KEMAL TAHİR’İN HAYATI VE EDEBİ KİŞİLİĞİ
Kemal Tahir, 15 Nisan 1910 tarihinde İstanbul’da doğar. Babası II. Abdülhamit’in yaverlerinden Yüz başı Tahir Bey, annesi Nuriye Hanım’dır. Kemal Tahir, babasının asker olması nedeniyle ilköğrenimini çeşitli şehirlerde sürdürür. Kasımpaşa’da bulunan Cezayirli Hasan Paşa Rüştiyesi’ni tamamlar. 1923’de rüştiyeden mezun olduktan sonra Galatasaray Lisesi’nde eğitimine devam eder. Buradan annesinin vefatı nedeniyle ayrılmak zorunda kalır.
Zonguldak Maden İşletmeleri’nde ambar memurluğu, İstanbul’da avukat katipliği yapar. 1928-1938 yılları arasında; Vakit, Son Posta, Karagöz gazeteleriyle; Yedigün ve Karikatür dergilerinde düzeltici, röportaj yazarı, çevirmen, sekreter olarak çalışır.
Tahir gazeteciliğe, 22 yaşında başlar. Yakup Sabri, Ertuğrul Şevket, İsmail Safa ve Arif Nihat Asya ile Geçit dergisini yayınlar. Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapar. 12 Ağustos 1937’de Öğretmen Fatma İrfan’la evlenir.
1938 yılında Nazım Hikmet’in de yargılandığı Donanma Komutanlığı askeri mahkemece “askeri isyana teşvik” suçlamasıyla 15 yıl hapse mahkum edilir. Gelişmeler üzerine Fatma İrfan; kocasından ayrılma isteği ile mahkemeye başvurur. Evlilikleri Haziran 1940’da son bulur. Kemal Tahir, Çankırı, Çorum, Nevşehir, Malatya cezaevlerinde yatar 12 yıl hapiste kaldıktan sonra 1950’de Demokrat Parti’nin çıkarttığı aftan yararlanarak serbest kalır.
Kemal Tahir bu dönemde içinde bulunduğu dünya görüşünün Türkiye uzantısını eleştirmeye başlar ve kalıplaşmış inançlardan sıyrılarak düşüncenin genel karakterine dönük fikirler geliştirmeye başlar. Halit Refik’in hazırladığı bir kitapta bu konuyla ilgili şunları söyler.
“Kemal Tahir, kendisini kimseye ve hiçbir gruba bağımlı hissetmeden düşüncelerini, karşısındaki ister anların ister anlamasın herkese açardı. Düşünce onun için hiç bir zaman son durağı bulamayan sonsuz bir gelişim halindeydi. İleri sürülmüş ve ileri sürülen her düşüncenin mutlaka karşıtlarını bulurdu. Bu karşıtların, vardığı sentezlerle de yetinmez; çoğu zaman etrafındakileri şaşırtırcasına sentezlerin içindeki kendi karşıtlarını arardı. Onun teorik olarak karşıtlıklarından sentezler bulma düşüncesi, pratikte, çelişkili Türkiye gerçeklerinden, akılcı ve milli birlik kavramına erişmenin yollarını gösteriyordu. Bu açıdan Kemal Tahir, birbirinden farklı özellikleri kullanarak, parçalanmaya ve bölünmeye çalışan Türk toplumunun, bütünleşme ve arayan “kolektif vicdan”nın temsilcisidir.”
Yaklaşık 13 yıl ayrı kaldığı İstanbul’a döndükten sonra, bir süre İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul mümessilliğini yapmaya başlar. Burada yazılar yazar, çeviriler yapar. 6-7 Eylül olayları sırasında gözaltına alınır ve Harbiye cezaevinde 6 ay daha hapis yatar. Daha sonra hayatını yazarlık yaparak geçirmeye çalışır. 14 ay kadar Aziz Nesin’le kurduğu düşün Yayınevi’ni yönetir.(1957-1958 yılları arasında) 1960’dan sonra tümüyle edebiyata yönelir ve hayatını romanlarının gelirleriyle sürdürür.
“Kemal Tahir, son yıllarda akciğer kanserine yakalanır. Sol akciğeri bir ameliyat ile alınır. Ameliyatın ardından iyileşmeye başladığı günlerde geride taslak halinde olan bir çok romanını tamamlayamadan 21 Nisan 1973’de kalp krizi geçirerek vefat eder. Erenköy Sahrayı Cedit mezarlığına gömülür.”
Tahir, sanat hayatına şiirle başlar. ilk şiir denemeleri İçtihat (1931), Geçit (1933), Varlık (1935) dergilerinde yayınlanır. Uzun bir süre günlük hikayeler, dedektif ve macera romanları yazar. Tahir bir çok takma ad kullanarak eserler verir. Kemal Tahir ismi de takma adlarından birisidir. Gerçek ismi İsmail Kemalettin Demir’dir.
Otobiyografik öğeler içeren ilk öyküleri Yedigün’de (1935), Göl İnsanları’nda yer alan dört öyküsünde Cemalettin Mahir takma adıyla 1941’de Tan gazetesinde yayımlar.
Tahir, Dört uzun hikayesini Göl İnsanları (1955) kitabında toplar. Bu uzun hikayeleri, romanlarına geçiş olarak adlandırılır. Ama Kemal Tahir bu konuda “Bence bu iki sanat kolunun birbiriyle doğrudan doğruya hiçbir ilişiği yoktur. Dış dünyaya insanlara romancı, roman açısından yanaşır, hikayeci, hikaye açısından.” Diyorsa hikayelerin birer roman gibi tasarlandığı görülür.
Kemal Tahir, çoğunda köylü tipleri veya büyük şehre çalışmaya gelmiş gurbetçi köylüleri işlediği hikayelerinde, konuya, ayrıntıya, fikre ve meselelere önem verir, şahıslar bir zaman içinde iyice tanıtılır. Törelerin ve çevrelerin tasvirleri geniş yer tutar.
Kemal Tahir romanlarını ise aynı tarihli zamanları içinde birbirleriyle paralel duran iki çizgi üzerinde ele alır.
1) Çoğu konuları Çankırı-Çorum dolaylarından almış olduğu köy ve kasaba romanları romanlarını birbirinin devamı olarak düzenlemiştir.
Bu romanlarının içinde en eski zamanı anlatan Yeni Çınar Yaylası’dır. 1838-1908 yılları arasındaki Islahat ve devrim hareketlerinin yankılarını Çorum dolaylarında ve buralardaki halkın renkli söyleşmeleriyle anlatır. Yeni Çınar Yaylası’nın konusu Köyün Kamburu’nda devam ettirilir.
Ama Yedi Çınar Yaylası’ndaki bazı silik kişiler, Köyün Kamburu’nda ön safa geçer. Olaylar; 1908-1918 yıllarında savaş ve sarsıntıların köydeki yıkımları içinde sürüp gider.
Cumhuriyet devrinde bir köyü, o köyün gurbetçilerini anlatan Sağırdere romanının olayları Körduman romanında devam eder.
Yöne köy ve çevrelerinden alınmış olan Rahmet Yolları Kesti, Kelleci Mehmet, Bozkırdaki Çekirdek romanları ayrı birer tezle Türkiye’nin gündelik meselelerini ele alır. Toplumumuzdaki değişme safhasını gösterir.
Kemal Tahir Göl İnsanları adlı hikayesinde “Sahici Türk romanı, işçimizle köylümüzün realitesinden çıkacaktır… Biz romancılar bu iki zümrenin yaşayışındaki bütün özellikleri öğrenmek, ekonomik ve sosyal şartlarındaki bütün değişimleri aralıksız takip etmek zorundayız” der. Sonraki konuşmalarında Tahir, Köy romanı konusunda daha geniş bir anlayışa varmıştır.
2) meşrutiyet ve Mütareke yıllarından başlayarak 1930 yıllarındaki Serbest Fırka devri olaylarına kadarki Tahir süresinde devrimci, aydın kişi ve zümrelerin hayatlarını konu edinen Şehir Romanları dizisi. Bu romanlarında biri ötekinin devamı halinde yazılmış takım romanlardır. Romanlardaki kişiler ve kahramanlar, sonraki romanlarında da görülür.
Esir Şehrin İnsanları; Bir Abdülhamit devri paşasının oğlu olan Kemal Bey’in kişiliği etrafında Mütareke İstanbul’unu anlatır.
Aynı kişiyi İstiklal Savaşı başlarına getiren Esir Şehrin Mahpusu adlı romanıdır.
İstanbul’daki yılgın subay ve politikacıların Anadolu’ya geçişlerini konu edinen roman Yorgun Savaşçı’dır.
Yol Ayrımı adlı eserde, Kemal Bey’in kızı Ayşe ve Öğretmen Ramiz’in oğlu Kadir’in “Ülkücü, İlerici” yaşamları anlatır.
Kemal Tahir, Köy ve Kasaba romanlarında enelikle bayağı, kirli, çıkarcı ve geri zümreleri anlatır. Kurtuluş Savaşı dönemi romanlarında ise umut verici faziletli, yapıcı ve savaşçı kişileri ele alır.
Diğer Eserlerinden:
Devlet Ana romanında Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatır. Kart Kanunu romanı; Mustafa Kemal Atatürk’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı girişimi çevresinde Cumhuriyet’i kuran kadronun ithitalarla olan hesaplaşmasını anlatır.
Büyük Mal romanı, Tanzimat Döneminden başlayarak Cumhuriyet yıllarına kadar toplumsal bir değişimi geçiren kırsal kesimde yaşayan köylülerin hayatını konu edinir.
Namusçular, Dam ağası bu iki romanında kırsal kesim insanının cezaevi problemlerini anlatır.
Karılar Koğuşu, Hür şehrin insanları (iki cilt), Bir Mülkiyet Kalelesi (iki Cilt) diğer romanlarıdır.
Fatma İrfan’a Mektuplar yazarın ilk karısına yazdığı mektuplardan oluşur.
“Göl İnsanları, Güneşe Köprü 1986’da E. Tokatlı tarafından, Karılar Koğuşu 1989’da Halit Refiğ tarafından; Kurt Kanunu 1991’de E. Perton tarafından filme alınır. Yorgun Savaşçı ise Halit Refiğ tarafından 1979 yılında televizyon dizisi olarak çekilir. Fakat eser 1980 yılında toplatılır. Sebebi ise eserde Atatürk’e dair aşağılayıcı ifadeler yer aldığı ileri sürüldü. Aynı eser 1993 yılında T. Yönden tarafından tekrar dizi olarak çekilir.”
Kemal Tahir: yorgun Savaşçı 1967-1968 yılında Yunus Nadi Roman ödülünü, 1968 yılında ise Devlet Ana eseri adlı eseri ile TDK Roman ödülünün sahibi olur.
VAK’A ÖRGÜSÜ
Roman birbirleriyle bağlantılı iki ana bölümden oluşmuştur. Birici bölüm “Hafız Ağa” adını taşımaktadır ve kendi içinde altı alt bölümden müteşekkildir. İkinci bölüm ise “Millici Abi” adını taşımakta ve bu da kendi içinde beş alt bölümden oluşmaktadır.
Eser Kurtuluş Savaşı yıllarında iftiradan hüküm diyen Kamil Bey’in Bekirağa Bölüğündeki hücresinden hiçbir açıklama yapılmaksızın alınıp Yeni Tevfikhane’ye götürülmesiyle başlar ve olaylar bu hapishanede gelişir.
HAFIZ AĞA
Kamil Bey Fayrap Ömer’le birlikte ikinci kısma yani hatırlılar koğuşuna gider. Yavaş yavaş yeni koğuşuna alışmaya çalışmaktadır. Özellikle Osman Ağa dikkatini çekmektedir. yaptığı şeylere bakarak kötü biri olmadığını düşünmeye başlar. Ancak bu tanıma çalışmaları karşılıklıdır. Osman Ağa da Kamil Bey’i tanımaya çalışmaktadır.
Artık Kamil Bey Zekeriya Hoca ile arkadaş olmaya başlamıştır. Zekeriya Hoca ona hapishanenin kurallarını öğretmektedir. Zekeriya Hoca kendisinin, Osman Ağa’nın, Amca Bey’in Laz Ali’nin, Toycu Mahmut’un, Köprücünün hapishaneye giriş hikayelerini anlatır. Ayrıca bu bölümde Kamil beyle Zekeriya Hoca’nın arasında geçen bir konuşmada Osman Ağa’nın Kuva-i Milliyecileri, Anadolu hareketine destek verenleri sevmediğini öğreniyoruz. (Bkz. Sayfa 87)
Yıl 1921 Ramazan Bayramı’nın ilk sabahı Tasvir, ikdam, Peyam-ı Sabah, Azadamart, Neologos, Kirilis gazetelerinin geldiği sesleriyle uyanır Kamil Bey. Kuva-i Milliye yanlısı olan Tasvir veya İkdam gazetelerinden birini ister. Zekeriya Hoca da Mustafa Kemal’e karşıdır. Önce bu gazetelerin okunmasına Osman Ağa’nın kızdığını hatırladır; fakat bunları gizlice okuyabileceğini söyler. Ancak Kamil Bey Kuva-i Milliye karşıtı Alemdar gazetesini alır ve büyük bir tiksintiyle okur.
Bayramın ikinci günüdür. Kamil Bey karısı Nermin’i görüşe beklemektedir; ancak Nermin gelmez. Kamil Bey buna neredeyse sevinir; çünkü burası onun yadırgayacağı, belki de Kamil Bey’e saygısını azaltacak bir yerdir. Hala Hanım’ın hizmetçisi Eleni gelir yirmim beş lira da para getirir. Zekeriya Hoca bunu Osman Ağa’ya bildirir. Aynı gece Osman Ağa kumar oynar ve Kamil Bey’in de bütün parasını alır. Üç yüz lira borçlanmıştır. Sabah Fayrap Ömer’e herkesten borçlarını toplamasını emreder. Kamil Bey’e de yetmiş lira yatak, yiyecek borcu çıkarırlar. Parası olmadığı için saatini onlara satar.
Ertesi gün, Bekirağa Bölüğündeki arkadaşı Ramiz Efendinin karısı Fatma Hanım, Oğlu Kadir onu ziyarete gelir. İçinde sigara ve kurabiye olan paketi Kamil Bey’e verirler. Onlarla birlikte gelen Kadir’in arkadaşı Murat ilerde Kuva-i Milliyeci olmak istemektedir. Bu Kamil Bey’i çok duygulandırır, mutlu eder. Kamil Bey onları uğurlar, paketleri koğuşa bırakır, kendi başına bahçeye çıkar.
Koğuşa döndüğünde paketleri bıraktığı yerde bulamaz. Seringel’in aldığını öğneri, paketi ister. Gürültü olunca olaya Osman Ağa da karışır. Seringel Fatma Hanım’a kötü bir söz söyler. Kamil Bey bunu hazmedemez, Seringel’e bir yumruk atar. Seringel bu yumruğun etkisiyle yerden kalkamaz. Kamil Bey, üzerine bıçakla gelen Laz Ali’ye ve Tanaş’a okkalı birer yumruk atar. Osman Ağa’nın karşısına dikilir, sıra ona gelmiştir. Osman Ağa’yı bayıltasıya kadar yumruklar. Kamil Bey müdüre götürmek üzere onu yakasından tutar ve koridora sürür. Bütün mahkumlar gürültüye inmiştir. Kamil Bey’in suçunun hırsızlık olduğunu konuşuyorlardır bu sırada. Bunu duyan Kamil Bey çok sinirlenir ve “Hırsızlık mı? Benim suçum mu hırsızlık? Ben Kamil… Selim Paşa’nın oğlu… Boynunu kopartırım senin boyunu” diyerek kızar. (Bkz. Sayfa 198) Bir mahkum olan Binbaşı Arif Bey de gürültüye iner. Kamil Bey’in söylediklerini duyunca şaşırır. Arif Bey’in, Kamil Bey’in bu hapishaneye getirileceğinden haberi vardır ve onu beklemektedir. Ancak; Kamil Bey’in hem arefe günü buraya getirilmesinden (o günün karışıklığından, yetkili kimsenin olmayışından), hem de hapishane ağzında “iftira”nın “hırsızlık” olmasından dolayı kimse Kamil Bey’in gerçek suçunu bilmez ve Arif Bey’e haber verilmez.
MİLLİCİ ABİ
Kamil Bey bu kavgadan sonra hücreye atılır. Arif Bey’in hizmetçisi, Sefer, Arif Bey’in emri üzerine Kamil Bey’in uyanıp uyanmadığın kontrol eder. Kamil Bey uyanır, Sefer’le tanışırlar. Sefer Kamil Bey’e, Arif Beyle cephelerde nasıl savaştıklarını, arif Bey’in hapishaneye nasıl girdiğini anlatır. Kamil Bey’e gazete almak için yanından ayrılır. Gazeteyi Kamil Bey’e bırakır ve diğer işlerini halletmek için tekrar Kamil Bey’in yanından ayrılır.
Hapishanede bunların yaşandığı günlerde Anadolu halkı, düşmanın Kütahya’ya saldırısı haberleriyle meşguldür. Mahkumlar da her gün gazetelerden saldırı haberlerini takip etmektedir.
Kamil Bey’de o gün Tevhid-i Efkar gazetesinden savaşla ilgili haberleri okur. Düşman saldırısı henüz başlamamıştır. Gazetede genel olarak, bayramı saldırısız atlatmanın gizli sevinci vardır. Kamil Bey saldırının durumuyla ilgili haberi okuduktan sonra kendiyle hesaplaşmaya girer. “Hepimiz bayramda Ankara’nın Boş bulunacağından korkmuşuz, aptallık edip düşmana baskın fırsatı vereceğinden… Mustafa Kemal Paşa’ya güvenmiyoruz da, farkında mı değiliz!” sözlerinden, Kamil Bey’in nasıl bir ruh haline büründüğünü görebiliyoruz.(sayfa 212)
Sefer, Kamil Bey’in yanına gelir. Sefer’in okuma yazması olmadığı için Kamil Bey gazetedeki haberleri ona kısaca özetler. Sonrasında Sefer, Kamil Bey’e Arif Bey’den biraz daha bahseder; kendi başına gelenleri, hapse nasıl düştüğünü anlatır.
Bir müddet sonra Kamil Bey, Arif Bey’in hücresine gider. Arif Bey kahvaltı masasını düzenlemektedir bu sırada. Kamil Bey de masaya oturur, sohbet etmeye başlarlar. Arif Bey’in sorularıyla Kamil Bey, hapse girme sebebi olan, düşmanın saldırı planlarıyla ilgi kağıtları Ramiz Efendi’ye verirken nasıl yakalandığını anlatır; ancak Ramiz Efendi’yi tanımadığını söyler. Çünkü arif Bey’le henüz tanışmamıştır ve işin gerçek yüzünü yeni tanıdığı birine anlatmanın doğru olmadığını düşünür. Arif Bey Kamil Bey’in bir şeyleri gizlemeye çalıştığını fark eder ve gülümser. Kamil Bey kırdığı potun farkına varır, kendi kendine “Buna yalan bile denemez. Bunlar düpedüz saçma!” diye kıvranır.(sayfa 233)
Revirdeki mahkumlardan biri de Nuh bey isminde bir ittihatçıdır. Dolandırıcılıktan hüküm giymiştir. Nuh Bey’in Niyazi isminde bir yardımcı vardır. Zeybek Niyazi olarak tanınan bu kişi aslında dolandırıcıdır fakat insanları kandırmayı çok iyi bilmektedir. Nuh Bey de ona karşı sonsuz bir güven taşımakta, her ne yaparsa yapsın mutlaka bir bildiğinin olduğunu düşünmektedir. Sefer’in dolandırılma olayında da aslında bütün plan Zeybek Niyazi’ye aittir ancak; imzalar Nuh Bey’e ait olduğu için cezaevine o girmiştir. Kamil Bey ve arkadaşlarını ele verip, yakalanmalarına sebep olan da Zeybek Niyazi’dir.
Zeybek Niyazi’nin Nuh Bey’in adamı olduğunu Kamil Bey bilmektedir. Arif Bey ona ikisinin birlikte nasıl dolaplar çevirdiklerini anlatır. Arif Bey bunları anlatırken Nuh Bey elinde gazeteyle yanlarına gelir. Kendisi koyu bir ittihaçı olduğu için, gazetedeki Talat Paşa’yı öldüren kişinin serbest bırakılışına çok kızar. Okuduğu gazete “alemdar” gazetesidir, sinirini gazeteye hakaret ederek çıkarmaya çalışır.
Bu konuşmalar sırasında Arif Bey Nuh Bey’e Kamil Bey’leri ele verenin Zeybek Niyazi olduğunu söyler, Nuh Bey buna inanmaz. Niyazi’nin mutlak iyi niyetle yaptığını, işin aslını öğrenmeden onu karalamanın doğru olmayacağını söyler. Tam bu sırada kapıda gardiyan görünür. Kamil Bey’i müdür beyin yanına götürmek için gelmiştir. Müdür beyin neden çağırdığını sorar Arif Bey. Başgardiyan muhtemelen nazır paşadan müdür beye Kamil Bey’le ilgili bir mektup geldiğini söyler. Mektupta Hatırlılar Koğuşu’nda olan olayla ilgili olarak, Kamil Bey’in en iyi yere verilmesi, rahatının sağlanması emreldilmektedir. Kamil bey gitmek istemez ama mecburen gider.
Kamil Bey kapıdan çıkınca bir an duraklar. Avluda üçüncü kısım vardır. Mahpusların arasından geçerler. Bu sırada Sakanın Naci isminde biri Kamil Bey’e “Millici Abi, nur ol!” diye bağırır. Başgardiyan buna çok kızar, sanki kötü bir şey söylenmiş gibi Kamil Bey’den özür diler. “Millici Abi” sözü Kamil Bey’in çok hoşuna gider.
Müdürün odasına gelirler, müdür bey Hatırlılar Koğuşu’nda olanlardan dolayı Kamil Bey’den özür diler. Bunun sebebi; müsteşar beyin Kamil Bey’e iyi davranılması konusunda talimat vermesidir.
Artık bu bölümden sonra Kamil Bey’in kafasındaki bazı sorular yavaş yavaş çözüme kavuşmaktadır. Örneğin Hatırlılar Koğuşu’ndayken ona takılan “Hafız Ağa” lakabının hapishane ağzında “avanak” demek olduğunu öğrenir. Arif Bey, Kamil Bey’i uyarır. Bunun sebebi müdüre gelen bu mektuptur. Müdür beyin, mutlaka Kamil Bey’in bir açığını bulup, suçlu düşürecek bir şeyler yakalamaya çalışacağını söyler. Arif Bey, müdürün bu iş için Mehdi Bey’i veya Veznedar Sıtkı Bey’i kullanacağından şüphelenmektedir. Bir müddet böyle sohbet ederler.
Kamil Bey koğuşuna gider, yatağına uzanır. Don Kişot’u alır, sayfalarını rasgele karıştırır, açtığı sayfada bir şiir vardır. Bu şiir ona Nuh Bey’i hatırlatır. Bu sırada Nuh Bey Kamil bey’in yanına gelir. İstibdat yüzünden başına neler geldiğini, sürgünlerde ne kadar zor günler geçirdiğini, hanımıyla boşanışlarını, bundan sonra hanımının başına gelenleri Kamil Bey’e uzun uzun anlatır.
Millici Abi başlıklı bölümün üçüncü bölümünde Kamil Bey’in eşi Nermin, Nermin’in halası ve halasının kızı Sabriye Kamil Bey’i ziyarete gelirler. Nermin kızları Ayşe’yi getirmemiştir, ona babasının hapishanede olduğunu söylememiştir. Madrit’teki dadısını getirmeye gittiğini söyleyerek onu avutmuşlardır. Konuşmalar sırasında Sabriye sık sık Dr. Lütfi Bey diye biriden söz eder. Dr. Lütfi Bey, hala hanımın doktorudur, Fransız hastanesinde operatör olarak görev yapmaktadır.
Sabriye bunları anlatırken içeri Sefer girer, kahve getirmiştir. Hala hanım kendini beğenmiş biridir. Bu ortamı küçümsemeye kalktığı sırada Kamil Bey Hatırlılar Koğuşu’nda nasıl misafir edildiğini, verdikleri yatağın tertemiz ve çok güzel olduğunu, ilk üç gün boyunca ikram edilen yemeklerin harika olduğunu anlatır.
Ancak beklenmeyen bir şey olur. Ramiz Efendi’nin karısı Fatma Hanım oğlu Kadir’le birlikte içeri girer, Hatırlılar Koğuşu’nda Kamil Bey’in başına gelenleri bir bir anlatır. Fatma Hanım da aynı mahalleden olan, Kamil Bey’e Millici Abi diyen Sakanın Naci’den öğrenmiştir. Kamil bey her ne kadar toparlamaya çalışsa da beceremez. İşin kötü yanı, bunların Nermin’in de, halasının da haberi yoktur.
Görüş biter, Kamil Bey revire çıkar. Müdürün odasından olanları Arif Bey’e anlatır. Arif Bey’i konuşma yerinden çağırırlar. Bir süre sonra Sefer gelir, Arif Bey’in çağırdığını söyler. Kamil Bey de görüşme yerine gider, Arif Bey’in arkadaşı Binbaşı Şükrü Beyle tanışır. Şükrü bey, Kamil Bey’lerin yakalanma işini araştırmıştır ve Kamil Bey’e anlatır. Kamil Bey’le ilgili konuşmalar biter, Arif Bey ve Şükrü Bey kendi anılarından bahsederler.
Dördüncü bölümde Arif Bey, Hatırlılar Koğuşu’na akşam yemeğine gider. Aslında Kamil Bey de davet edilir ancak; o gitmeyip Sabriye’nin, fotoğraflarını bıraktığı Kontes Bolkinova ve Prenses Fahire Hanımefendi’nin resimlerini yapmayı tercih eder. Kamil Bey resimleri yaparken yanına Terlikçi lakaplı Falçata Seyfi gelir, uzun uzun Kamil Bey’in tanımadığı insanlardan söz eder. Veznedar Sıtkı Efendi gelir, Terlikçi’ye Mehdi Bey’in onu çağırdığını söyler, Terlikçi oradan ayrılır.
Bu sırada Mehdi Bey gelir, Veznedar’ı sinirlendirecek şeyler söyler ve Veznedar yanlarından gider. Mehdi Bey resimleri inceler, öldürdüğü sevgilisi Meliha’nın da bir resmini yapmasını ister Kamil Bey’den. Daha sonra da Meliha’yla nasıl tanıştıklarını, neler yaşadıklarını, onu nasıl öldürdüğünü anlatır.
1921 yılının 14 Temmuz gününde revirdeki mahkumlar gazete okuyarak başlarlar. Gazete düşman saldırısından, kuvvetlerimizin direnişinden bahsetmektedir. Okudukları haberde, Afyon’un doğusuna çekildiğimiz yazmaktadır. Binbaşı Arif Bey bunu Afyon’u kaybettiğimiz anlamına geldiğini söyler. Bunun üzerine herkesin içini karamsarlık kaplar ama bir askerlik uzmanının yazısı moralleri tekrar düzeltir. Bu yazıda geri çekilişin planlı olarak yapıldığı, düşmanın olayı kendi lehine göstermek için bazı şeyleri sakladığı belirtilmektedir.
Veznedar Sıtkı Efendi telaşla dışardan gelir ve çok önemli bir yerden Ankara’nın düştüğü haberini aldığını söyler. Arif Bey’in kızması üzerine Veznedar orayı terk eder. Bir vakit sonra Kamil Bey’i yalnız yakalar ve durumun ciddiyetin bahseder. Eğer dışarıda bir karışıklık olursa hapishanede de karışıklıkların olacağını ve böyle bir durumda kabadayıların (padişah yanlıları) ilk önce ittihaçıları öldüreceğini söyler. Kamil Bey bunlardan etkilenir ve Arif Bey’e de açıklamaya karar verir. Arif Bey’le konuşurlar. Arif Bey bu kez durumu ciddiye alır. Ne olur ne olmaz düşüncesiyle Kamil Bey’e bir bıçak ayarlar. Nermin’in ve Ayşe’nin de, Kozyatağı’nda kendi ailesinin kaldığı konağa gitmesi gerektiğini söyler. Oraların ne kadar güvenli olduğundan bahseder. Kamil Bey bu düşünceyi görüşmeye geldiğinde Nermin’e açmayı planlar.
Ancak Kamil Bey’in planladığı olmaz, görüşmeye sadece Eleni gelir. Kamil Bey Nermin’in neden gelmediğini sorar. Eleni, onların Sabriye Hanım ve Dr. Lütfi Bey’le birlikte 14 Temmuz gecesi Fransız balosuna gittiklerini, çok geç geldiklerini ve uyuduklarını anlatır.
Kamil Bey cezaevi doktorunun masaya bıraktığı Fransız Rönesans gazetesinde de baloyla ilgili haberleri görür. Nermin’in onu aldattığını düşünür ve bu duruma canı çok sıkılır. Bütün gün kafası bu düşüncelerle meşgul olur. Gece vakit çok geç olmasına rağmen, Arif Bey’in yanına gider. Olanları, düşündüklerini ona anlatır. Arif Bey söylediği sözlerle Kamil Bey’in içini biraz da olsa rahatlatır ve Nermin’e taşınma işini ve vakit kaybetmeden açmasını söyler.
Ertesi gün Kamil Bey uyanır, yaptığı resimlere bakarken bir anda Kontes Bolkinava’nın gözlerinin yerine Nermin’in gözleri koyar. Bu gözlerdeki güvensizliği görür. Arif Bey’in dün gece söylediklerini hatırlar ve aldanmaya ne kadar da hazır olduğunu fark eder.
Masaya oturur, Nermin’e bir mektup yazar. Ancak bu mektup taşınmalarıyla ilgili olan mektup değildir. Mektuba Nermin’i boşadığını yazar ve Fransız gazetesindeki haberi de iğneler.
ŞAHISLAR KADROSU
İnceleme yapmış olduğumuz Esir Şehrin Mahpusu isimli roman Kurtuluş Savaşı yıllarında, İstanbul’daki Milli Mücadele’nin nasıl ilerlediğini anlatmaktadır. Yazar eser de pek çok kişiye yer vererek, esere canlılık ve akıcılık katmıştır.
Bu kahramanlar öne çıkanlar:
KAMİL BEY
- Romanın baş kahramanıdır.
- Selim Paşa’nın oğludur.
- Oxford’dan mezun olmuştur.
- Otuz altı yaşında, evlidir ve bir kızı vardır. Kızına ve karısına bağlıdır.
- Resim yapma yeteneğine sahiptir ve Fransızca kitaplardan çeviri yapabilmektedir.
- Divan-ı Harp’te iftira suçuyla yargılanıp yedi yıl ceza almıştır.
- Kuva-ı Milliye yanlısıdır ve Anadolu Hareketi için çalışmıştır.
- Hapishanede “iftira”, “hırsızlık” anlamına geldiği için Kamil Bey’e “Hafız” lakabı verilmiştir.
- Uzun boylu iri yapılı bir bünyesi vardır.
NERMİN HANIM
- Kamil Bey’in eşidir.
- Soylu bir ailenin kızıdır.
- Kamil Bey cezaevine girdiğinden beri ona karşı biraz soğumuştur.
AYŞE
- Kamil Bey’in kızıdır.
- Altı yaşındadır ve Kamil Bey onu çok sevmektedir.
FAYTONCU OSMAN AĞA
- İkinci kısmın yani Hatırlılar Koğuşu’nun ağasıdır.
- Kırmızı yanaklı, sarı yağız bir insandır. Sarı bıyıkları, biçimli bir ağzı vardır. Bileklerinin ve boynun kalınlığı güçlü olduğunun göstergesidir. Kollarında kırmızılı, mavili dövmeler vardır. Tombul parmakları yüzüklerle doludur.
- Sevgilisini öldürmekten yargılanmıştır.
ZEKERİYA HOCA
- Aslen Şam’lıdır. Ancak babası Konya’ya göçmüş ve Zekeriya Hoca Konya’da doğmuştur.
- Şaşıdır ve hafif aksayarak yürümektedir.
- Bir oğlu vardır.
- Hocasından remil, cefir, düş yorumu öğrenmiştir.
- Nuska yazdığı kadınlardan birinin iftirasına uğrar ve hapse girer.
- Lakabı Mortocu’dur.
- Faytoncu Osman Ağa tarafından, hapishaneye yeni gelenlere oranın kurallarını öğretmekle görevlendirilmiştir. Olup biten her şeyden Osman Ağa’yı haberdar eder.
VEZNEDAR SITKI EFENDİ
- Eskiden Osmanlı Devleti’nde veznedar olarak çalışmıştır.
- 16 Mart 1920’de İstanbul’u düşman işgal ettiği gün, şubeyi de düşman askerleri basmıştır. Sıtkı Efendi’de telaşlanarak kasanın anahtarlarını kasanın üzerine bırakıp kaçmıştır. Kasa düşman askerleri tarafından soyulur. Ancak kasayı onun soyduğu zannedilmektedir. Bu suçtan dolayı hüküm giymiştir.
MAÇKA GÜZELİNİN MEHDİ
- Esrarkeş bir adamdır.
- Savaş zamanında iş arayan kadınları kötü yola düşürmüştür ve bu yolla para kazanmıştır.
- Meliha adında bir kadınla tanışır. Uzun süre birlikte yaşarlar.
- Hapse Meliha’yı öldürmek suçundan girmiştir.
AMCA BEY
- Eskiden Osmanlı Devleti’nde tapuculuk yapmıştır. Onun ailesinde tapuculuk deden sürme meslektir.
- Tapu kütüklerinde sahtecilik yapmış ve haksız kazanç sağlamıştır bu yüzden dolayı hüküm giymiştir.
VAHAP ONBAŞI
- Yeni Tevkifhane’ye ilk defa gelenleri girişte kontrol eden arama yapan görevlidir.
PANDELİ
- On beş on altı yaşlarındadır.
- Türkçe’yi biraz peltek biraz, şımarık konuşmaktadır. Bir kumarbazdır.
KÖPRÜCÜ İBRAHİM
- Hatırlılar Koğuşu’nda kalan hastalıklı sürekli öksüren biridir. Fakirdir
- Pantolon ve gömlekle daha sıska daha uzun boylu görünen, öne bükük dizleri, iyice kambur sırtıyla buruşuk bir kağıda çizilmiş kocaman bir soru işaretine benzemektedir.
KAŞALOT
- Hapishanenin berberidir.
- Lakabı Deli Berber’dir
- Semai kahvelerinden hiç çıkmadığı için bir dükkanı yoktur.
LAZ ALİ
- Osman Ağa’nın koruyucularındandır.
- Sandalcıdır.
- Adam öldürmek suçundan hüküm giymiştir.
TANAŞ
- Osman Ağa’nın koruyucularından biridir.
- Hristiyanlık dinine mensuptur.
- Bahçıvanlık yapmaktadır.
- Babasının, güvenilerek işe alındığı evi Sarafim Kaptan çetesine soydururken evin hizmetçisi tarafından tanınmıştır. Soygun sırasında evin sahibi Erşed Bey’i ve kardeşini öldürürler. Polis zoruyla suçu Sarafim Kaptan çetesinin üzerine atar. Ve kurtulur.
- Yardım ve yataklık suçundan hüküm giymiştir.
SARAFİM KAPTAN
- Üçüncü kısmın ağasıdır
- Hristiyanlık dinine mensuptur
- Osman Ağa’nın can düşmanıdır
ARİF BEY
- Kara gözlü, düşük kara bıyıklıdır.
- Eski Jön Türkler’dendir. İttihatçıdır.
- Bir binbaşıyı dövmüş, Divan-ı Harp’te yargılanmış ve üç yıl ceza almıştır.
- Kitap okumayı çok sevmektedir.
HALA HANIM
- Nermin’in halasıdır.
- Görgülü zengin bir kadındır, kendini beğenmiş biridir.
- Kocası müsteşardır.
- Sabriye adında dul bir kızı vardır.
ÖRÜCÜ RECEP
- Hapishanenin paçavralarını toplayıp bunlardan yastık, yorgan, yatak yapan biridir.
MÜDÜR BEY
- Yeni Tevkifhane’nin müdürüdür.
- Ufak tefek, kara çember sakallı, sıskaca biridir.
YUSUF BEY
- Çeşmemeydanlı Behçet Bey’in yetiştirmelerindendir.
- Kapılardan sığmaz bir baba yiğittir.
- Dışarıda namlı yiğitler, birbirleriyle tartıştıklarında, davalarına baktırdıkları kişidir.
- Hatırlılar Koğuşu’nun eski ağasıdır.
KESİK SÜLEYMAN AĞA
- Uzun boylu, şişmandır.
- Kalın camlı gözlükleri vardır.
- Lakabı Kesik’tir.
MEHMET HOCA
- Cenevizlilerden kalan Kariye Cami’nin imamıdır.
- Caminin çinilerini bir diş doktoruna satmaktan hüküm giymiştir.
DİL VE ÜSLUP ÖZELLİKLERİ
Bu bölüme başlarken Kemal Tahir’in üslubundan gelen olarak bahsetmek istedik. Böylece incelediğimiz eserin de dil ve üslup özelliklerini daha iyi görebilmeyi ve romancının genel üslubuna uyup uymadığını görmeyi amaçladık.
“Romancı bilgi ve kültür zenginliğiyle kolay bir anlatıma ulaşmıştır. Köy ve kasaba çevrelerinden dinleyerek veya not alarak derlediği kelime, deyim haznesini ve cümle biçimlerini İstanbul şivesiyle kaynaştırarak başarılı bir roman üslubu meydana getirmiştir. Son çıkan bazı romanlarında uydurulmuş ve türetilmiş kelimelere az çok yer vermekle birlikte daha önce yaptığı rahat ve sıcak konuşma Türkçe’sinden tamamen kopamamıştır.”
“Anlatım kolay ve rahattır. Yazarın, anlatmak istediği konulardaki fikri hazırlığı, hazımlılığı, bilgisi de anlatımdaki kolaylık ve rahatlığın önemli dayanaklarındandır. Şahsi ve mahalli söyleyiş özelliklerin fazlaca ve ısrarla tekrarlaması; zaman, çevre, sosyal ve kültürel seviye, cinsiyet bakımından birbirinden farklı kişileri yer yer aynı ağızla konuşturması, kaba cinsi latife ve imalara fazla yer vermesi üslubunun başlıca kusuru olarak belirtilebilir.”
Yazan anlatıma canlılık kazandırmak ve okuyucunun dikkatini çekmek için kullanılan konuşmalı anlatımdan sıkça yararlanmaktadır.
Örneğin; (Kamil Bey ve Osman Ağa arasında geçen bir konuşmadan) Sayfa-62
- Neydi Senin adın?
- Kamil
- Lakap Yok mu?
- Hayır.
- Suçun, iftira?...
- Evet.
- Yedi yıl mı verdiler?
- Yedi yıl
- Askeriyede böyledir. “Ya sayı bilmezsin ya da sopa yememişisin! Hesabı… Ocağa doğru öfkeyle seslendi: Ulan nerdesiniz? Öldük be!...
(Zekeriya Hoca ile Kamil Bey arasında geçen bir konuşma) Sayfa-133
- Affedersiniz. Bir şey soracaktım
- Buyur. Sor ya. Buyur!
- Evden gelirlerse… Sanırım yarın gelirler: Bekirağa’ya uğrayıp buraya gönderildiğimi öğrenince belki gelirler.
- Gelsinler. Hoş geldiler, safa geldiler.
- Düşündüğün şeye bak! Çulu götürür sererim, üstüne de iki minder atarım.
- Olmaz. Katiyen olmaz.
- Nenden? Bizim çul temizdir, bit mit arama…
- Aman rica ederim
- Osman Ağa görüşme yerine serdirmez şiltelerini. İstersen benim döşeği götürürüz. Yumuşacık otururlar.
- Hayır, hayır!
- Öyleyse birkaç iskemle kiralayalım.
- İskemle mi? Tamam. Hay siz çok yaşayın! İskemle evet…
→ yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi yazar üç noktaya fazlaca yer vermiştir. Gerek ünlem ve cümlelerin anlamını pekiştirmek gerekse yeterli olmayan eksik cevaplarda sıkça kullanılmıştır. Ayrıca söz bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun muhayyilesine bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için üç noktadan faydalanıldığı görülmektedir.
(Kamil Bey ve Köprücü Arslan arasında geçen bir konuşmadan) sayfa-177
- İşiniz yok mu sizin? Neredeyse korkudan ölecektiniz…
- Demedim mi? Paralar….
- Beni rahat bırakın! Haydi gidin işinize….
→ Eserde olay mekan olarak hapishanede geçtiği için kahramanlar hapishane ağzıyla konuşturulmuştur. Argo kelimeler oldukça fazla kullanılmış bunun yanında tabi Türkçe konuşan karakterlerde bulunmaktadır. Örneğin, sayfa-111 ikinci kısmın keyfi kaçmıştı. Herkes Sarafim Kaptan’ın yaptığı namussuzluğu konuşuyordu.
- “Müslüman’ın bayramına hiç olmazsa bu kadarcık bir kötülüğüm dokunsun,”
- Demiştir.
- demez mi kara gavur! Hey gidi kahpe dünya! Fırıldak gibi döndü de, Sarafim gibilerine meydan açtı. Seferberlikte olsaydı bu Sarafim’in adam arasına çıkmak haddine mi düşmüştü.
- Seferberlikte bunlar kaçarak sıçan deliği ararlardı. Şimdiki yiğitliği de, kendi yüreğinden, bileğinden değil, dışarıdaki düşman askerlerinden…
- Haklısın kardeş, dışarıdaki düşman askeri… Bunlar burasını bir zaman, Hrisantes itiyle yıllardır. Hergele geberdi gitti ama, ürküntüsü daha savulmadı.
- Vay dümbük Safarim vay! Meyhane miçoluğu yaptığını ne çabuk unutmuş!
Argo kelimelerin geçtiği bazı cümlelerden karma kesitler;
“Nah varan beş! Çaylak belleme, eski sübyan…”
“Kan yalamış leş atlamış babayiğit… Vurduğu karı ama, sen tosunun yüreğine bak!”
“Kesin potırtıyı kayortalar!”
“Gebeş senin babandır, hıyar!...”
“Fertiklettirmiştir. Sidikli’nin kalleşliğine zaptiye nazırları dayanamaz. Karı şişlemişsin… Hangi karı bu?
“Tamam! Sidikli’yi sızdırdılar öyleyse… Severim kahpeyi… Sidikli’ye biz de çalıştıydık Kapı yoldaşı olduğumuzdan seni buraya alıyoruz. Gürültü mürültü edersen, canımı sıkarsan, ufalarım!”
“Oğlancı derler, cenabet gezer derler. Günahı boynuna.”
“Hey Zarzar!... Burada mısın dümbük?...”
“Tam Zarzar’ı arayacak yeri buldun senin aklın pek erik değildir ya. “boktur. Bi de kenefe bak,” diyen oldu besbelli.
→ Yazar zaman zaman Kamil Ağa’yı kendi iç dünyasında bir hesaplaşmayla karşı karşıya bırakmaktadır.
“Boğulmamak için çabalar gibi soluğunu kesti. Yakalanmadan önce yakalanmaktan nasıl korktuğunu, yakalandıktan sonra “ceza verirlerse….” Diye nasıl titrediğini hatırladı. Daha demin bilekleri bağlanarak insanların içine itilmenin hepsinden beter olduğuna yemin edebilirdi. Şimdiyse ihsan’ın yanına gidememenin bunlardan hiç birine benzemediğini anlıyordu. “Olamaz” diye gözlerini yumdu. “Beni İhsan’dan niçin ayırsınlar?” Arabanın sarsıntısıyla sanki uykudan uyandı. “evet çavuş yanılıyor!” zorla gülümsedi. “Ben de çocuk gibi.” Solukları gittikçe rahatlıyor, yüreğine çöken umutsuzluk bir ucundan sıyrılıyordu. “Çoğu zaman kuşkularımıza doğru yaşıyoruz korkularımın çoğu kuruntularımızdan geliyor. Yaşamanın temposunu hızlandırmaya çabalamasak seçme korkularımızın çoğundan kurtuluruz!”
→ Yazar karakterlerin fiziksel özelliklerini, psikolojik yanlarını tasvirler kullanarak güçlendirmiş, anlatıma akıcılık sağlamıştır. Örneğin;
“Osman Ağa gene daldı. Sol eliyle kalın boynunu tembel tembel kaşıdı. İki parmağında üç tane taşlı yüzük bulunan sağ eliyle paraları dalgın dalgın karıştırıyordu. Neden sonra hep o dalgınlık içinde, mendilin dört ucunu tek eline toplayıp, yüksek sesle “yallah bismillah” diyerek ağır gövdesinden umulmaz bir çeviklikle sıçrayıp kalktı.” (sayfa-143)
“Osman Ağa her merhabaya, gönülsüz gülümsemelerle karşılık veriyordu. Tıknaz omuzları, sırtındaki kara fildekos fanilayı yırtacak kadar germişti. Sarı tüylü kalın kollarındaki renkli dövmeleri bir zaman ayrı ayrı kaşıdı. Kahveyi bir solukta bitirmiş, fincanı uzun uzadıya çevirerek telvesini iyice yalamıştı. Elini sallayıp Pandeli’nin baktığı küçük el aynasını istedi.” (Sayfa-141)
“Faytoncu Osman Ağa’nın sedirinde, ufak tefek kara çember sakallı, sıskaca bir adam oturuyordu. Sırtında setreye benzer, bir kara ceket, bacaklarında çizgili pantolon vardı. Seringel’in gece özenerek süslediği bayram masası önüne getirilmişti. Masada çeşitli cigara paketleri, tabaklarda şekerler, küçük bir sürahi iki de bardak duruyordu.” (Sayfa-109)
→ Romancının yerinde yaptığı benzetmeler dikkat çekmektedir. Örneğin;
“Dibi yosunlu yağlı bir suyun altında yürüyor gibi, dişlerini sıkarak soluğunu tuttu.”
“Gözleri silah taşımaya alışkın adamların silahsız kaldıkları zaman duydukları sürekli kuşkuyla doluydu.”(Sayfa-11)
“Bu yumuşaklık genelevlerdeki kadınların, zenaatlarından usandıkları, yaşamaktan yıldıkları sıralarda gösterdikleri hasta hayvan yumuşaklığına benziyordu.” (Sayfa-63)
“Kilise daha küçük daha loştu. Kamil Bey’e ilk bakışta üstüne ortak getirilmiş bir acılı kadını hatırlattı.” (Sayfa-127)
“Kamil Bey ağzı mumla kapalı bir şişenin içindeymiş gibi bunaldı.” (Sayfa-153)
“Faytoncu Osman Ağa besili bir ev hayvanı gibi tatlı tatlı gerinerek esnedi.” (Sayfa-142)
ZAMAN
Eserimiz kahramanımızın bir buçuk ay içinde başından geçen olayları ele almaktadır.
Vak’a 1921 yılının Haziran ayında başlayıp yine aynı yılın Temmuz ayında son bulmaktadır. Kamil Bey’in “Bu insanlar şeker bayramı değil de, iki ay önce kazanılan İkinci İnönü zaferini kutlamaya hazırlanmasınlar.” (Sayfa-18) ifadesinden romanın başlama tarihini tesbit edebiliyoruz. İkinci İnönü Savaşı 31 Mart, 1 Nisan 1921 tarihinde olmuştur. Romanımızda ise iki ay sonrasından bahsedildiğine göre olaylar Haziran ayından itibaren gelişmeye başlamıştır.
Roman; Kamil Bey’in 14 Temmuz 1921 tarihli Fransız Rönesans gazetesi okuduktan iki gün sonra bitmektedir.
Bu tarihler Kütahya-Eskişehir Savaşı hazırlık dönemine tekabül etmektedir. Romanımızın konusu da zaten İstanbul’daki kurtuluş mücadelesinden ibarettir. Bundan dolayı bu dönemde olan olaylar gayet gerçekçi bir şekilde anlatılmıştır. Kütahya-Eskişehir Savaş’ı ve öncesi (Hazırlıklar, saldırı ve savunma planları) gün be gün gazetelerden takip edilmektedir. Ancak romanımızın bu dönemin daha çok öncesiyle alakalıdır. Çünkü savaş 19 Temmuz 1921’de, roman ise 15-16 Temmuz 1921 tarihinde bitmektedir. Yani roman bittiğinde savaş henüz bitmemiştir.
Asli kahramanımız Kamil Bey’in başından geçen olaylar bu zaman diliminde geçmektedir. Ancak yazar diğer kahramanlar aracılığıyla okura kırk yıl gerileri anımsatabilmektedir. Bunun eserdeki örnekleri;
- Zekeriya Hoca başından geçenleri anlatmaktadır. “(…) Gittim. Baktım ki alay kumandanı da orda… bu dediğim mesele, seferberliğin ikinci yılı…” (sayfa -49) İfadesiyle okuru Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yılına yani 1915’lere;
- Binbaşı Arif Bey’in hizmetçisi Sefer, Arif Bey’le savaşlarda birlikte savaştıklarından bahsetmektedir.
“Balkan Savaş’larında kuramız çıktı.” (Sayfa-205) Demektedir. Bu bölümde Balkan Savaş’larına yani 1912-1913’lü yıllara
- Kamil Bey gazete okurken Nuh Bey yanına girer. Nuh Bey, Kamil Bey’e Veznedar Sıtkı Efendi’ye olan öfkesinden bahseder. Nuh Bey;
“-Bu da sorulur mu? 31 Mart patırtısında Hamdi Çavuş rezilinin yanına iteleyivirirdi. Sultan Ahmet’te sallandırırlardı. Fırsat eldeyken böylelerin hakkından gelmedik de halt ettik.!” (sayfa-244) Der. 31 Mart olayı Hicri 31 Mart 1325 tarihinde olmuştur. Yani burada miladi 1909’lara;
- Nuh Bey aynı konuşmanın devamında Abdulhamit II.’nin istibdat döneminden bahsetmektedir. Nuh Bey istibdatı şu şekilde anlatmaktadır.
“İstibdat demek eşitsizlik demektir. Alçak istibdat… İstibdat yalnızca birkaç kişinin değil bütün milletin geleceğini söndürür. İstibdat Allah’ın bir mutlu bağışı olan dillere kilit vurur. İstibdat alçaklara yiğitlere ezdirir. Dedelerin kanlarıyla sulanmış bunca ülkelerimizin elden çıkması istibdatın yüzünden… Evet…. Her kötülüğün kaynağı istibdat değimlidir. Aklımız her şeye ererken bize fenlerde bilgilerde geri bırakan istibdat değil midir?(...)” (sayfa-275) İstibdat 1881’de uygulanmaya başlandığına ve roman da yıl 1921 olduğuna göre kırk yıl gerilere;
- İtilaf devletlerinin İstanbul’u resmen işgal ettikleri günü, Veznedar Sıtkı Efendi, Kamil Bey’le bir konuşmasında şöyle hatırlatmaktadır.
“İstanbul’u düşman bastı ya… Güzel İstanbul’lumuzu o gün hain düşmanlar basmasaydı, ben, otuzu yıllık Veznedar Sıtkı kasayı açık bırakır mıydım? Düşmanlarımız İstanbul’u 16 Mart 1921’de basmadılar mı? Bastılar da, Şehzadebaşı Karakolu’nda, askerlerimizi şehit etmediler mi?” (sayfa-322) Yazar burada tam tarih vererek okurunu 1920’lere götürmektedir.
Bu bölümde genel bir değerlendirme yapacak olursak roman da zaman kavramı gayet net bir şekilde işlenmiştir. Yazar geri dönüşlere yer vermiştir; Ancak bunlar okurun zihninde herhangi bir karışıklığa sebep olacak şekilde değildir. Tarihi olaylar genellikle tarihleriyle beraber verildiği için okur olaylar arasında bağlantı kurmakta zorlanmayacaktır.
