KADERE TESLİMİYET İNANCI

Goethe'nin dünya görüşüyle alâkalı İslâmiyet ve Allah birliği düşüncesini ortaya çıkardığımızda Allah'ın tabiatta ve her hâdisede Mutlak Kudret Sahibi olduğunu görürüz. Bu bakımdan Goethe İslâmiyetin ana temeli; teslimiyete yani Allah'ın hükmüne razı olma inancına bağlanır. Bu fikre Goethe'nin "Divan"ının diğer yerlerinde de çok rastlarız.



Goethe için en önemli olan en zor durumlarda dahi bu inanca sarılması ve uymasıdır. Mesela Büyük Kont "Carl August" öldüğünde Eckermen'in tesellisini reddederek şöyle der; "Allah abes iş yapmaz biz acizler için ise buna katlanmaktan başka çare yoktur." Goethe bilhassa ölümlerde fevkalade bir teslimiyet içinde inancına sarılıyordu. Mesela dostu V. Müller'e şöyle diyordu: "Biz Allah'ın istediği kadar yaşarız " (12 Ağustos 1827). Bu inanca bağlı olarak bir defasında da Albrecht Dürer'in bir sözü üzerinde görüşünü belirtirken şöyle demiştir: "Pracdestinatio (kader) nedir? Cevap: Allah bizden daha iyi bildiği ve daha yüce olduğu için işlerimizi dilediği gibi yönlendirmesidir." (Maximen und Reflexionen). "İtalya Gezileri" adlı bir mektubunda da yine bu inancın tesirinde bir cümle görüyoruz: "Kimse olanı değiştiremez ve kaderinden kaçamaz." (Roma 11 Ağustos 1787). Goethe'nin son yıllarında İslâmiyet'e olan içten bağlılığı onun kadere olan teslimiyetinden yine söz ettirecektir. 1792'de eyalet komutanının isteği üzerine katıldığı ve ölüm tehlikesiyle karşılaştığı Fransız saldırısında şu örneklere rastlarız. Bu durumlarla karşılaştığı zaman Champagne'de davranışı şöyledir: "Tehlike büyüyüp en kötü karamsarlık üzerime çöktüğünde diğer insanların da aynı inançla kendilerini çelikleşmiş ve güçlenmiş hissettiklerini gördüm. İslâm dini bunun için en iyi misaldir."



(1820) de bir akrabasının kızı tehlikeli bir şekilde hastalanınca bu inancından dolayı bir arkadaşına şöyle yazar; "Size kendimi bu durumda da İslâmiyet’te tutmaya çalıştığımdan başka bir şey söyleyemem!" Kendisi (1831) de koleraya tutulduğunda teselli arayan bir hanım arkadaşına şöyle yazar. "Şimdi burada kimse kimseye öğüt veremez; herkes ne yapılacağına kendi karar vermeli. Kendimize ne türlü ümit ve cesaret verirsek verelim farkında olmadan hepimiz İslâmiyet yaşayışı üzereyiz."



Ölümünden dört hafta önce de koleranın yine insanları kırdığı bir zamanda (82) yaşındaki şâir şöyle yazar: "Kaldığım yerde ve bütün memlekette insanlar bu dertten kurtulmayı imkânsız görmekteler. Eğer dikkatle bakılırsa insanların bu müthiş korkudan kurtulmak için kendilerini kadere teslim ederek Müslümanca bir inançla Allah'ın künhüne erilemeyen tesellisine güvenmekten başka çâreleri yoktur."



Gerçek dinin ana temeli inanç sağlam ümit ve teslimiyettir. Evet bizden daha yüksek olan bir makam bizim akıl ve anlayışımızdan daha üstün fakat idrâkimiz yetişmediği için tamamen kavrayamadığımız ve bütün hadiseleri düzenleyen "Mutlak bir irade" ile karşı karşıya bulunmaktayız. Eckerman'la olan sohbetlerinin birinde de yine bütün tafsilatıyla ve tam bir sevgi içinde İslâm'a olan bağlılığını görüyoruz. Burada da Goethe kendisi için en önemli inanç olan kadere teslimiyeti işler ve der ki: "Benim gibi sizler de elli yıldır kilise tarihini incelemiş kimseler olarak herşeyin birbirine nasıl bağlı bulunduğunu anlamalıydınız. Müslümanların hangi esaslarla eğitime başladıkları çok şaşırtıcıdır. Dinde temel olan teslimiyettir. Onlar gençliklerinde önce Allah'ın kendilerine takdir ettiğinden başka bir şeyin erişemeyeceğine kanaat getirip hayatlarının sonuna kad

mla şöyle söylüyor: "Ben bu inançta iyi - kötü veya yanlış- doğrunun ne olabileceğini araştırmak istemiyorum fakat temelde bu inançtan bir parça hepimizde bize öğretilmeden bizde yaşıyor. Bir asker: (üzerinde adımın yazılı olmadığı kurşun bana isabet etmez!) der. Eğer bu böyle olmasaydı en zor ve tehlikeli durumlarda dahi moralini nasıl koruyabilirdi? (Damdan Allah'ın izni olmadan bir serçe düşmez) inancı da. aynı kaynaktan alınmış ve kadere işaret ederek en küçük şeyi göz önünde bulundurup Allah'ın isteği olmadan hiç bir şeyin gerçekleşemeyeceğini bildirir."



MÜSLÜMANLARLA KARŞILAŞMASI

Napolyon Savaşları esnasında Fransızlara karşı Almanların müttefiki Rus ordularıyla birlikte müslüman askerler de geliyordu. Bunların arasında subaylar da vardı. Goethe onlarla karşılaşıp şahsî münasebetler kurmaya başladıktan sonra arkadaşı Trebra'ya yazdığı mektuplarda müslümanlarla hediyeleşmelerini bir mükafat kabul ederek çok sevindiğini yazmakta ve (günlüğün) de tekrar bu müslüman askerleri evine davet ettiğini bildirmektedir. Bu şahsî münasebet ve Napolyon diktatörlüğüne karşı ortak savaş onu müslümanlığa karşı daha da yaklaştırmıştı. Bu yaklaşmanın bir sebebi de Welmar'da katıldığı müslümanların bir ibadetiydi. Bu ibadet yalnız şairi değil çevresindeki insanları da tesiri altına almıştı. Kendinin de belirttiği gibi neticede bir çok dindar hanım kütüphaneden. Kur'ân'ı istemişlerdi. Bu hâdise üzerine Trebra'ya (1814) de şöyle yazar: "Akıllıca şeylerden bahsettiğimiz için bilmeliyim ki. devrimizde şimdi öyle şeyler oluyor ki. bunları kimse daha önce tahmin edemezdi bile... Kim bir kaç yıl önce protestan lisesinde namaz kılınacağını Kur'an okunacağını söyleyebilirdi? Bütün bunlar oldu. Rusyada yaşayan müslüman Başkırtlı Türklerin ibadetlerini görüp mollalarına da baktık. Hatta onların prenslerinin tiyatrodaki konuşmalarına gönülden katıldık..."



DOĞU - BATI DİVANI

Weimar'lı askerlerin İspanya savaşından getirdikleri bir Kur'an sayfası. Goethe'yi yeniden Kur'an'la ilgilenmeye şevketti; bunun üzerine O'nu Jena Üniversitesi Şarkiyatçılarından "Lorsbach"a tercüme ettirdi. Bu parça Kur'an'ın sonundaki 114. sure idi. Hatta şâir bu güzel yaprağı kopye etmeye çalıştı. Buna benzer bir çok denemesi kendi el yazısıyla bize kadar gelmiştir. Bundan hemen sonra İslâm'ın iç dünyası ve düşünceleri ile alâkalı "Doğu - Batı Divanı" meydana geldi. Bu eserde Goethe'nin gençliğinden beri İslâmiyet'e olan derin alâkasının tesirleri görülmektedir. Eğer şâirin İslâmiyete içten bağlılığı güvenli ve alâkası olmasaydı İslâm düşüncesiyle olan irtibatının başka nasıl açıklayabilirdik? İşte bu derin alâkasından dolayı hem çok ciddî hem de bütün samimiyetiyle İslâmiyet hakkında çok rahat kalem oynatabilmiştir. Divanındaki İranlı kahraman (Hafız) a hiç bir zaman tenkit edilecek bir vaziyet vermemiş olması Goethe'nin temel değerlendirmelerinde İslâm'a muhabbetinden ve İslâmı yüce tutmasından ileri gelmektedir. Bu hususda Peygamber'e (SAV) kendi ağzından söylediği şiirlerde veya Mukaddes Kur'an". "Kur'an'ın yüce mirası" gibi tabirlerle ifade ettiği şeyler üzerinde düşünmek yeter:



Kur'an; ebediyetten mi?

O besbelli

Ben onu sormuyorum

O Kitaplar Kitabı..

Evet itiraf ediyorum.

Çünkü bu müslümanlık şiarı!



Ayrıca "Doğu - Batı Divanı"nda Şairin Kur'an ve Peygamberin (SAV) şahsiyetiyle ilgilenmesinin büyük tesiri görülür. Çünkü diğer şark kaynaklan yanında en ön sırada Kur'an ve hadis onun şiirlerine ilham teşkil etmiştir. Şimdi burada birkaç misâl verelim: Kur'an'ın 2. suresinin bir bölümü herkesin çok iyi tandığı onun divanına temel olmuştur. Devam eden diğer dörtlük ise Kur'an'ın (1.) suresinden kaynaklanır.



Bu cezbe-i İlahî

Delirtecek beni..

Fakat ümid ederim

Hidayetini..

Fiillerim ve şiirlerim

Gözler

Sırat-ı müstakimini..

Evet bekliyorum göster...

Allah'ındır Doğu ve Batı Yatar Kuzey ve Güney sahası Sulh ve barışın beşiği ellerinde...



Kur'anın 16. suresine uygun düşürerek şunları söyletir:



O size

Yerleştirdi yıldızları

Merdiven olsun diye

Yerden göğe

Tâ ki böylece

Bakarsınız göklere

Dalarak ruhanî neşe ve lezzetlere...



Goethe'nin kader inancının açığa çıkmasını da az veya çok bu şiirlerinde kullandığı ifadelerindan anlıyoruz. Divanda hep bu mevzu işlenmiştir. Meselâ kitabının şu kafiyelerinde:



Allah her şeyi

İlahî ilmiyle takdir etti

Ayırdı senin de kısmetini

Sana izlemek düşer ilahî iradeyi

Yol başladı bitir bu seyahati haydi!



(Buch der Betrachtungen 'den) Buna benzer şekilde aynı kitabda şöyle der:



Sen gezedur kendi aaafince

Fakat bir kader de

Ediyor ta' yin

Geçeceğin yerler için..!



Goethe'nin düşüncesi varlığımızın yolunu ve tecrübesini belirliyor. Bunu Timur'a söylettirdiği şu alaylı ve öfke dolu sözlerde ortaya kor:



Eğer Allah beni

Kurtçuk olarak dileseydi

Elmanın içinde halk ederdi.



Ünlü (Orphischen Ur Worte) eserinde de kader hususunda aynı şeylerden bahsettiğini görüyoruz.



Demek yakında da uzakta da

Hatta dolaştığında bile uzak diyarlarda

Aynı kader yine

Nereye gitsen peşinde

Mümkün müdür sen

Ayrılasın gölgenden?..



"Suleika" kitabında da Goethe'nin aynı inancının Hatem ve Suleika arasındaki konuşmada işlendiğini görmekteyiz.



Düşün şimdi hangi anda

Ortaya çıktı Suleika!.



Bu kelimelerin Goethe'nin kader ortağı bir çiftin ayrıntılarının ortaya konmasında daha iyi anlaşılır. Bundan ayrıca şu bölümler bahseder. (Die Wahlverwandschaften) kitabında ve aynı zamanda (die Mitschuldigen) da Divanda da Suleika'nin geleceğinin önceden belirlenişi İslâm'daki Allah'ın iradesine işaret eder. Demek ki bu motif aynı zamanda İslâm anlayışına uydurulmuş bir biçimde kullanılmıştır.



Allah'ın iradesine uyan bir kadere rıza davranışı Divanda da göze çarpar. "Besp-rachungen" kitabından alınmış kadere inanmayanlarla alay eden bir dörtlük bu inancın çok yönlü toleransını bize hatırlatır:



Herkesin düştüğü kendi inançsızlık tuzağında

Düşüncesini alkışlaması ne de aptalca!

Eğer İslâm teslim olmaksa Allah'a

Hepimiz doğuyor ve ölüyoruz İslâm'da.



Divan'da; Goethe'nin Müslümanların Allah hakkındaki tevhid inancına olan sempatisi defalarca belirtilir. Allah'ın birliğinin Kur'an'a bağlı olarak anlatılmasını ise şu kafiyelerde görüyoruz:



Tek bir Allah'ı

Düşünüyordu İsâ (s)

Bu mukaddes duyguya

Kement attı

Onu tanrı sayan hülyâ!



Ve böylece

Nasip olan Muhammed'de de (S)

Hak görülmeliydi...

Muhammed ki



Alan hâkimiyetine

Bütün dünyayı

Tek bir Allah inancıyla..



(aus dem Nachschlussgedicht süsses Kind die Perlenreihen)





Kur'an'ın 2. suresinden ilham alıp Goethe'nin en sevdiği düşüncesi Allah'ın tabiatta tecelli ettiği ve onlarla tanınabileceği ifade edilir;



Mukayese et kendini

Hele bir böcekle

Hiç kıyasa girer mi?

Allah'ın bize vergisi

Böceğe verdiğine denk mi?





Goethe’nin Ünlü “Doğu-Batı Divanı”



ALLAH'IN YÜZ İSMİ

"Sengers" kitabının bir dörtlüğünde Allah herşeyi idare eden eşsiz bir Yaradıcı olarak takdir edilir. Daha sonra Goethe için önemli bir bölüm ortaya çıkar:















O tek "Hak" olan

Hak olanı istiyor herkes için.

Bu yüce isim çok sevilsin

Onun yüz isminden

Amin...



Divan'ı tanıyanlar "Suleika" şiirlerinin Allah'ın yüz ismine bağlandığını anlayacaklardır:



Allah'ın yüz ismini saysam da

Çınlar yeni isimler;

Mânâ ufkunda başka başka

Sayılan her isimle birer birer.



Goethe'nin Allah'ın birçok sıfatı ve yüz Esmasını bu kadar çekici bulmasının sebeblerini Eckermann'la yaptığı bir konuşmada mevzuu bu hususa getirmesinden anlıyoruz. Bu vakada da kendi dindarlığı ve İslâm arasında bir yakınlık görülür. Ölümünden bir yıl önce Eckermann'a şöyle der (8 Mart 1831): "Ey sevgili çocuk biz Allah hakkında ne fikre sahibiz ki? Bizim dar mefhumlarımız en yüce varlıktan ne anlatabilir ki? Eğer bir Türk'e yüz ismini ansam yine onun sınırsız sıfatları yanında bir şey söylemiş sayılmayacağım..."