KİTABIN ÖZETİ :
Giriş bölümünde felsefenin anlamı ve amacı üzerinde durulmuştur.

Felsefenin sistemli bir görüşe varmaktır. Bir yerde bağımsız yürütülen bu uğraş " özgür aklın sorgulaması' na " dayanır.
Batılı toplumlarda bugünkü saygın ve dokunulmaz yerini kazanmış bulunuyor.
Felsefenin amacı doğruyu aramaktır. Felsefenin geçmişteki olaylar gibi. Felsefede böyle bir şeye rastlanmaz.
Felsefede tasarlanmış doğrular yoktur. Tarih boyunca kimi zaman onlara zıt görüş ortaya atmıştır. Ne var ki filozofların bütün bu tartışma ve uyumsuzluklarının yaptığı bir şey vardır.: bizi onlar üzerine bizzat düşünmeye çağırır.
Felsefenin özü bir bilgiye sahip olmaktan çok akıl sahibi insanın bulduğu en yüce fikri uğraştır.
Birinci bölümde insanın ne ve kim olduğu üzerinde durulmuştur.
İnsanın yer yüzünde ortaya çıkışı ve kendi kendisinin bilincine varışı diye bir olgu vardır. Biliyoruz ki insan soyu birden bire ortaya çıkmadı; tersine daha önceki hayvansal türlerden doğdu. İnsana has olan zekamıdır diyeceğiz?
Bunun insana has olan şeyin belirtisi olarak neyi görmeli?
Descartes'in bunun için önerdiği şuydu: Dil
Düşüncelerin alış verişini sağlayan dildir. Bununla beraber hayvanlarla insanlar arasında başka büyük farklılıklar da vardır. İnsanları Descartes'in dediği gibi " Doğanın efendileri ve sahipleri " olmaya götüren bir farklılık söz konusudur. Buda tek kelimeyle emektir. Emek insanın kendisinin bilincine varmada zorunlu bir andır.
İnsanı insan yapan sonrada varlığını sürdüren emektir. Ellerin oynadığı rol ise bu süreçte pek önemlidir.
Eski uygarlıklar emeği saysalar da hor görmüşlerdir. Emek aklı maddeyle uğraşmaya mahkum ettiği için köleliğin hem nedeni hem de sonucudur.
Ancak kentleşmenin su yüzüne çıktığı kısacası kapitalizmin ve burjuvanın ortaya çıkmasıyla emekte saygınlık kazanır ve bağımsızlaşmaya başlar. Böylece sosyal mücadeleler. Ortaya çıkar. Ve daha insanca bir dünya meydana gelebilir.
İkinci bölümde düşünmenin diyalektiği ele alınmıştır.
Biliyoruz her şeyden önce " Doğru düşünme sanatıdır.”
İnsanı mantıklı olmaya doğa ve toplum dayatmıştır. Özetle mantık yaşamın ürünüdür.
Üçüncü bölümde felsefenin gerçeklikle ilişkisi tartışılmaktadır.
Burada soracağımız ilk soru bilim neyi anlatır?
Bilim bir bilimsel yasa bir başka bilimsel yasayla çürütülebilir. Bilim tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Ve bilimsel bilginin inandırıcılığı da bundan ileri geliyor.
Dördüncü kısım "yaşama nasıl anlam verebiliriz" tartışmasını ortaya atmıştır.
Yaşamın kendi içinde bir takım değerleri bulunmaktadır. Din insanın " Kutsal " yada daha somut bir değişle " Tanrı " yla ilişkili inançların kapsadığı dogmaların ve ibadet biçimlerinin tümüdür.
Ahlak topluluğun yada bir bireyin kişi doğmadan önce topluda yerleştirmiştir.
Diğer bir olgu olan özgürlükte ise insanlar doğanın kölesi olmaktan kurtulduktan sonra toplumda şiddetin yerini de hukuk kuralları almıştır. Ama tarihte gösteriyor ki çoğu kez iktisadi bağımlılık içinde ve siyasi baskının altında yaşanmaktadır.
Son olgu ise mutluluktur. Mutluluk kavramı bütün ilk çağ klasik felsefesine damgasını vuran ve mutluluğa insan yaşamının anacı olarak bakan bir anlayıştan geçilmiştir.
Beşinci bölümümüzde geçmişten geleceğe kadar olan zaman süreci üzerinde durulmuştur.
Tarihten günümüze kadar olan süreçte insanların bir takım değişikliklere uğradığını biliyoruz. Bir gerçek var ki; tarihi insanlar yapıyor dinsel ve dilsel direnişler bugün bile çatışmalara yol açmaktadır. Özetlemek gerekirse insanlar tarihin tek sorumlusudur. Geçmişteki olup bitenden bugünde sorumludur.
Son bölümde ise insanın kendisi olması üzerinde durulmuştur. İnsanları birbirinden ayıran şey ortaçağın sonlarında uluslar kimliklerini ortaya koyarak sıyrılmışlardır.
Kısaca belirtmek gerekirse ister istemez başka kimlikler karşısında da saygılı olmak zorundadır.
Sonuç olarak insanlık kardeşliğin sömürüsüz ve barışçı dünyası.