MEKAN
Kemal Tahir, eserlerinde cezaevlerini mekan olarak kullanmıştır. Asli kahramanımız Kamil Bey, romanın başında Bekir Ağa bölüğünde bir hücrededir. Buradan alınıp Sultan Ahmet’te Yeni Tevkifhane’ye götürülmektedir.
Eserde İstanbul’un pek çok yerinin adı geçmektedir. Bunun sebepleri; Roman konu itibariyle milli mücadele dönemi İstanbul’unu anlatmaktadır. Yukarda sözü geçen cezaevleri İstanbul’dadır. Son olarak da asli kahramanımız Kamil Bey İstanbul’ludur.
“- Buralı mısın Hafız Ağa?
- Evet
Bu sefer sorguyu Tanaş aldı:
- Semt neresi?
- Üsküdar… Biraz yukarısı… Çamlıca’ya doğru…” (sayfa-41)
Romanın kimi yerinde yukarıdaki örnekte olduğu gibi semtlerin veya mekanların sadece adı geçmektedir. Ancak yazar, zaman zaman tasvirlere de yer vererek anlatımı zenginleştirmiştir.
“ Önünden geçtikleri çemberli taş, bir roman yangınında bütün dalları yanmış kocaman bir çam gövdesine benziyordu.” (Sayfa-17)
Sultan Ahmet ve Mehterhane’yi (Sayfa-18), Binbirdirek Meydanı’nı(sayfa-17) sadece isimlerini vererek okuyucusuna anımsatmaktadır Tahir.
Kamil Bey’in Tevkifhane’ye getirilişiyle beraber, bu yeni cezaevinin görüntüsünden bahsedilmektedir.
Bu cezaevi; yeni yaptırılmıştır ve deniz kıyısındadır.
“ Bina yepyeniydi. Şurada burada yeniliğin çörü çöpü, molozları görünüyordu.” (sayfa-20) ifadesiyle cezaevinin yeniliği anlatılmaktadır.
Bahsi geçen, binanın genel görünümüdür. Ancak romanın “Hafız Ağa” bölümü “Hatırlılar Koğuşu”nda gelişen olayları içerdiği için yazar; burayı ayrıntılı şekilde tasvir etmektedir:
“ Koğuş tertemizdi ama bu temizliğin zorlama olduğu belliydi. Sağ köşeye, her şey pırıl pırıl bir kahve ocağı kurulmuş, dürülü şilteler duvar diplerine yan yana sıralanmıştı. Solda, yeni ipek halıyla örtülü geniş sedir galiba Osman Ağa’nındı.
Avluya bakan pencerelerin çok yüksekte oluşları, kalın demir parmaklıkların ışığı yarı yarıya azaltması Kamil Bey’i ürküttü.” (sayfa-44)
Kamil Bey burayı çok yadırgamaktadır ve ürkütücü bulmaktadır. Bu cezaevine Kamil Bey’in nasıl gördüğü, eserde şu şekilde aktarılmaktadır:
(Kamil Bey kendi kendine konuşmaktadır.) “ Biraz düşündü: Pek de haksız değilsiniz Kamil Bey! Akbabaların ölü yedikleri böyle bir kulenin taa dibinde, sırt üstü, yatarken kederle de olsa gülümseyebilmek, elbette yiğitlikti. Ama gene de yadırgadığı bu kasılmadan kendisini kurtarmaya çalıştı.” (sayfa-79)
Eser de sık sık adı geçen, cezaevinin başka bir bölümü daha vardır. Mahkumların “Malta” dedikleri koridor şöyle tasvir edilmektedir:
“ Altı yedi metre genişliğinde kırk elli metre uzunluğunda, tabanı çini döşeli bir koridora girdiler. Mahpusların “Malta” dedikleri koridor epeyce kalabalıktı.” (sayfa-42)
Mahkumların volta attıkları avlu da genel hatlarıyla anlatılmaktadır. Yani bu avlu tasvir edilmemektedir; Ancak camii, kilise, bakkal, hamam gibi yapıların bu avluda olduklarından bahsedilmektedir. Bu mekanlardan sadece camii ve kilise tasvir edilmektedir.
Romanda camiinin iç mimarisi ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
(Kamil Bey merak eder ve oraya doğru gider.) “ Doğruca yürüdü, camiinin kapısından hiç duraklamadan girdi.
Girdiği yerde iki metre genişliğinde, tabanı dört köşe büyük taşlarla döşeli, uzunca bir koridordu. Tam karşıda bir başka avluya açılan demir parmaklıklı bir kapı vardı. Camiinin penceresinden içeri baktı.
İçerisi biraz loştu. Serindi. Tertemiz olduğuna insanı hemen inandırıyordu. Mihrap baştan aşağı çinilerle kaplıydı. Deniz yeşili üstüne, lacivert yapraklı ak çiçekler… Van Gogh’un Ak Güller tablosunu on kat büyüğü… İki yanında kalın mumlarıyla iki iri şamdan… Duvarda, büyük güzel yazılarla levhalar… Yer de, bol kırmızıları, çiğ sarılarıyla Türk kilimleri… Tavanda pırıl pırıl bir küçük avize…” (sayfa-124)
Kilise daha az ayrıntılı olarak anlatılmıştır:
“Kilise daha küçük ve loştu. Kamil Bey’e ilk bakışta, üstüne ortak getirilmiş, acılı bir kadını hatırlattı. Bu duyguyu herhalde boyaları çatlamış Meryem Ana resmi veriyor olmalıydı.” (sayfa-127)
Eserin “Hafız Ağa” bölümünden “Millici Abi” bölümüne geçince mekan değişmektedir. Yani Kamil Bey bu bölümde önce hücrededir, buradan revirde bir koğuşa geçmektedir.
Hücreden ayrıntılı olarak bahsedilmektedir:
“ Hücrenin havası gibi, duvarları, tabanı, çini döşemesi de tertemizdi. Masmavi gökyüzünü dörtgenlere bölen kurşuni pencere demirlerinde sabah güneşi, incecik sarı çizgilerle parlıyordu.” (sayfa-203)
Kamil Bey buradan revire gönderilir. Bundan sonraki bölümlerde genel olarak buranın tasviri vardır. Binbaşı Arif Bey’in revirdeki hücresi şöyle tasvir edilmektedir:
“ Binbaşı Arif Bey’in hücresi, koridorun sonunda olduğu için iki pencereliydi. Biri denize, öteki Sultan Ahmet Cami’sine bakıyordu.” (sayfa-230)
Binbaşı Arif Bey’in hizmetçisi Sefer, revirde bir hücrede kalan, Nuh Bey tarafından dolandırılmıştır. Sefer’in dolandırılışı ayrıntılı olarak anlatıldığı için bu olayın geçtiği yerden de bahsetmek gerekmektedir.
“ Çakmakçılarda Yeni Han… “Yeni” dedimse Nuh peygamber zamanından kalma… Ucu bucağı belirsiz… Avluda bir oda… (…) Duvarlara Yavuz gemimizin, Gazi Osman Paşa’mızın, Padişah’ımızın resimlerini asmışlar. Karşıda bir masa, kapı dibinde bir masa.”(sayfa-223)
Romanda Nuh Bey’le alakalı olarak Ayasofya Cami’nin ve Yıldız Sarayı’nın adları geçmektedir.
Cezaevi müdürünün odası da eserde sıkça geçen mekanlardan biridir. Ancak tasvir edilmemektedir.
Bunlardan başka Kamil Bey bir aydındır ve dünyanın pek çok yerini gezmiştir. Kitapta bu;
“ Anadolu hakkında hiçbir fikri olmamasına daha çok üzülüyor, bu bilgisizliğinden git gide daha çok utanıyordu. Hemen Avrupa’yı, bütün Amerika’yı, Afrika’nın yarısını, hemen hemen bütün Uzak Şark’ı dolaşmış bir Türk olarak Anadolu’yu tanımamak düpedüz ayıptı.(…) Batı cephesinde Gevye Boğazı… (…) Gevye Boğazı’da, Alpler’de, Pirene’lerde, And’larda, hatta Himalaya’larda gördüğü boğazlara benzese gerek…”(sayfa-79) ifadeleriyle açıklanmaktadır.
Bunun başka bir örneğini de Kamil Bey görüşme yerine inen merdivenden oralara göz atarken görmekteyiz. Kamil Bey buraları İspanya’da gezdiği Engizisyon zindanına benzetmektedir. Engizisyon zindanları şu şekilde tasvir edilmektedir:
“ İnsanoğlu yerin altına, gücü yetebildiği kadar, kat kat inmiş, benzerlerine güneşi unutturmak hıncıyla bu katlara nokta kadar ışık, bir solukluk hava sokmamaya var gücüyle çalışmıştı. Katları tutan bodur granit direklere, ucu halkalı zincirlere erimiş kurşunla perkitmişler. Bunlar yetmezmiş gibi, alt kattan daha aşağılara, cehenneme yakın bir yerlere derin kuyular kazılmış. Bu kuyulara insanları, kadın erkek teker meker atarlarmış da, bir daha onlarla hiç ilgilenmezlermiş.” (Sayfa-132)
Eserimizde mekan bu şekilde işlenmiştir. Aslında cezaevi bu romanda bir semboldür. İstanbul’u temsil etmektedir. Eser, dikkatli bir şekilde okunduğunda bu açıkça görülmektedir.
