Kahve etrafında teşekkül eden kahvehane, Ortadoğu'da doğan ve oradan dünyaya yayılan içtimaî bir müessesedir. Türkçede ve Farsçada "kahve evi" mânâsına gelen kahvehane, kahve tüketilen bir yer olarak kurulmuş; kısa zamanda bir tüketim mekânından ziyade, sohbet edilen, eğlenilen, dinlenilen, gazetelere göz atılan ve halk hikâyeleri anlatılan kültürel bir mekân hâline gelmiştir.
Kahvehanenin ilk kez Mekke'de, kahve tüketilen bir alanda, bir caminin yanında ortaya çıktığı (1511), 16. yüzyılın ilk on yılında Kahire'ye girdiği, yüzyılın ortalarında da Suriye ve İstanbul'a geldiği kabul edilir. Ancak, kahvenin kitlelerce rağbet görmesi ve kahvehanenin sosyal bir müessese olarak yaygınlaşması, İstanbul'da gerçekleşmiştir. Tarihçi Peçevi'ye göre, ilk kahvehaneyi Halepli Hakem adında bir tüccar ile Şamlı Şems adında bir efendi, İstanbul Tahtakale'de, 1554 yılında açmışlardır. Kısa zaman içerisinde kahvehaneler hızla artmış, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar, hızlı gelişen bir kültürel birikim ortamı meydana getirmişlerdir. Nitekim, D'Ohsson, Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının son dönemlerinde, İstanbul'da elli kahvehane bulunduğunu belirtir. Bu sayı, III. Murat (1574-1595) döneminde altı yüze ulaşır.
Kahvehane sayısının fazlalığı, kahvehanelere yalnızca kalburüstü insanların uğramadığını, toplumun değişik kesimlerinden insanların da bu mekânların müdavimi olduğunu gösterir. Nitekim, 18. yüzyılda toplumun farklı zümrelerine, ekonomik ve sosyal gruplarına hitap eden, âşık kahvehanesi, meddah kahvehanesi, esnaf kahvehanesi, mahalle kahvehaneleri gibi farklı kahvehane türleri ortaya çıkmıştır.
Kahvehaneler, ilk kurulduğu zamanlardan itibaren okuma salonu olarak da hizmet vermiştir. Nitekim, Tarihçi Peçevi'ye göre, "Aydın sınıfından iyi yaşamayı seven kimi insanlar, kahvehanelerin her birinde yirmi ya da otuz kişilik gruplar hâlinde toplanabiliyorlardı. Kimileri adab-ı muaşeret yazıları ve kitap okuyor, kimileri tavla, satranç oynuyor, kimileri de yeni yazdıkları şiirleri getirip, sanat üzerine münazara yapıyordu." Bir çeşit kültürel ortam olan bu mekânlarda umuma okunan destansı hikâyelerin yanında, müdavimler için değişik kitaplar da bulundurulurdu. Dolayısıyla bu türden kahvehaneler, "mekteb-i irfan" olarak adlandırılırdı. Ancak, kahvehanelerin kıraathane olarak adlandırılması ve okuma mekânı olarak hizmet vermesi Tanzimat sonrası döneme rastlar. Bu dönemde Avrupa'daki kulüp ve okuma salonlarında olduğu gibi, bazı kahvehaneler, müşterilerin çeşitli konulardaki bilgi ihtiyaçlarının karşılanması maksadıyla, bünyelerinde gazete, dergi gibi süreli yayınların bulunduğu ve çeşitli geleneksel sahne sanatlarının icra edildiği kültür mekânlarına dönüştü.
Yazılı kültürün yaygın olmadığı, modernleşme öncesi Osmanlı toplumunda kahvehaneler, sözlü kültürün tesis ve devamının en önemli araçlarından birisi olmuştur. Özellikle âşık ve meddah kahvehanelerinde, sanat icra ediciler, bir taraftan kahvehane müdavimlerini eğlendirirken, diğer taraftan da onlara bir kültürel birikim aktarmaktadırlar. Ayrıca daha çok kıraathane olarak anılabilecek türden kahvehanelerde, Muhammediye, Battalname ve Hamzanâme gibi dinî muhtevalı destanımsı kitapların okunması bir gelenek hâline gelmiştir.
Tanzimat sonrası dönemde kıraathanelerin açılmaya başlaması ve yaygınlaşması, biraz da devrin şartlarıyla ilgilidir. Nitekim bu dönemde gazete ve dergi yayımcılığı başlamış ve kitap basımı da artmıştır. Ancak bu yayın organlarının şehir içerisinde sadece belli yerlerde satılması, gündelik okuma alışkanlığının hane ölçeğine kadar yaygınlaşmasını engellemiş, dolayısıyla günlük gazete ve dergi koleksiyonlarını bünyesinde barındıran okuma mekânlarının ortaya çıkmasını zaruri kılmıştır. İlk kıraathanelerden birisi, Divanyolu üzerinde 1857'de açılan Sarafim Kıraathanesi'dir. Burası müşterileri için ilk defa gazete ve dergi bulunduran, sonraları kitap da satan bir kahvehaneydi. Ramazan gecelerinde ise Sarafim Kıraathanesi, edebî tartışmaların yapıldığı bir salon olurdu. Namık Kemal, Ahmet Muhtar Paşa, Süleyman Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi yazarlar burada toplanır, edebiyattan matematiğe, şiirden siyasete ve sosyolojiye kadar her şeyden bahsederlerdi. A. Adnan Adıvar, burada tavla, dama, iskambil gibi oyunların yasak olduğunu, bütün neşriyatın alındığını, kıraathanenin özel bir kitaplığı bulunduğunu, münevverlerin sanki bir kütüphanedeymiş gibi buradan faydalandıklarını belirtir.
1860'lı yılların başında Münif Beyin kurduğu bir tür akademi olan Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniyye'nin merkezinde açılan diğer kıraathanede kitapların ve gazetelerin pahalı olduğu düşüncesinden yola çıkılarak, müşterilere, Türkçe, Fransızca, Rumca, İngilizce vs. çeşitli dillerden gazeteler de sunulmaktaydı. Ayrıca burada İngilizce ve Fransızca kursları da veriliyordu. Ancak bu mekân, yalnızca cemiyetin eğitim faaliyetlerine yönelik olarak düzenlenmiş ve sınırlı sayıda müşteriye hizmet vermiştir. İstanbul'daki kıraathaneler, Sarafim çizgisi üzerinden kendi geleneklerini oluşturmuşturr. Özellikle Şehzadebaşı Direklerarası'ndaki Fevziye Kıraathanesi, Divanyolu'ndaki Arif'in Kıraathanesi, Nuriosmaniye'deki Letafet Kıraathanesi bu geleneğin en önemli parçalarıdır.
Kıraathaneler, İstanbul'da çoğunlukla Sultanahmet'ten Aksaray'a uzanan ana caddede yoğunlaşmıştır. Bu bölgenin sosyal dokusunu oluşturan bürokrat, esnaf ve entelektüel zümreleri, kıraathanelerin temsil ettiği kültürün de muhtevasını belirlemiştir. Bu kıraathaneler bir taraftan okuma mekânı niteliğini taşırken, diğer taraftan Ramazan ayındaki karagöz gösterileri, musikî fasılları ile de son dönem kültürünün taşıyıcısı olmuştur.
Bahsettiğimiz türden mekânlar daha çok bir edebiyat mahfili olan kıraathane hükmündedir. Bu kadar yoğun ve sistematik olmamakla birlikte, umumun vakit geçirdiği bazı kahvehane sahipleri, günlük gazete ve küçük bir kitaplık bulundurmaya gayret eder ve müşteri çekmeye çalışırlardı. Hattâ seçkin bir müşteri tabakasını dükkânına çekmek isteyen bazı kahvehane sahipleri, kimi zaman bu durumu suiistimal ederek, tabelalarına "kıraathane" yazarlardı. Maalesef bu anlayışla, bugün de içinde kumar oynandığı hâlde kıraathane ismi verilen yerler çoktur.
Bazı edebiyatçılarımız, kahvehanelerde oluşan bu kültürel birikime dikkat çekmişlerdir. Yahya Kemal, Emirgan'daki Çınaraltı Kahvehanesi'nden bahsederken, oranın sükûnetini, Boğaz’dan esen poyraz serinliğindeki yaprak seslerini, gönlünün suların musikisine dalmasını anlatır. Samiha Ayverdi, İstanbul Geceleri isimli kitabında, İstanbul kahvehanelerini "musanna divanhaneleri andıran geniş, ferah tavanından duvarına kadar her köşesi en usta kalemkârların, oymacıların elinden çıkmış, yaldızlı nakışlı, şirvanlı havuzlu, bir yandan çubuk içilip, bir yandan en parlak şiir, edebiyat ve musiki meclislerine sahne" mekânlar olarak sunmaktadır.
19. yüzyılda sadece İstanbul'daki sayıları bir kaç binle ifade edilen kahvehaneler, yalnızca bu türden ibaret değildir. Nitekim kahvehanelerin büyük bir çoğunluğunu mahalle kahvehaneleri oluşturmaktadır. Ve bu mekânlar, özellikle son dönemlerde "zaman öldürme" yeri, "tembelhane", konumuna gelmiş ve pek çok edebiyat dışı faaliyete sahne olmuştur. Mehmet Akif de Safahat isimli eserinde bu türden bir mahalle kahvehanesinin tasvirini yapmaktadır. O'na göre kahvehaneler "dilenci şekline girmiş sinsi cani"lerdir ve buralar ‘Şark'ın bakılmayan yarası ve harim-i kaatili’ (Doğu'yu öldüren unsur)’dir. Kahvehanenin genel çerçevesini bu şekilde belirleyen Akif, daha sonra Yahya Kemal ve Tanpınar'a göre eski kültürümüzün en önemli parçalarından birisi olarak görülen kahvehanelerimizi ve onun içerisinde teşekkül eden faaliyetleri, Şark’ın köhneliği bağlamında değerlendirir. Günümüzde de, kahvehanelerin, ferdî, içtimaî vs. yönlerden olumsuzluklar taşıdıkları bir gerçektir.
Ancak günümüzde, kahvehanelerin bir "okuma evi" ve müdavimleri için bir kültürel birikimi aktarma mekânı olma özelliğini yaşatma konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Nitekim son yıllarda İstanbul'da "cafe" ve "kültür merkezi" adı altında, sanat, kültür ve edebiyat konularında çalışmaların yapıldığı bazı kahvehane tipi mekânlar oluşturulmaktadır. Buralar, özellikle üniversite öğrencilerinin, yazarların ve şairlerin katılımıyla, şiir ve edebiyat toplantılarının düzenlendiği ve kitap satışının yapıldığı birer kültür mekânı olarak hizmet vermektedir.
Kahvehaneleri, kitap okunan, ilmî ve kültürel sohbetler yapılan birer mekân hâline dönüştürecek, böylece gerçek fonksiyonlarına kavuşturacak bu tip faaliyetlerin, bütün Anadolu'da yaygınlaştırılması, faydalı olacaktır. Böylece insanımızın sosyalleşmesi ve birbirini tanıyarak kaynaşması ve farklı sosyal statüdeki insanların diyalogda buluşması mümkün hale gelecektir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla