Dikkat ettim kendi nefsimde. Basiretin açıklığı nisbetinde yer ve göğün ciddi bir basiret tarassudu altında idare edildiğini ve varlıkların her halinin görülüp gözetildiği rahatça kabul ediliyor. Nefsin itirazı kalmıyor. Kâinata müzahir olan Yaratıcı’nın da sanki körlük nispetinde gözden ırak kaldığını anladım.



Her hal ve hareketimizin tarassut edildiği ve adım adım takip edildiğimizi ne nisbette kabul ediyorsak gönül gözümüz de o kadar açık demektir.



Âmâ ruhlu insanlar gibi bütün güzelliklerin sahipsiz olduğunu fehmetmek ve hayatı har vurup harman savurmaya kalkmak ciddi bir körlük yansıması ve bir ruh ölümünün izdüşümüdür.



BAKIŞIMIZ VE DUYUŞUMUZ



Demek bizim bakışımız ve duyuşumuz kâinattan ruhumuza yansıyan hayaller üzerine ya gölge gibi düşüyor ya da aydınlatıcı tayf çizgileri şeklinde onları pırıl pırıl bir iklime büründürüyor.



Evet ruhumuzdaki sis ve duman bizim hayal ve hafıza aynamıza yansıyan varlıkların ötelere açılan kapı ve pencerelerini tıkamakta ve bizi bir zindanlık iklimin prangalı kölesi haline getirmekte.



Güneş ay yıldız ve kehkeşanlar böyle bir karabasan siluetiyle kundak misali sarılınca artık içimizdeki iman bebeğinin veya ihlâs filizinin solup gitmesi kaçınılmazdır. Tabiatta müşahede edilen Rabbani fiil bizdeki semi ve basir kapılarının kilidini açan bir anahtar olur. Bu his ve duygu sanki tabiattan sızıp bizim tabiatımızı uyandırır veya aydınlatır. Bizim tabiatımızdaki akisler daha özdeki gizli menfezleri zorlayıp açar; adeseleri temizler. Yoksa dışta tabiat içte de nefis tagut olarak insanı körkütük bir sarhoş durumuna düşürür.



Teyakkuz denilen haslet işte bu minvalde filiz verir. Hisleri ölü olan bir kişinin ruhunun uyanık olması ve tabiatı bir madde kitlesinden başka bir şey görmeyen ve ondaki Rahman ve Rahim olan Rabbin dest-i şefkat ve dest-i kudret çizgilerini görmesi ve yakazaten uhrevî iklimleri temâşâ etmesi mümkün değildir.



İnsan tabiatı sanki dış dünyanın iç dünyaya bükülmesi ve kök salması şeklinde aaaahür ediyor. Adeta her şeyin kökü insanın kalbine odaklanmış gibidir. Meyvesi de o nisbette huzur ve saadet veya yeis ve keder suyu ile yoğrulmuş oluyor.



İÇ BÜKEY DIŞ BÜKEY



Dış dünyadan bigâne olan bir kişi düşünmek mümkün değildir. Bir tabiattaki güneş bir de bizim düşüncemizde tasarladığımız hayat ve hadiseler içinden resmini çekip hafıza ve hayalimize nakşettiğimiz bir güneş hayali mevcuttur. Bizi ilgilendiren işte bu ikinci ve bize ait ve bizdeki şekli ve rengiyle hayal güneş veya tasavvur şemstir.