Cezaevinde; halkın her kesiminden, farklı fikirlerden insanların olması, menfaat çatışmalarının yaşanması; romanın geçtiği döneme uygun olarak Milli Mücadele’den yana olanlar ve karşı olanların bir arada yaşama zorunda oluşu, bu tezimi kanıtlamaktadır.
GENEL DEĞERLENDİRME
Kemal Tarih’in 1961 yılında ele aldığı bu eser; Esir Şehir Üçlemesi’nin ikinci cildidir. Üçlemenin birinci cildi. Esir Şehrin İnsanları, son cildi ise Yol Ayrımı’dır. Yazar ünlü eserlerini 1955’ten sonra yayımlamaya başlamıştır. Bundan dolayı bu eserin yazarın ustalık dönemi eserlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Roman içeriği bakımından tarihi bir özellik taşımaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarının; İkinci İnönü / Kütahya-Eskişehir Savaşlarının olduğu bölümünü kapsamaktadır. Asli kahramanın yani Kamil Bey’in başından olaylar, bu dönemde geçmektedir. Ancak; yazar diğer kahramanlar aracılığıyla okurun daha eski yıllara da götürmektedir. Örneğin; İstanbul’un işgal gününden (16 Mart 1920), İttihat ve Terakki’den, Balkan Savaşları’ndan, istibdattan, Birinci Dünya Savaşı’ndan bahsedilmektedir.
Tahir’in tarihi romanları genellikle “Osmanlı, Meşrutiyet, mütareke ve Cumhuriyet tarihlerini; o devirlere ait gazete, hatırat, belge ve söylentileri, savaş yerlerini inceleyerek, binlerce sayfalık notlar devşirerek yazdığı romanlar.” Bundan dolayı eseri okurken edindiğimiz bilgiler gerçeğe çok yakındır.
“Kemal Tahir Kurtuluş Savaşı yöresinde kurulan romanlarında umut verici, faziletli, yapıcı ve savaşçı kişileri de ele alır. Bunlar yüksek, aydın, subay, gazeteci veya öğretmen tipleridir. Kimisi Kamil Bey gibi memleket gerçeklerinden uzak kaldıkları halde iç asaletleri ve faziletleriyle halktan yana, Kurtuluş Savaşı’ndan yana olabilmişlerdir.” Kamil Bey Anadolu hakkında çok fazla bilgiye sahip olamamasına karşın Batı Avrupa’nın neredeyse tamamını dolaşmıştır. Buna rağmen Mustafa Kemal’e ve Milli Mücadeleye güveni sonsuzdur. Kemal Tahir de, Türk tarihinde ve toplumunda mevcut unsurlar üzerine inşa edilmeye çalışan bir dünya görüşü vardır. Kendi dünya görüşünü eserdeki aydınlar aracılığıyla okuyucuyla paylaşmaktadır.
Yazar, bu eserinde mekan olarak cezaevini kullanmış ve olayları burada geliştirmiştir. Bir cezaevinde olabilecek her şeyi romana yansıtmıştır. “Kendi hayatıyla yakından ilgili olarak hapishanelerdeki her tabakadan suçlu tiplerinin, oraya paat sermiş kabadayıların, mazlumların, efendiliğini yitirmemiş mahkumların ve bilhassa fikir ve politika suçlarının yaşayışları; yaşayışları; cezaevi töreleri, oralarda dönen menfaatler; mahkumların fikir ve itikatları; hapishanelerden köylere, kasabalara, politika ve fikir çevrelerine uzayan münasebetler… Dikkatli gözlemler ve araştırmalarla anlatılır.” Burada kastedilen kişilerden bazılarını romanda görebilmekteyiz. Örneğin; Post sermiş kabadayı Faytoncu Osman Ağa; efendiliğini yitirmemiş mahkumlar Arif Bey , Kamil Bey…
Tahir; mekan olarak cezaevini kullandığı için, romanın dili fazlaca argo kelime içermektedir. Argoyu kullanan kahramanlar olmasına karşın, Türkçeyi temiz bir şekilde kullanan kahramanlar da yer almaktadır. Bu kullanım Tahir’in üslup anlayışıyla örtüşmektedir. Tahir “kendi bakış açısından ve görüş ufkundan tarih ve toplum içinde “Türk olan insanı” dramını görmeye ve vermeye çalışmıştır. Bu sebeple dilde halktan kopuk aydınların uydurma zümre dili değil; bütün kelime, deyim, üslup, sentaks, argo zenginliği içinde halkın dilidir. Yaşayan tabii Türkçe’dir.”
Eser günümüz Türkçe’sinde, anlaşılır bir dille yazılmıştır. Akıcı bir anlatıma sahiptir.
Romanımız birbiriyle bağlantılı, iki ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerinde, kendi aralarında bağlantılı alt bölümleri vardır. Olaylar bir zincir halinde, kopukluk olmadan gerçekleşmektedir.
Bütün bunların yanında Tahir; zaman zaman gereksiz uzatmalara yer vermiştir. Örneğin; Kamil Bey’in Bekirağa Bölüğündeki hücresinden alınıp Yeni Tevkifhane’ye götürülüşü on iki sayfa; Kamil Bey’in yeni koğuşuna çıkması, burayı incelemesi yirmi üç sayfa sürecek şekilde anlatılmıştır. Yazarın böyle bir anlatıma başvurması, romanın bu bölümlerde monotonlaşmasına sebep olmuştur.
Eserde 1921 yılı İstanbul’u büyük oranda yansıtılmıştır. Tarihi kaynakları incelediğimizde görüyoruz ki; romanda anlatılan olaylar o dönemde İstanbul da yaşanmıştır. Bu dönemde İstanbul’un büyük sıkıntılarından biri yangınlardır. Bu yangınlarda bazen, bir semt veya semtler küle dönmüştür. Eserin 221. sayfasında bu yangınların birinden bahsedilmektedir. Yine bu dönemde, harpten dönenler açlık, hastalık, işsizlik gibi problemlerle karşı karşıyadır. Romanın kahramanlarından Sefer ve daha pek çok kişide bu durumu dile getirmektedir.(sayfa-223)
Tahir “Bunun dışında töreleri, ahlakı ve dini adam akıllı hırpalar. Bütün olayların ve kişiliklerin arkasında iktisadi bir olay, bir menfaat dalaveresi aramakta hemen hemen canlandırdığı, ele aldığı her tip ve şahsa bir ahlaksızlık bulaştırmaktan kendini alamaz. Kemal Tahir’de hemen hemen ahlaklı adam yok gibidir. Bunun sebebi belki de insanları, çeşitli köylü ve kasabalı tipleri, cezaevlerinde tanımış olmasıdır.”
Örneğin;
- Hatırlılar Koğuşu’ndaki, dini yönü ağır basan bir tip olarak karşımıza çıkan Zekeriya Hoca; menfaatçi, falcı, kibirli, koğuştakiler tarafından hiç sevilmeyen ve aşağılanan biri olarak tanıtılmaktadır.
- Faytoncu Osman Ağa, herkesin saydığı biri olmasına rağmen hakkında çirkin söylentilerde vardır. Mahkumların ona “Oğlancı” dediklerinden bahsedilmektedir.
- Müsteşar kızı olmasına rağmen Sabriye Hanım şımarıktır ve küfretmekten çekinmemektedir.
- Tahir eserinde kadınlara bir misyon yüklememiştir. Kadınları cinsel yönleriyle ön plana çıkarmıştır. Romandaki kadınların hemen hemen hepsi “ahlaksız kadın” imajıyla okura aktarılmaktadır.
Roman hakkında söyleyeceklerimiz kısaca bundan ibarettir. Gerek konusu, gerek anlatımının akıcılığı, gerekse Kemal Tahir gibi bir kalemin elinden çıkması, bu romanı okunmaya değer kılmaktadır.
KAYNAKÇA
1) Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Yayınları: 2 , Büyük Eserler Dizisi:1, 3. Cilt, 4. Baskı, 1978
2) Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken Yayınları, 5. Cilt, 1985
3) Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cem Yayınevi, 3. Cilt
4) http://tr.wikipedi.org/wiki/kemaltahir 09/04/2006
5) http://www.biyografi.net 10/04/2006
6) http://www.nedir.antoloji.com 18/03/2006
7) http://www.kimkimdir.gen.tr 10/04/2006
8) http://www.turkyasam.com 10/04/2006


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla