Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    -Site Yöneticisi- Caner - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2011
    Mesajlar
    12.481

    Kastamonu gezilecek yerleri

    Kastamonu'dan sonra birbirinden güzel ilçeleri, yaylaları gezdim. Gittiğim her yer cennetten bir köşeye benziyordu... Vadiler, dağlar yeşil örtülere bürünmüştü. Eğer doğaya düşkünlüğünüz varsa kanyonları, mağaraları, şelaleleri ve dünyanın en güzel ormanlarıyla Kastamonu sizi bekliyor.
    Tepemdeki inatçı yağmur bulutuyla birlikte, iki gün boyunca Kastamonu'nun tarih kokan sokaklarında dolaşıp durdum. Camilere, külliyelere, medreselere, hanlara, hamamlara, mağazalara, yollara bakarken içiçe geçmiş birkaç Kastamonu olduğunu fark ettim. Biri Candaroğulları'nın Kastamonu'suydu. Bir diğeri Osmanlılara aitti. Daha yenisinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş izleri vardı. En üst katmanda ise bugün yer alıyordu. Bütün dönemler birbirini sarmalamış, kolkola girmiş, bir bütün olup Kastamonu'yu yaratmıştı. Kentin tablosunda bir dönemden eksik kalan görüntüyü, bir sonraki dönem tamamlamıştı...
    Çevre gezisine, Daday yolu üstündeki Kasaba Köyü'nden başladım. Kayıtlara bakılırsa köyün eski adı ‘Ilısu’ idi. Tarihi XIV.yüzyıla kadar uzanıyordu. Köyün o zamanki nüfusu 25 bin civarındaydı. Bu kadar kalabalık bir yere köy demek doğru olmayacağı için, kasaba olarak anılmaya başlandı. Gel zaman git zaman gerçek ismi unutuldu ve Ilısu'nun adı Kasaba Köyü oldu. Köyde şimdi, 30 hanede 400 kişi yaşıyor.
    Uyku tutmadığı için erkenden kalkıp yola koyulmuştum. Bu yüzden sabahın köründe köye vardım. Evler uzun kavakların, ulu çınarların gölgesine sığınmıştı. İlk bakışta geçmişteki görkemi hakkında ipuçlarını görmek olasıydı. Buraya, 1366 yılında yapılan ve Türkiye'deki dört ahşap camiden biri olan, Candaroğlu Mahmut Bey Camii'ni görmeye gelmiştim. Daha doğrusu, Kastamonu'da Liva Paşa Konağı'nda gördüğüm sanat şaheseri kapı, beni buraya sürüklemişti. Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan oyma kapı, önce çalınmış, sonra bulunup konakta koruma altına alınmıştı. Bir zamanlar hükümdarların Cuma namazlarını kıldıkları bu caminin, kapısı kadar taban ve tavanındaki ahşap işçiliği, kök boyadan yapılan süslemelerinin de birer şaheser olduğunu duymuştum.
    KASABA'DAKİ ŞAHESER
    Caminin kapısına geldiğimde, horozlar köyü uyandırmaya çalışıyorlardı. Kapıda sallanan asma kilidi görünce, onca yolu boşuna geldiğimi düşünerek bozuldum. Caminin çevresinde gezinirken, ineğini otlağa götüren bir kadına rastladım. O, anahtarın imamda olduğunu, imamın derenin kıyısındaki beyaz evde oturduğunu söyledi. Bir koşu eve gittim. Çekine çekine kapıya vurup imamı uyandırdım.
    Caminin içi karanlık ve buz gibiydi. Önce bir şey göremedim. Ama gözüm karanlığa alışınca, gördüklerim karşısında ağzım adeta açık kaldı. Oymalarla süslü tavan, bindirme tekniği ile tek bir çivi dahi kullanılmadan yapılan döşemeler, kırmızının tonları, altın sarısı, çivit, gök mavisi renklerle yapılmış süslemelere hayran ve şaşkın bakakaldım. Bir ahşap yapı, tam 637 yıldan beri kırılıp, dökülmeden böylesine yepyeni nasıl ayakta kalabilmişti?.. Dıştan sade ve sağlam, içten zarif ve süslü bir yapı olan Candaroğlu Mahmut Bey Camii, döneminin en iyi örneklerinden biriydi.
    Camiyi ziyaret ettikten sonra tekrar Kastamonu'ya dönüp, Devrekani'ye giden yola saptım. Bir süre sonra bir sisin içine girdim. Sisten çıktığımda, tepemdeki bulutun beni terk ettiğini gördüm. İki günden beri yağan yağmur nihayet durmuş, güneş yüzünü göstermişti. Güneşle birlikte görüntüler de canlandı. Dere tepe tekrar yeşilin tonlarına boyandı. Etrafı baharın kokusu sardı. Candaroğlu İsmail Bey'in yaz aylarını geçirdiği Devrekani'nin höyüklerine, harabelerine bir göz atıp, bereketli tarlaların, kızılçamla süslenmiş tepelerin arasından Taşköprü'ye doğru direksiyon kırdım. Haritada görünmeyen bu yolu bana, Devrekanili taksi şoförleri tarif etmişti.
    MANZARA HIRSIZI
    İnişli çıkışlı, virajlı yol büyüleyici görüntülerin içinden geçiyordu. Sık sık durup, fotoğraf makinemle bu tabloları doğadan çalıyordum. Azılı bir manzara hırsızı gibiydim. Sisler, bulutlar, ağaçlar, çimenler, çiçekler, kuş sesleri, küçük şelaleler, pırıl pırıl dereler... Durup, dinleyip, görüp Taşköprü'ye vardım. Aslında buraya ulaşmakta sabırsızlanıyordum. Çünkü Kastamonuluların iddiasına göre, Türkiye'de en lezzetli kuyu kebabı (veya büryan) burada yapılıyordu. Ve kuzuların kuyulara sarkıtılmasının tam zamanıydı.
    1200 yılında yapılan ve ilçeye adını veren tarihî köprüyü aşıp, meydandaki ‘Ateşoğlu’ kebapçısının önünde durdum. Köpüklü yayık ayranı eşliğinde, kuyudan yeni çıkmış kuzunun bir bölümünü afiyetle yedim. Yerken kuzu etinin yağlı olduğunu, kolesterolümün artacağını, damarlarımın tıkanacağını falan düşünmedim. ‘Keyifle yenen yemeğin vücuda zarar vermeyeceği’ tezinden hareket ederek, kuyu kebabının tadını çıkardım. Kastamonu'daki yeme-içme konusunu bir sonraki yazıda işleyeceğim için, kebap hakkındaki detayları yazmadım.
    Ben Gökırmak'ın kıyısındaki Taşköprü'yü, sarmısağı sayesinde tanımıştım. Türkiye'nin sarmısak ihtiyacının yüzde 19'unun buradan karşılandığını, burada üretilen sarmısağın kalite bakımından dünya birincisi olduğunu, uğruna festivaller düzenlenen bu ‘Beyaz Altın’ın tam 70 derde deva olduğunu biliyordum. Bu yüzden de evime, uzun yıllardan beri Taşköprü sarmısağından başka sarmısak sokmuyordum.
    HUZURUN SESİ
    Gökırmak kıyısındaki çay bahçesinde, yerel gazeteci Mehmet Salih Kartal'ın anlattıklarını dinledim. Arabama binerken, Taşköprü'nün sarmısağının ve kuyu kebabının yanı sıra ormanlarının, yaylalarının ne kadar güzel olduğunu, keşkeğinin, atarısının, terekmeğinin, ekşili bulgurun tadına doyulamayacağını öğrendim. Mehmet beni, 5-8 Eylül'de yapılacak ‘Sarmısak Festivali’ne davet etti. Tereddütsüz kabul ettim. O gidişimde tüm bu güzellikleri doya doya yaşamaya karar verdim.
    Taşköprü'den dönerken, gün yerini akşama bırakıyordu. Yavaş yavaş çekilen güneşle birlikte, bacalardan beyaz dumanlar yükselmeye başladı. Mayıs başı olmasına rağmen soğuk buralarda hálá kırılmamıştı. Arabamın penceresini aralayıp, çevreyi sarmalayan odun kokusunu derin derin soludum. Etrafta sessiz bir huzur vardı. Nereden geldiğini çıkaramadığım çıngırak sesleri, köylerde gün bitiminin habercisiydi. Issız yollar iyice kimsesizleşti. Kastamonu'ya vardığımda bir gün daha sona ermişti.
    Yemek öncesi dere kıyısında, bir aşağı bir yukarı yürüyüp, Kastamonu ile vedalaştım. Akşam yemeğimi, kimsesiz ve sessiz sokakları, henüz kurumamış ıslak damları seyrederek, aheste aheste yedim. Sokaklar boşalmış, karşı yamaçtaki evlerin perdeleri çekilmişti. Taşra kentlerinde akşamlar sessiz, sakin, telaşsız ve yapayalnız oluyordu.
    AZDAVAY'IN ETLİ EKMEĞİ
    Ertesi gün dönüş başladı. İstanbul'a varmak için bir acelem yoktu. Onun için yolu uzattım. Önce Daday'a uğradım. Daday Çayı'nın kenarındaki düz alanlığa kurulmuş olan ilçeyi, çevredeki ormanların kucakladığını gördüm. Bu yüzden de adının, orman yetiştirmeye elverişli toprak anlamındaki ‘Dadybra’dan geldiğine dair söylenceyi akla yatkın buldum.
    Yollara erken düştüğüm için gittiğim yerlerde, gördüğüm eserlerin ne olduğunu soracak kişi bulmakta bazen zorlanırım. Daday'da da böyle oldu. Önünden geçtiğim muhteşem konağın kime ait olduğunu merak ettim. İlk rastladığım köylü bilmediğini söyledi. Önünü kestiğim traktör sürücüsünün de haberi yoktu. Üçüncüsünde şansım yaver gitti. Doğma büyüme Dadaylı olan Hüseyin Bey, önünde durduğum evin Köpekçioğlu konağı olduğunu, ‘Şapka ve Kıyafet İnkılabı’ dolayısıyla Kastamonu'ya gelen ve 30 Ağustos 1925'te Daday'ı da ziyaret eden Atatürk'ün, bu konakta misafir edildiğini anlattı.
    Daday'ı geride bırakıp, ormanlık bir yoldan, kıvrıla kıvrıla ilerledim. Bir derenin menderesinde, kavak ağaçlarının arasından Azdavay'ı gördüm. Görüntünün bir tablodan farkı yoktu. Birisi, bir resim yapmış, getirip oraya asmıştı sanki. Fotoğraf makineme sarıldım, bu görünütüyü de çalıp diğerlerinin yanına koydum. Niyetim Azdavay'da etli ekmek yemekti. Bu işten anlayanlar, ‘Kuyu kebabını Taşköprü'de, etli ekmeği Azdavay'da yiyeceksin’ diye sıkı sıkıya tembihlemişlerdi... Maalesef ki etli ekmeği yemek kısmet olmadı. Kime sorduysam fırının yanmadığını söyledi. Aslında fırın falan bahaneydi. Burada herkes etli ekmeğini evde kendisi pişiriyordu. Bu iş için bahçelere özel ekmek fırınları yapılmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Yutkuna yutkuna Azdavay'ı terk edip, Pınarbaşı’na doğru yoluma devam ettim.

  2. #2
    -Site Yöneticisi- Caner - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2011
    Mesajlar
    12.481
    DOĞA ŞAHESERLERİ
    Pınarbaşı'nın doğa sporlarıyla uğraşanlar için, adeta bir cennet olduğunu önceden biliyordum. Atlas Dergisi döneminde bir kaç kez gelmiştim. Geçit vermeyen Valla Kanyonu, dünyanın dördüncü büyük mağarası 10 milyon yıllık Ilgarini, cennetten bir parça olan Ilıca Şelalesi ve diğer güzelliklere hayran olmuş, bir çanta dolusu fotoğraf çekip dönmüştüm. Kastamonu sadece yaylalar kenti değildi. Cide'de başta cennet Gideros Koyu olmak üzere, Karadeniz'e kucak açmış sahillerinde yaz gezginlerinin de gönlünü çalıyordu.
    Sözün özüne gelirsem; Kastamonu ve çevresi gerçekten görülmeye, yaşanmaya değer yerler. Bunaltıcı yaz sıcaklarında kaçacak bir adres istiyorsanız, buyurun Kastamonu'ya. Yaylalar püfür püfür rüzgarıyla sizleri bekliyor. Yörenin ‘damak çatlatan’ yemeklerinden ise haftaya bahsedeceğim.
    Geçen hafta tepemden bir türlü ayrılmayan bir yağmur bulutuyla birlikte Kastamonu'da dolaştım durdum. Dünle bugünün iç içe geçtiği kentin özellikle evlerine hayran oldum. Bu hafta sizi kentin içinde gezdirmeye çalışacağım. Daha sonraki yazılarda da cennete benzeyen ilçelerden, daha sonra da Kastamonu'nun ‘damak çatlatan’ tatlarından söz edeceğim.
    Yeni rotalar ararken imdadıma, avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar yetişti. Bu mevsimde Kastamonu ve çevresinin bir cennete dönüştüğünü, yeşilin gerçek rengini burada sergilediğini, doğanın hem coşup, hem de coşturduğunu söyledi... Hatta daha ileri gidip, ‘Kastamonu'yu görmemiş gezgine ben gezgin demem’ diye de tahrik etti... Uzun zamandan beri tüfeği eline almayan, ama ‘avcı’ lakabından da kurtulamayan Zeki, tetik çektiği dönemlerde kıyı bucak çok gezdi. Bu konuda ‘Bir Bilen’ sayılırdı. Onun için dediklerini ikiletmedim. Ertesi gün, kuşlar kahvaltısını etmeden yola koyuldum.
    İstanbul'da kararsız bir hava vardı. Bulutlar omuz omuza vermiş, güneşin önünü kapatmaya çalışıyorlardı. Şaşkın rüzgar kah gündoğusundan, kah poyrazdan esip yaprakları şaşkına çeviriyordu. Sevimsiz Tem otoyolunun kenarlarındaki manzaraların bile eli yüzü düzelmişti. Hele Kocaeli'nden sonra, Adapazarı'nda Sapanca Gölü'ne yüzünü dönmüş tepeleri, katırtırnakları sarıya boyamıştı. Ağaçlar dallarını iyiden iyiye beyaz çiçeklerle süslemiş, salınıp duruyorlardı. Sanki doğada düğün vardı. Manzara öylesine şenlikliydi.
    Otoyolu Gerede'den terk edip, Kastamonu yönüne doğru direksiyonu çevirdim. İşte o sırada bir yağmur bulutu peşime takıldı. Ben gittim o da geldi. Kah çiseledi, kah sağanak oldu. Amasya'ya doğru uzanan bu yolu, gide gele neredeyse ezberlemiştim. Radarların nerede tuzağa yattığını artık tahmin edebiliyordum. Onun için pür dikkat, arada bir hız sınırın altında, arada bir üstünde hedefe doğru ilerliyordum. Bulutum hep tepemdeydi. Artık ona alışmıştım.
    ANADOLU'NUN YÜCE DAĞI
    Ilgaz Dağı'nın eteklerine varınca yine, ‘Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın’ türküsünü tutturdum. Bozuk plak gibiydim. Türkünün başka mısrasını bilmediğim için, hep aynı sözleri yineleyip duruyordum. Milli Park'ın giriş kapısına yaklaşırken, bir tilki yola fırladı. Acelesiz adımlarla karşı tarafa geçti. Çamurlu bir yola sapıp, zirveye doğru tırmandım. Kar hala kalkmamıştı. Yol kıyısına kürenen karın kalınlığına bakılırsa, dağda kış kışlığını yapmıştı. Fotoğraf çekmek için arabadan indim. Esintili zirvede üşüdüm. Bu arada bulutumun kar serpiştirmeye başladığını gördüm.
    Ilgaz gerçekten yüce ve güzel bir dağdı. Doğa düşkünleri, trekinkçiler, özellikle kayakçılar için bir cennetti. Modern tesislerle süslü bu dağ, Anadolu'nun orta yerinde keşfedilmeyi bekliyordu.
    Dağdan döne döne indim. Kastamonu'ya girip, kentin tam ortasından akan Karaçomak Deresi'ne paralel ilerlerken, karşı tepede kaleyi gördüm. Ok işaretlerini izleyip, zirvede bir kartal yuvası gibi duran kalenin kapısına yakın bir yerde park ettim. Bizans döneminde, zirvedeki kayanın üstüne kondurulan kalenin yokuşlu girişini, nefes nefese tırmandım. Candaroğulları ve Osmanlılar döneminde yapılan kule ve burçların üstünde soluklanıp, kuşbakışı Kastamonu'yu seyrettim. Bulutum çiselemeyi kestiği için, bunu fırsat bilip bol bol fotoğraf çektim.
    GELENEKSEL TÜRK EVLERİ
    Kastamonu'nun asırlar boyu çeşitli uygarlıklara kapı açtığını biliyordum. Kalenin zirvesinden gördüklerime bakılırsa burası camiler, medreseler, hanlar hamamlar kenti idi. Nitekim okuduğum kitaplarda burada, 55 cami ve cami kompleksi, 66 türbe, 26 medrese ve kütüphane, 16 halk hamamı, 10 han, biri şadırvan 42 çeşme, bir tane de bedesten olduğu belirtiliyordu. Kırmızı Marsilya kiremitli evler öylesine güzel görünüyordu ki, objektifi bir sağa bir sola çevirip, durmadan deklanşöre basıyordum.
    Kenti kuşbakışı keşfettikten sonra, muhteşem eski evlerin süslediği ara sokaklara indim. Bu arada bulutum çiselemeyi yağmura döndürdü. Aldırmadım. Beyaz badanalı, ahşap, kireç ve kerpicin uyumlu birlikteliği ile yıllara meydan okuyan geleneksel Türk evlerini seyrede seyrede sokaklarda dolaşıp durdum. Bu güzelim evlere her sokakta rastlamak mümkündü. Hatta bazıları bir sokağı baştan sona kaplamıştı. Kastamonu valisinin bu eski evleri yaşatabilmek için olağanüstü bir gayret sarf ettiğini buraya gelmeden önce öğrenmiştim. Yapılanları gördükten sonra kendisini gıyabında bir kez daha kutladım.
    Kırkçeşme Mahallesi'ndeki Konyalı Konağı'nı, Honsalar Mahallesi'ndeki Sepetçioğlu Konağı'nı, Hükümet Konağı'nın hemen arkasındaki yokuşta yer alan Mazlumcular Konağı'nı, İsmail Bey Mahallesi'nde yer alan Toprakçılar Evleri'ni, Eflanili, Sirkeli konaklarını üşenmeden teker teker gezdim. Hele Saylav Sokağı'nda kendimi Cumhuriyet'in ilk yıllarında dolaşıyormuş gibi hissettim.
    MODERN GÖRÜNTÜLER
    Yağmur hızını artırınca bulutumla inatlaşmayı bırakıp, daha önceden yer ayırttığım Mütevelli Oteli'ne sığındım. Odamda kurulanırken yorulduğumu fark ettim. Tekrar lobiye inip, cam kenarında hem yağmurun dinmesini hem de geleni geçeni seyretmeye koyuldum. Dere kıyısındaki yolda bir aşağı bir yukarı yürüyenlerin çoğu gençti. Sevgililer el ele, yanak yanağa, kol kola, yağmura aldırmadan aheste adımlarla, birlikteliğin tadını çıkartıyorlardı.
    Yağmur biraz insafa gelince, otelden çıkıp dere kıyısında yürümeye başladım. Yolun iki kıyısına pastaneler, alışveriş merkezleri, birahaneler, restoranlar, beyaz eşya satan mağazalar, cep telefonu bayileri, vitrinleri moda giysilerle süslenmiş mağazalar sıralanmıştı. Kalabalıklara bakılırsa ticaret erbabının işi iyiydi. Bugünü böyle olan Kastamonu'da geçmişteki yaşam nasıldı?.. Bunu da 1300'lü yıllarda buraya gelen ünlü İslam gezgini İbni Batuta ‘Seyahatname’sinde şöyle anlatıyordu:
    ‘Burası büyük ve güzel şehirlerden biridir. Hayat şartları da yaşamaya elverişlidir. Bu beldede kırk gün kaldık. İki dirheme iyi bir koyunun yarısını, iki dirheme de ekmek satın alıyordum. Bunlar bize bir gün yetiyordu. On kişi idik. İki dirhemlik bal helvasıyla hepimiz doyuyorduk. Bir dirhemlik ceviz, bir dirhemlik kestane alıyorduk. Kışın en şiddetli zamanında bir yük odunu bir dirheme satın almak mümkün idi. Bu kadar ucuz bir şehir görmedim. Her gün ikindi namazını müteakip bir kabul resmi düzenlemek, Kastamonu hükümdarının adeti idi. O zaman sofralar hazırlanarak kapılar açılır, şehirli, köylü, yabancı, yolcu kim varsa hepsine yemek ikram edilirdi...’
    İSTANBUL'DAN GELEN SAAT
    Ertesi günümü kentteki tarihi eserlere ayırdım. Önce kalenin karşısındaki tepede yer alan Saat Kulesi'ne tırmandım. 1885 tarihinde yapılan kulenin üstündeki saat, bir söylentiye göre İstanbul'dan sürgün edilmişti. Daha önce Sarayburnu'nda bulunan ve düzensiz çalışan saat, Kastamonu valisi Abdurrahman Paşa'nın ısrarları sonucu, yerinden sökülüp kulenin ortasına monte edilmişti. Yeni yerini seven saat şimdi tıkır tıkır çalışıyor ve zamanı saniyesi saniyesine gösteriyordu.
    Kuleden inip kentin ortasındaki Nasrullah Külliyesi'ne gittim. 1506 yılında yapılan külliyenin şadırvanında elimi yüzümü yıkadım. Biraz ötedeki Münire Medresesi'nde, el sanatları çarşısından Kastamonu'nun meşhur tahta kaşıklarından aldım. Kente hakim bir tepenin üstünde, Candaroğulları döneminde yapılan İsmail Bey Külliyesi'nde, yağmurdan kaçmak için Deve Hanı'na sığınıp, Şükriye hanımın soğuk ayranından içtim. 1557 tarihli Yakup Ağa Külliyesi'nin, sac ağacından yapılma muhteşem kapısının karşısında uzun süre kalakaldım.
    Camiler, türbeler, hanlar, kale mezarları, camiler... Akşama kadar yetiştirebildiğim kadar dolaştım durdum. Ama hepsini sindire sindire gezemedim. Kastamonu gerçekten görülmesi gereken huzur dolu bir sığınak. Bugüne kadar Kastamonu'yu görmediyseniz, ilk fırsatta bu eksikliği gidermenizi öneririm.
    Kastamonu'nun çevresi de en az kent merkezi kadar ünlü. Dağları, yemyeşil ormanları, nehirleri, gölleri ve şelaleleri ile bir cennet görünümünde. Ayrıca yemekleri de ‘damak çatlatacak’ kadar lezzetli. Bu konuları da gelecek yazılarımda anlatacağım.
    KENTİN ADININ ÖYKÜSÜ
    Kastamonu kelimesinin oluşumu konusunda çeşitli rivayetler var. Bunlardan bir tanesine göre; yörede Gaslar'ın yaşadığı dönemlerde, Gas kelimesi ile şehir anlamına gelen Tumanna kelimesinin birleştirilip kente ‘Gas-Tumanna’ dendi. Bu ad zaman içinde Kastamonu'ya dönüştü.
    Diğer bir söylenceye göre ise kentin adı şöyle oluştu: Bizanslıların hakimiyetinde olan şehir Türkler tarafından fethedilmek istenir ve kale kuşatılır. Kale komutanının ‘Moni’ isimli kızı, kaleyi kuşatan Türk beyine aşık olur ve burçlardan kalenin kapı anahtarını atar. Bunu gören kale komutanı kızına çok öfkelenir ve ‘Kastın ne idi Moni’ diyerek onu burçlardan aşağıya atar. Bu deyiş zaman içinde Kastamonu'ya dönüşür. Halk arasında yaygın olan her iki söylencenin de her hangi bir dayanağı yoktur.

  3. #3
    -Site Yöneticisi- Caner - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2011
    Mesajlar
    12.481
    NEREDE KALINIR?
    Mütevelli Oteli: 366-212 2019
    Rugancı Otel: 366-214 9500
    Osmanlı Sarayı: 366-214 8408
    Turaş Otel: 366-212 6730
    Selvi Otel: 366-214 1831
    İki hafta boyunca Kastamonu'yu ve çevresini anlattım. Bu hafta sıra yörenin tatlarına geldi. Araştırmalara göre yörede 815 çeşit yemek tespit edilmiş. Bunların bir kısmı unutulmuş. Bir kısmı ise hálá pişiyor. Pişenlerin lezzetini ise anlatmaya kelime bulunmaz.
    Kastamonu'ya gidiş nedenlerimden biri de, yörenin mutfağı konusunda duyup okuduklarımdı. Türkiye'nin önde gelen 'yemek ve mutfak kültürü' dergilerinden biri olan 'Lezzet'in Genel Yayın Yönetmeni Gülhan Kara, yöre yemeklerini öve öve bitirememişti. Daha sonra dergide, Renan Yıldırım'ın Kastamonu yemekleriyle ilgili yazısını okudum. Okudukça ağzım sulandı. Anlatılan yemeklerin her biri 'damak çatlatan' cinsindendi. Hepsi iyi hoş da, beni sıkı bir rejime sokan doktorum Tuğrul Okay'dan nasıl izin alacaktım?.. 'Az yerim, tatlarına bakmakla yetinirim...' diyerek bu sorunu çözdüm.
    Kastamonu'nun evleri, tarihi, doğası, yemekleri... Yolculuğa çıkmam için tüm şartlar oluşmuştu. Avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar'dan yöreyle ilgili son onayı da aldıktan sonra, rotayı Kastamonu'ya doğru çevirdim. Geçen haftalarda sizlere Kastamonu ve çevresini anlatmaya çalıştım. Bu hafta ise tatlarından bahsedeceğim. Tabii tahmin edeceğiniz gibi, kendimi tutamayıp önüme konan tüm tabakları silip süpürdüm.
    SİMİT TİRİDİ
    Kastamonu'ya gitmeden önce, 'Simit Tiridi'nin övgüsünü duymuştum. Yağmur altında öğleye kadar sokaklarda gezinip, midemi bu nefis yemek için hazırladım. Tiridi herhangi bir lokantada bulabileceğimi umuyordum. Ama yanılmışım... Girdiğim ilk restoran 'bizim mönümüzde yok' deyince, başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü sandım. Ama cümlenin gerisini duyunca rahatladım. Meğer Kastamonu'da, Yılanlı Sokak’ta sadece 'Simit Tiridi' yapan bir lokanta varmış.
    Adresi bulmakta zorlanmadım. Küçük bir masaya oturup, gerekli bilgileri edindim: 99 yıldan beri tirit yapan lokantanın herhangi bir ismi yoktu. Kurucuları Mustafa Çakıroğlu ile Hasan Köse idi.
    'Osmanlı Tiridi' de denen yemeğin simidi, kaynar suda haşlandıktan sonra, pekmeze batırılıp fırına sürülen mayasız hamurdan yapılıyordu. Üstünde susam olmadığı için bu simide 'çıplak simit' deniyordu. Usta önce simidi küçük parçalara ayırıp çukur tabağa doldurdu (ölçü: bir porsiyona bir simit). Daha sonra, bir köşede büyükçe bir tencerede kaynayan kuzu gerdanı ve kemik suyu karışımıyla iyice ıslattı. Islanmış simitlerin üstüne bolca sarmısaklı yoğurt döktü. Toz haline getirilmiş kıymayı, yoğurdun üstüne serptikten sonra (bazı yerlerde kıyma yerine küçük parçalara ayrılmış gerdan eti konuyormuş), köpürmüş tereyağını tabağın üstünde gezdirdi.
    Bir yandan tabağı hazırlayan bir yandan da tirit hakkında bilgi veren usta, bu yemeğin yörelere göre çeşitli değişikliklere uğradığını, örneğin Küre'de simitlerin et suyu yerine şekerli su ile ıslatıldığını, üstüne tuzlu kesik (lor) serpildiğini anlattı.
    Ustayı nefesimi tutmuş bir şekilde izliyordum. Yaşlı usta o an benim için 'Davut' heykelinin son rötuşlarını yapan Michel Angelo idi sanki... Önüme konan tabağı kaşıklarken kendimden geçmiştim. Simit tiridi gerçekten çok lezzetli idi.
    Daha sonraki öğünlerde birçok yöre yemeğinin tadına baktım. Hepsinin tadı damağımda kaldı. Hele Devrekani yöresinin 'Banduma'sı ise unutulur gibi değildi. Aslında bu yemek, hemen tüm çevrenin favori yemeklerinden biriydi. Pınarbaşı, Azdavay, Şenpazar çevresinde 'Islama', Küre ve İnebolu çevresinde 'Bandırma', Daday ve Devrekani çevresinde ise 'Banduma' olarak biliniyordu. Bu yemekte yufkalar önce rulo haline getiriliyor, sonra üç parmak eninde kesiliyordu. Daha önceden hazırlanan tavuk veya hindi suyuna batırılan rulolar, bir tabağa diziliyordu. Daha sonra bunların üzerine erimiş tereyağı gezdiriliyor, ruloların aralarına fındık içi serpiliyor, en üste tavuk veya hindi etleri konup öyle servis ediliyordu.
    Böylesine bir lezzet karşısında insan iradesi nedense 'dumura' uğruyordu. Benim de öyle oldu ve ikinci tabağı reddetme becerisini gösteremedim. Yolumuz Devrekani'ye kadar uzanmışken, buranın cırığının (lokum), pancar pekmezinin hele hele yassı kadayıfının lezzetinin dillere destan olduğunu belirtmekte yarar görüyorum.
    Kastamonu denince her şeyden önce akla 'etli ekmek' geliyordu. Bu yemek kentin simgesi haline gelmişti. İsmi etli ekmekti ama harç olarak mevsim sebzeleri, çemensiz pastırma, patates, mantar, süzme yoğurt, çökelek de kullanılıyordu. Etli ekmeğin esas yeri Azdavay kasabasıydı. Daha önce anlattığım gibi, sabahın erken saatlerinde gittiğim Azdavay'da etli ekmek yapan bir yer bulamamıştım. Ama Kastamonu'da, İsmailbey Külliyesi'nin bahçesinde, restorana dönüştürülmüş Deve Hanı'nda tadına bakma şansını yakaladım.
    1461 yılında deve kervanlarının dinlenmesi için yapılmış olan mekan, 1992 yılında restore edilerek restorana çevrilmişti. Mustafa ve Şükriye Özgen çifti burada, Kastamonu'ya gelen konuklara yöre yemeklerini sunuyorlardı.
    Şükriye Hanım'ın hazırladığı etli ekmeğin, sac üstünde altüst edilerek pişmesini beklerken ağzımın suyunun akmasını engellemekte epey zorlandım.
    Ben yerken Şükriye Hanım anlattı. Etli ekmek kadınların kurtarıcısıymış. Ani bastıran misafirin karnını doyurmak için en pratik ve lezzetli bir yemekmiş. Mayasız yoğrulan hamura süt katmak lazımmış. Satırla kıyılan kıyma kullanılmalıymış. Sac üstünden alınıp anında sıcak sıcak yenmeliymiş. Etli ekmeğe en çok yakışan içecek, bol köpüklü buz gibi yayık ayranıymış. Ama cacık, pestil ezmesi, kızılcık ekşisi, üryani eriği hoşafı veya kompostosu da iyi gidermiş. Şükriye Hanım'ın sohbeti uzadığı için ikinci etli ekmeği de yemek zorunda kaldım!.. Bu sefer ki çemensiz pastırma ile yapılmıştı.
    TAŞKÖPRÜ'NÜN BİRAN'I
    Şükriye Hanım, üzüm yaprağı veya ebegümeci ile yapılan 'ekşili pilav'ı, patates, sarmısak, yumurta ve ekşili yoğurtla oluşturulan 'yoğurtlu patates paçası'nı, pirinç, mantar ve kabak paçasını, kestane çorbasını, 40 katlı ev baklavasını, ballı güllacı, Üçürdüm pilavını anlatırken, ben de bu yemeklerin tatlarını hayal etmeye çalışıyordum. Hayali tatlar bile ağzımın sulanmasına yetiyordu.
    Kastamonu'nun etli ekmekten sonra gelen bir başka simgesi de Biran (Büryan, Püryan) Kebabı idi. Bazı yörelerde kuyu ve kazık kebabı da deniyordu. Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu'nun bir makalesinde okuduğuma göre, bu kebabın en iyi yapıldığı yer de, 'sarmısağın başkenti' Taşköprü kasabasıydı. Bu yemek aslında yasak yemekler listemin en baş köşesinde yer alıyordu. Çünkü ağzına yeni ot değmiş kuzudan yapılıyordu. Kolesterolü yüksek olanların kuzu etine hasret öldükleri bilinen bir gerçekti. Kastamonu-Taşköprü arasındaki 45 kilometrelik yolu kat ederken aklıma hep bu 'kötü' düşünceler geliyordu.
    Taşköprü'de, vitrininde nar gibi kuzuların sergilendiği ilk kebapçıya girdim. Bir porsiyon istedim. Yağıyla kemiği ile önüme 300 gramlık kebap geldi. Çatal bıçak yardımıyla, istemeye istemeye yağları ayıklayınca ne yediğimi anlamadım. Çaresiz ikinci porsiyonu istedim. Garson tadına varabilmem için kebabın elle yenmesi gerektiği konusunda beni uyardı. Ben de öyle yaptım. Sonra işin sırrını sordum. Usta beni alt kattaki kuyunun başına götürüp anlattı. Bir defa kuzu kekik otlamalıydı. Sonra yakılan odunun sakızlı çam olması gerekiyordu. Bu arada kuyunun ağzının iyice sıvanması lazımdı. Tabii ustanın etlemeyi, sulamayı iyi yapması şarttı.
    PADİŞAHLARIN HELVASI
    Her zamanki gibi Biran'ın da tadı damağımda kalmıştı. Sohbet sırasında etin yanına neden sarmısaklı bir şeyler vermediklerini sordum. Usta adetten olmadığını söyledi. Ben de ona, İstanbul'da Köşebaşı'nda yediğim 'sarmısak şiş'i anlattım. Kabuklarıyla şişe dizilen sarmısaklar, ateşte pişirilip servis ediliyordu. Muhteşem bir lezzet oluşuyordu. Sarmısak diyarında bu konuda daha yaratıcı olunabileceğini, et-sarmısak ikilisinin birbirine çok yakışacağını falan anlattım.
    Bu muhteşem ziyafetten sonra, Gökırmak kıyısındaki kahvede bir yandan hazım çayı içiyor, bir yandan da kendimi teselli ediyordum: 'Bu lezzetlerin farkına varmadan yaşamanın ne anlamı var?..' Aslında kendimi kandırdığımı biliyordum. Yeme-içme işine son vermeden önce bir de Kastamonu'nun ünlü 'çekme helvası'ndan söz etmek gerekiyordu. Bir zamanlar padişahlar için yapıldığı için 'saray helvası' da denen bu enfes tatlının ana malzemelerini un, tereyağı ve şeker oluşturuyordu. Sakız haline getirilen hamur, çekiştire çekiştire lif lif edilip helvaya dönüştürülüyordu. Helvanın ustaları, lezzetin tam olması için yayıktan yeni çıkmış taze tereyağı kullanılması gerektiğini belirtiyorlardı.
    812 ÇEŞİT YEMEK
    Kaynaklara bakılırsa Kastamonu ve çevresinde tamı tamına 812 çeşit yemek tespit edilmişti. Mantar yemekleri bile başlı başına bir konuydu. Yeri gelmişken Türkiye'de en zengin mantar çeşidinin Kastamonu'da bulunduğunu belirtmek isterim: Kuzu kulağı, kanlıca, ayı mıcığı, tavuk ayağı, saçak, içi kızıl, cincile, kavak, meşe, kömüş memesi, söbelek, gelincik, teltelli, kırağı, mıkcık, kum mantarı... Dönüş yolunda arabamın bagajı tıka basa dolmuştu: Yarım çuval Osmancık'ın pirinci, kutu kutu çekme helva, kızılcık tarhanası, çemensiz pastırma, bol bol sarmısak, tirit için çıplak simit, çeşit çeşit mantar, kilolarca üryani eriği, kızılcık ekşisi, pestil, siyez bulguru... Sözün özü; Kastamonu tarihiyle, doğasıyla ve lezzetleriyle mutlaka gidilmesi ve görülmesi gereken bir yöre.

    Yoğurtlu Patates Paçası

    Malzeme (6-8 kişilik):
    5 orta büyüklükte patates, 2 yumurta, 4-5 diş sarmısak, 5 su bardağı orta yoğunlukta ekşi ayran, 1,5 su bardağı su, 1 tatlı kaşığı kırmızı pul biber, 2 çorba kaşığı tereyağı, 1,5 çorba kaşığı domates salçası, tuz.
    Yapılışı:
    Patatesleri haşlayıp kabuklarını soyun. Çatalla ezip püre haline getirin. Püreyi bir tencereye alıp 1,5 bardak suyu ilave edip ezerek karıştırın. Ekşi ayranı da koyup ezerek karıştırmaya devam edin. Pul biber, karabiber ve tuzu ekledikten sonra tencereyi ateşe koyun.
    Tenceredeki karışım kaynamaya başlayınca soyup ezilmiş sarmısakları ve çırpılmış yumurtayı ekleyip karıştırarak bir taşım kaynatın.
    Paçayı tencereden tabaklara alın. Salça ile yapılmış tereyağlı sosu tabaklardaki paçanın üstüne döküp servis yapın.
    Kastamonu gezilecek yerleri hakkinda aciklamalar Kastamonu gezilecek yerleri konusunda bilgiler. Anahtar Kelimeler:Kastamonu gezilecek yerleri

Benzer Konular

  1. Iğdırın Gezilecek Yerleri, Özellikleri
    Konu Sahibi Admin Forum Iğdır İli Hakkında
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-16-2011, 03:56 PM
  2. Bingölün Gezilecek Yerleri Nerelerdir?
    Konu Sahibi Elantra Forum Bingöl İli Hakkında
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-16-2011, 03:26 PM
  3. Aydın Gezilecek Yerleri - MİLET MÜZESİ
    Konu Sahibi GeNeSSiS Forum Aydın İli Hakkında
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-15-2011, 11:54 PM
  4. Aydın - Kuşadası Gezilecek Yerleri
    Konu Sahibi GeNeSSiS Forum Aydın İli Hakkında
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-15-2011, 11:54 PM
  5. Ankaranın Gezilecek Yerleri, Piknik Alanları, Mesire Yerleri
    Konu Sahibi Elantra Forum Ankara İli Hakkında
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-15-2011, 11:20 PM

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339