Yıldızlar da öyle Samanyolu da... Bunda bizim hayat serüvenimizin ve düşünce yapımızın ve çevre ile diyalogumuzun ve kültürümüzün büyük önemi var. Zamanla bu içe bükülen veya o kavis içinde toplanmış iç yoktur.. Bu sebepten insan iç büaaa ve kâinat da dış büaaa aynalar gibi varlıkları kendi özünde topluyor. Dış büaaa aynadaki bir değişiklik nasıl iç büaaa aynaya hemen yansıyorsa iç büaaadeki tebdil ve tahviller de dış büaaade aaaahürünü gösteriyor. Bizim zihnimizdeki kâinat modelindeki değişiklik kâinatı bize düşündüğümüz gibi gösterir. İşte bu sebeptendir ki güneşi Allah’ın “Nur” isminin bir tecellisi olarak kabul eden yıldızları ve ayı da o ismin bir yansıması bilen kişinin kafasındaki kâinat modeli de o nisbette değişiktir. Demek ki biz kendimize göre bakışımıza göre tefekkürümüze göre modelleri taşıyoruz fikir ve düşünce dünyamızda. Açılan kapı ve pencereler çok kez zihnidir. Belki ruh ve düşünce durumumuza göre dıştaki varlıklara ışıl ışıl veya simsiyah sisli veya nurlu elbiseler giydiriyoruz. Dışta bir çiçeğin güzelliğini Allah’ın “Cemil” isminin tecellisi olarak gören bir kişinin zihnindeki bu çiçek fülû bir tarzda resmolurken asıl onun ardında sonsuzluğa açılan ve didar-ı İlahiye çevrilmiş bir çehre varken onu kendi başına bir varlık olarak kabul eden kişinin zihninde hakiki bir varlıkmış gibi net çizgileriyle varlıklara aynı oranda kalbini açamadığı için biri sığ diğeri geniş yüreklilikle isimlendiriyor. Mesut insan yüreği geniş adam kasvetli kişi sığ gönüllü deyimleri aslında tasavvur ve taakkul ile yakinen alakalıdır. Fülû tasavvur özet olarak bir çizgiye kadar düşen izler belki kendi başına bir şey ifade etmese de birlikte bir halat şeklinde Cemil ismine bir bağ oluşturup o sonsuz güzelliğe insanı çekerken diğerleri tek tük net çizgileriyle insan yüreğini hem kaplama imkânı bulmuyor hem de onların soluşlarıyla kalbte izi ve yarası kalıyor. Artık o varlığa karşı bir küskünlük şuur altımızda yaşattığımız bir kırgınlık beliriyor. Bu bilmeden bizi ümitsizlik çukuruna çekiyor.



İSİM VE SIFATLAR



Mesela biz bir tarlaya bir demet papatya götürüp diksek mi daha rahat ve daha bereketli olur yoksa bir torba tohum alıp onu mu götürsek azami tasarruf prensibine göre hareket etmiş oluruz?



Elbette ikincisi. İşte varlıkların özü isim ve sıfatlardır ruhu mesabesindeki programlan çekirdekler hükmünde yine isim ve sıfat tecellisi ruhumuza yansır. Biz yükte az fakat muhtevada çok olan bu tecelli tohumlarını iç dünyamıza serpiştirirsek içimiz isim ve sıfat çemenzarına dönecek ve gönlümüz tecelli-i İlahi meşcereliğine tebdil olacak. Yoksa her bir güzel kendine ait bir yer istediği için kalbimiz onları almakta ve özünde yer etmekte zorlanacak ayrıca kesrete alışık olmayan çok kez vahdet ve birlik tecellisiyle dirilişe eren ruh bu çeşitlilik karşısında bocalayıp dağılıp parçalanacak veya çoklukta boğulacak..



Bütün bunları bir noktada toplayacak olursak: Bizim kâinat ile bütünleşmekten başka çaremiz yoktur. Onun bize bizim ona yansımamız nasıl mümkünse bunu çok sık bir şekilde canlı tutarak geliştirmemiz gerekiyor. Adeta kâinatı içimize taşımamız ve özümüzde bir tabiat özeti oluşturmamız şarttır. Bu ise özden öze gerçekleşecek. Tabiatın bütün sırlarını mündemiç olan isim ve sıfatlar çekirdekler şeklinde gönül tarlamıza serpiştirilecek ve özümüzde o isim ve sıfatlardan bir kâinat örmesinin yollarını deneyeceğiz. Dış dünyanın kar tipi ve boranları bu dünyamızı kurmamızı engellememeli. Zira sosyal hadiseler ne kadar değişse de tabiattaki hadiseler ve eşyanın seyri ve sistemi asla değişmemektedir. Demek ki bizim kalıcı ve baki olan çizgide bir dünyayı özümüze kurmamız gerekmektedir.



Hakkın nuruyla aydınlanan bir gönül yine O’nun rahmetiyle çağıl çağıl çağlayan bir kalb ve mânâ göğümüzde merhamet bulutlarının dolaştığı bir arş. Yıldızları cennet ümidi ve aaaafizik şulelerle süslü bir gönül seması... Bu ve buna benzer isim ve sıfat imajlarıyla kurduğumuz kainat bizim gerçek huzurumuzun kaynağı olacaktır. Yoksa dış dünyadaki güzelliklerin; içimize yansımadığı müddetçe iyilik ve sevgi ışığının; kalbimize sirayet etmediği sürece bize zerre miskal faydası olamaz. İçimize misafir ettiğimiz kâinat kadar büyük olduğumuzu bunun da ancak isim ve sıfat eksenli bir kabul ve hoş-amedi ile mümkün olabileceğini tasdik etmekten başka çare yoktur.



Sonsuzluğu gönlüne misafir edebilen ve onunla bütünleşebilen yüce ruhlara ne kadar ihtiyacımız var onlara ne kadar susuz ve teşneyiz Ya Rabbi...