmiyeti yıkmak için kurulan bozuk yollardan biri olan Hurûfiliğin kurucusu Fadlullah Hurûfî Tîmûr Han tarafından öldürülünce dokuz yardımcısı kaçarak Anadolu'ya geldiler. Bunlardan Aliyyül-A'lâ ismindeki kimse bir Bektâşî tekkesine geldi. Câvidân adlı kitaplarını gizlice yaymaya câhilleri aldatmaya başladı. Hacı Bektâş-ı Velî'nin yolu budur dedi. Halbuki Hacı Bektâş-ı Velî'nin yolundan ayrılmayan hakîkî Bektâşîler bunlardan tamâmen ayrıldılar. Hurûfîlik haramlara helâl nefsin arzu ettiği kötü arzulara serbesttir dediği için bozuk rûhlu insanlar arasında çabucak yayıldı. Sözlerine "Sır" deyip çok gizli tutulmasını emrederlerdi. Sırları yabancılara açanları öldürdükleri bile olurdu. Sırları Câvidân kitabında a c v z ... gibi harflerle işâret edilmektedir. Hurûfîler Bektâşîlik ismini kendilerine perde yaparak bu perde arkasında çalışmışlardır.
Hacı Bektâş-ı Velî'nin şiîlikle ilgisi bulunduğunu söyleyenler yanında bâzıları da onun sapık Baba Resûl'ün halîfesi olduğunu namaz kılmadığını ve şerîata aldırmadığını kaydetmektedirler. Oysa Makâlât'ın asıl nüshaları tetkîk edildiğinde onun; İslâm dînine sıkı sıkıya ve sağlam bir şekilde bağlı İslâmiyete uymayan davranışlara şiddetle karşı çıkan mübârek bir velî olduğu anlaşılmaktadır.Diğer taraftan Hacı Bektâş-ı Velî devrine en yakın zamanda yazılmış olan Tiryâkü'l-Muhibbîn'de Vâsıtî onun Ahmed-i Yesevî'ye mensûb olduğunu zikretmekte ve şu silsileyi vermektedir:Es-Seyyid Bektaş el-Horasânî Ahmed-i Yesevî Abdülhâlık Goncdüvânî Yûsuf-ı Hemedânî Ebû Ali Fârmedî Ebü'l-Hasan Harkânî Abdülkâsım Gürgânî Ebû Osman Mağribî ve Cüneyd-i Mağdâdî yolu ile hazret-i Ali'ye ulaşmaktadır.
BİR DERGÂH İSTIYORUZ
Hacı Bektâş-ı Velî her gün gelip şimdiki dergâhının bulunduğu yere otururdu. Onu sevenler; "Gâliba Hacı Bektâş-ı Velî hazretleri burada bir dergâh binâ edilmesini istiyor o yüzden gelip buraya oturuyor" dediler. Daha sonra Hacı Bektâş-ı Velî'nin hizmetini gören Sarı İsmâil'e Hacı Bektâş'ı sevenlerden biri buraya bir dergâh yaptırmaya niyet ettiğini söyledi. Sarı İsmâil de gelip durumu hocasına arz etti. Hacı Bektâş-ı Velî; "Ona söyle. Bir usta getirsin. Biz istediğimiz büyüklükte bir dâire çizelim. Ayrıca yeteri kadar taş getirtip yonttursun hazır etsin." dedi.
Sarı İsmâil bu durumu o şahsa bildirince çok sevindi ve hemen bir mîmâr getirdi. Hacı Bektâş-ı Velî de kalkıp mübârek eliyle şimdiki dergâhın bulunduğu yeri çizdi. O mîmâr da dergâhın inşâsı için yetecek kadar taş getirtip yontturdu. Taşların yontulma işinin bittiği gecenin sabahı herkes dergâhın yapılmış olduğunu gördü. Dergâhı yaptıracak kimse derhâl Sarı İsmâil'in yanına gelip; "Ben bu binânın yaptırılması için usta getirdim taş getirdimv e yaptırma sevâbına kavuşmak istedim. Fakat her kimse bir gecede yaptırmış." diyerek üzüntülerini belirtti. Sarı İsmâil durumu derhâl hocası Hacı Bektâş-ı Velî'ye bildirdi. Bunun üzerine Hacı Bektâş-ı Velî; "Ey İsmâil! O beni sevene söyle bu dergâhı zâhirden birisi gelip yaptırmadı. Allahü teâlânın izni ile bir anda yapıldı. Sevâbı yine onun amel defterine yazılmıştır." dedi. İsmâil durumu derhâl o kimseye bildirdi. O zât da Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı.
1) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Zeyli (Mecdî Efendi); s.44
2) Rehber Ansiklopedisi; c.7 s.8
3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1080
4) Makâlât Süleymâniye Kütüphânesi Denizli Kısmı No: 131/4)
5) Tiryâk-ul-Muhibbîn; s.47
6) Tıbyân-ül-Vesâil; c.1 s.129
7) Kâşif-ül-Esrâr; s.3
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.10 s.129
9) Sefînetü'l-Evliyâ; c.1 s.395
10) Makâlât- E. Coşan
xxxxxxxxxxx
HAKKINDA YAZILANLAR
HÜNKAR
Hacı Bektaş Veli
Mahmut Çetin
BİYOGRAFİ.NET YAYINLARI
O anda Abdal Musa'nın aklına Horasan'dan Anadolu'ya gelirken düşündüğü hayal geldi. Abdal Musa'nın gözünde Anadolu sabah demekti. Güneş'in doğumu demekti. Ve dahi çimenlerin üstüne çiğ düşmüş demekti. Çiğ ve güneş Anadolu demekti. Dalgın nereden aklıma gelir bilmem diyerek zikrine devam etti. Lailahe illallah Lailahe illallah Lailahe illallah..