Kimlik ferdi sosyal bir varlık olarak (fikrî beşerî ve sosyal ilgileriyle birlikte) tanımlar; doğduğu yaşadığı en önemlisi benimsediği topluma aidiyeti içinde yani toplumunun kimliğiyle birlikte ele alır. Çünkü fert ile toplum (veya millet) arasında tabiî bağlar vardır. Fert tek başına ortaya çıkan bir varlık değildir milletin bir ferdi millet teknesinde yoğrulan bir hamurdur. Kişilik ferdin genetik tabanlı ve çevre etkili psiko-biyolojik özellikleriyle belirlenirken kimlik; içinde doğup büyüdüğü zihni gelişimini tamamladığı maddeten ve manen beslendiği benimsediği toprak yurt kültür ve medeniyetin ona biçtiği bir elbisedir. Bu bakımdan kimliğin aktif ve pasif unsurlarından söz edilebilir. Kişinin seçme imkânına sahip olamadığı ebeveyni gibi ırk dili ve doğduğu yer de kimliğinin pasif unsurlarıdır. Buna karşılık onun en önemli ve temel seçimi olan inancı ideali ve kendisine belirlediği var oluş gayesi aktif kimlik unsurları durumundadır. Millete ait kimlik ise; dil tarih gelecekle ilgili özlem din ve gelenek birliğiyle şekillenir. Burada ilk dört unsur hem kültür hem medeniyet boyutu olan; gelenek ise daha çok milli kültür ürünü bir unsurdur.



Fakat bugün Türkiye’de ferdin kimlik kartındaki bilgileri unutmuş veya henüz tam öğrenememiş olması garabetine benzer bir durum yaşıyoruz. Hafızasını kaybetmiş bir insan için artık geçmiş diye bir dönem ve birikim söz konusu olmadığından yaşanan hal neye göre değerlendirilecek hangi amaçla yaşanacak gelecek hangi beklenti ve hazırlanma şuuruyla düşünülecektir?!..



DİL



Bugün bütün Türk dünyası için bir dil birliği hedefinden söz ediliyor fakat bugün Türkiye’de bir dil birliğinden bahsedilebilir mi? Herşeyden önce “dil” kavramının ortak bir tarifini paylaşıyor muyuz? Dilin tarihsel süreçte kendi tabii seyri içinde değişim geçiren (veya öyle olması gereken) bir müessese olduğunda hemfikir miyiz?



Zaman içinde dile yerleşmiş ve yaşayan dil içinde kendine yer edinmiş kelimelerin yerine yakın geçmişte kelimeler türetildi. Bu çabaların altında aslında medeniyetimize karşı duyulan yabancılık duygusunun yolaçtığı bir arayış yatıyordu.



Böylece Türkiye’de ideolojik akımlardan bir kısmı sözlük mânâsı itibarıyla aynı olan kelimelerden öztürkçe veya Batı kökenli olanları diğer bir kısmı ise Türkçe karşılığı olmayıp Arapça veya Farsça da olsa halkın benimsediği yani oturmuş olanları kullanmayı tercih etti. Bu ayırım ideolojik kimlik farklılığını belirtiyordu. Zaman içinde bu farklı kelimeler neredeyse birer ıstılâhî anlam kazandılar ve artık farklı düşünceleri ifade etmek için birer sembol olarak kullanılır oldular. Dünyanın başka hiçbir ülkesinde görülmeyen bir durumdu bu.



Bugün bu furya hızı yavaşlamış bir şekilde devam ederken yeni bir dil sıkıntısı üretmiş bulunuyoruz. Bu kez anormal ve başıbozuk bir tarzda günlük kullanıma soktuğumuz yabancı kelimelerin saldırısıyla karşı karşıyayız. Bu durum bavul ticareti ve turizm hacminin artışı çanak antenlerle dış dünyaya yakınlaşma Türkiye’nin dışarıya açılması veya globalleşme gibi görünür sebeplerle açıklanmaya çalışılsa da derindeki sebep çok farklı: Kendi dilini ve medeniyetini sevmemek ciddiye almamak tanımamak tanımayı da istememek ve farkında olarak veya olmayarak bir aşağılık duygusu içinde olmak.



Meselâ biz CIA IBM gibi kısaltmaları Amerikalılar gibi (si-ay-e; ay-bi-em şeklinde) telaffuz ederken Fransızlar kendi dillerinin gerektirdiği şekilde (se-i-a; i-be-em olarak) telaffuz ediyorlar. Biz İngilizce telaffuzla AİDS Fransız ise hastalığın Fransızca isminin başharflerini birleştirerek SIDA diyor. Peki biz neden dilimize tercüme edilmiş şekliyle kazanılmış bağışıklık eksikliği hastalığı ifadesinin kısaltılmış halini kullanmıyoruz?! Türkçe kelimelerin baş harfini bile İngilizce telaffuz edebiliyoruz; “eyç-bi-bi” (HBB). Ayrıca hangi komplekstendir bilinmez “White House’u Beyaz Saray” olarak çeviriyoruz. Aslında bu “Beyaz Ev”dir ve Fransızlar “Maison Blanche” İspanyollar “Casa Blanca” Araplar “Darü’l-Beyda” olarak çevirirler; saray demezler.



Bu bir medeniyet dairesi içinde yoğruluyor olgunlaşıyor ve onun düşüncesini seslendiriyor. Kendi medeniyetine ait kavramları bilmemek ve benimsememek bunları ifade için kullanılan dile karşı da yabancılaşmaya yolaçıyor. Yabancı kelime kullanma özentisinin bir düşünce ve kültür temeli olmadığı için özenen fert kendi dili gibi kelime apardığı dillerin düşüncesini ve kültürünü de bilmiyor. Kelime aparıp kullanmak ardından o kelimelerin ait olduğu medeniyetin insan tipinin yürüme ve konuşma tarzından davranışları kadar taklit edilmesini getiriyor. Gençler arasında kovboy (sığır çobanı) kabalığına özenenleri bu yüzden görüyoruz. Sonuçta bir dil yâresi çekiyoruz ve bu temelde yer alan daha derinden yaşadığımız kültür ve medeniyet kompleksinin türevi. Düşünmeden yaşayan küçüklük kompleksli edilgen toplumların vasıflarıdır bütün bunlar.



TARİH



Dünyada sadece bize özgü bir tarih anlayışı ve metodu gelişti: Cumhuriyet öncesini yok sayma ve toptan kötüleme anlayışı. Tarihi farklı yorumlama tarihi şahsiyetlere nefret duyma yerin dibine batırma. Peki bu ne kadar sağlıklı bir metottu? Bu yaklaşımla tarih birliği nasıl sağlanacaktı? Tarihten kopukluk geleceğe ilişkin özlem ve hedeflerin de ortak bir paydada buluşmasını engellemiyor muydu?



Bugün tarih birliğinden söz edebilir miyiz -en azından vakalar açısından değil gelecekle ilgili hedefler ve niyetler açısından tarihe eğilme birliği-? Bu soruya cevap verebilmek için önce metodolojiyle ilgili bir diğer soruyu cevaplamak zorundayız: Tarihi nasıl ele alacağız? Araştırma ve yorumlamada metotlarımız ne olacak? Veya neden tarihle ilgileneceğiz? Bugüne dek tarihte yapılmış hataları görmezlikten gelme veya sadece hataları bulmaya çalışma eğilimi yaygındı (bu azalarak da olsa halen devam ediyor). Hataları tarihi şartlar içinde değerlendirme bunlardan sonuçlar çıkarma her bakımdan bize zor geliyordu. Çünkü tarihten gelecek adına elde edeceğimiz kazanımlar bizim için sadece ideolojik bir anlam taşıyordu. Hâlbuki istesek de istemesek de hepimiz aynı tarihe sahibiz. Aynı tarihin çocuktan aynı ataların torunlarıyız. Bu açıdan tarihimiz tabiî ki bir. Fakat bireysel ve toplumsal kimliğimiz için bu yeterli değil. Hayatımıza ve düşüncelerimize ne yansıyor? Hepimiz tarihimizi sahipleniyor muyuz? Hiç şüphesiz bu konudaki bireysel tercihlerimiz kimliğimizin somut ifadesi oluyor.



GELENEK



Buna geleneği yaşatma ihtiyacı duyma konusunda birlik demek daha doğru olur. Kırsaldan megapollere göç bunu bir hayli yıprattı. Hurafelerin korunması geleneklerin yok olmaya yüz tutması gibi bir sonuçla karşı karşıyayız. Yatır-çaput hurafeleri büyükşehir küçükşehir dinlemiyor. Diğer yandan insanları kaynaştıran ve fedakârlığı bir hayat tarzı haline getiren fakat bugün kırsal kesimle sınırlı kalan hayat tarzı (sıkı komşuluk ilişkileri ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi imeceler) giderek daha az sayıda insan tarafından paylaşılıyor. Çağdaş dünyada megapollerin hatta ortalama büyüklükteki şehirlerin yapısı muhtevası fonksiyonu geleneklerimizi unutturuyor mu? Yoksa şansımız var mı? Varsa nasıl? Geleneklerin yaşatılması ve hurafelerden arındırılması için nasıl bir süreç başlatılabilir? Bunlar zor sorular.



GELECEK



Millet olarak ortak özlemlerimiz dolayısıyla ortak hedef ve projelerimiz var mı? Fert olarak bu gâye-i hayal içindeki yerimiz nedir? Hedefi çabası olmayan fert ve toplum nasıl tanımlanacak? Böyle bir birey veya toplum hangi kimliği temsil edecek; herhangi bir kimlik taşıyacak mı? Bu soruların cevabını tereddütsüz olumlu olarak veremiyoruz. Kimliksizlik hastalığının gelecekle ilgili belirtileri bunlar.



DİN



Yakın tarihin eğitim ve kültür politikalarının dinimizi ciddi ve sistematik bir şekilde tanıma imkânı verdiğini söylemek güç. “Bu yıl hac ve kurban bayramı aynı günlere denk geldi”; “iftar namazı kılındı”; “cuma namazını evde kılardı” vb. gibi ifadeler Türk aydınına ait. Okunan salâyı ezan zanneden boy abdestiyle birkaç gün namaz kılınabileceğini ifade eden de aynı aydın.



Din ve inanç esaslarından dünya görüşünü belirleyen medeniyet dairesinden uzaklaşma milli kimliğin diğer unsurlarını da zayıflatıyor yozlaştırıyor ve bu bir kısır döngü halini alıyor. Sonuçta sadece tarih ve özlem birliği değil daha ziyade kültür temelli gelişen dil ve gelenek anlayışı da bundan zarar görüyor. Kaldı ki İslâm’ın Arap olmayan diğer Müslüman ülkelerin dillerine de dinin tabiatından kaynaklanan olmazsa olmaz türden bir etkisi olmuştur. Çünkü İslâm kendine ait terminoloji ve kavramlarla geldiğinden başka dillere tercüme edilemeyecek ifade ve terimlere sahiptir.



DEVLET GELENEĞİ VE YÖNETİM TARZININ KİMLİK OLUŞUMU AÇISINDAN ÖNEMİ



Doğup büyüdüğümüz zihni olgunluğumuzu tamamladığımız ülke ve zaman dilimi de çok önemli. Dünya dengelerini elinde tutan bir devletin çocuğu olarak da doğabiliriz bir kabilede de. Çok geniş bir coğrafyada sözü dinlenen ve sevilen bir ülkenin insanı da olabiliriz bir köle konumunda da bulunabiliriz. Medeniyetimize ve ülkemize duyduğumuz güven kimliğimizin oluşumunda etkilidir. Bu açıdan devlet geleneği milli kimlik unsurlarını ve fert kimliğini tarih içinde koruyan yaşatan beslenip gelişmesini bir bilinç temeline oturmasını sağlayan önemli bir faktördür. Bunların yanı sıra bugün demokrasi insan hakları gibi kavramlar da neredeyse millet vasıflarından milli kimlik unsurlarından dolayısıyla fert kimliğinin oluşmasında temel faktörlerden sayılıyor. Çünkü insanın yaşadığı toplumun yönetim anlayışı onun yetişme tarzını zihniyetini verimliliğini üretkenliğini ve evrensel değerlere katkısını belirleyici güce ve fonksiyona sahip. Bir yanda krallıkla askeri diktayla yönetilen ülkelerin insanlarına diğer yanda demokrasinin ilke ve kurumlarıyla oturmuş olduğu ülkelerin demokrasi terbiyesine sahip insanlarına nasıl bakıyoruz? Bize nasıl bakılıyor? Tabiî ki bir ülkenin adından yola çıkarak bütün fertlerinin aynı ölçüde demokrat hukuka saygılı olduğu veya hiçbirinin olmadığı söylenemez fakat her ülkenin tarihsel kimliği ve kazanımları onun canlı dokusunu ve hâkim rengini belirliyor.



Sonuçta artık demokrat ve benzer nitelemeli kimliklerden de söz ediliyor. Fakat bunların hiçbiri tabii ki sadece sözlü beyanla var olmuyor. “Ben demokratım” demenin demokratik davranış terbiyesi göstermeye yetmediği gibi.



KİMLİĞİ TANIMA



Karşılaştığımız bir insanın ilk planda dikkatimizi çeken özellikleri (çağrıştırdığı coğrafya giyinme hareket ve ilişki kurma tarzı) onun kimliğiyle ilgili bazı ipuçları verir. Meselâ yabancı bir ülaaae gittiğimizde o ülkenin insanlarını yakından tanımak isteriz. O ülkede karşılaştığımız tablo (uygarlık teknoloji ve gelişmişlik düzeyi hassas prensipler ve bunlara uyma ciddiyeti örneğin randevu saatlerine dikkat edilmesi altyapı sağlık eğitim hizmetlerinin düzeyi insana rejim ve toplum hayatı içinde fert olarak verilen değer ülke yönetiminin saygınlığı vs.) bize belli bir fikir verir. Fakat o ülke insanlarıyla bir müddet birlikte yaşadığımız birşeyler paylaşma durumunda kaldığımız takdirde ancak o milletin kimliğini ruh yapısını anlarız. Çünkü o ülke insanlarının ortak birtakım özellikleri vardır. O ülkede karşılaştığımız fertlerde temel kimlik muhtevalarını (dil ve tarih hassasiyeti geleneklere saygı geleceği kucaklama bunlara bağlı olarak prensipli yaşama toplumun değerlerine saygı duyma gibi) gördüğümüz takdirde milli kimlik unsurlarının muhtevası zihnimizde daha da netleşir. Burada bir ayırım yapmak gerekir: Ülke fertlerince paylaşılan temel kimlik unsurlarının üzerinde farklı kimlik türevlerinin gelişmesi çok normaldir olması gereken bir durumdur çünkü farklı renk ve motiflerin biraradalığı gelişmenin dinamiğini milli ve evrensel olma sürecinin de temelini oluşturmaktadır.



KİMLİK KARMAŞASI



Yurt dışında özellikle de Batıda büyüyen çocukluk ve gençlik yıllarını Batıda geçiren Türklerin büyük kısmında da kimlik problemi görülüyor. Almanya’da bir barda içki içerken arkadaşı Hans’a Müslüman olması telkininde bulunan Hasan’ın durumu gibi. Hans’ın cevabı ilginç:



“Ben zaten Müslümanım. Çünkü senin gibi yaşıyorum”.



Diğer yandan ebeveynlerinden biri gayr-i müslim olan mesela babası Türk annesi Batılı olan insanların büyük kısmında çok ciddi kimlik problemi görülmektedir. Annesi alman olan G.E kendisini dünya vatandaşı gibi görüyordu. Annesi Fransız olan E.İ.S gururla şunu söylüyordu: “Annem evde Türkçe konuşmayı yasakladı.” Fransız karısı iyi bir Hristiyan olan kilise ve dini okullarla sıkı bağlan bulunan C.E.’nin kızlarının ise babalarının kimliğiyle alâkaları yoktu. Sadece isimleri Türk ismiydi. Gerçi babanın kendi yaşantısında da dinini ve geleneklerini hatırlatacak hiçbir unsur yoktu. Anne şöyle diyordu: “Ya sen Müslümanca yaşa bu çocuklar Müslüman olsun. Ya da bana bırak. Yani her halükârda bir dinleri olsun”. Annenin dinini koruması ve yaşaması en önemli etkendi.



YASAYAN “TÜRK KİMLİĞİ”



Kimlik bir ruh problemi sonuçta. Sadece isim mimari kıyafet değil belki daha da önemlisi bunları da içine alacak ve aşacak şekilde kişinin ve toplumun çelişkisiz bir şekilde ortaya koyduğu davranışların tümü bunların anlamı. Yukarıda “Türk Kimliği” ifadesini ırk ve biyolojik farklılık temeline dayanan bir soyutlama için değil (bu zaten mümkün de değil) tarihten gelen bir kültür ve medeniyet birikimini tarif için kullanıyoruz. Sıcakkanlıyız insan canlısıyız. Bu yüzden insan ayırt etmeyiz ve yabancılara karşı soğuk durmayız. Selam vermeyi severiz (son yıllarda bu konuda biraz cimrileşmiş olsak da). Yardım isteyene yardım ederiz fedakârız. İnsanları memnun etmekten ve hediye vermekten hoşlanırız. Fakat kimlik buhranımız bizi bize karşı yabancılaştırdı hatta hasım durumuna getirdi. Birbirimize karşı güvensiz insafsız acımasız ve müsamahasız yabancılara karşı daha anlayışlı tahammüllü ve hoşgörülü hale geldik.



Hâlbuki en büyük ve evrensel birlik: İnsan olma birliği. Buna atalarımız “rikkat-i insaniye” diyordu. İnsan hakları ile anlatılmak istenen hususların tümü bu yüzden bizim tarihimiz boyunca mevcuttu. Hangi din ırk tarih ve dilden olursa olsun hangi coğrafyadan gelirse gelsin bütün insanları bu anlayışla kucakladık. Bu yüzden yabancılara karşı gösterdiğimiz ve genellikle tenkide konu olan canlı ilgi ve merak vahşetten değil yüreğimizdeki insan sevgisinden kaynaklanıyor.



Her kimliğin vazgeçilmez ayrılmaz alâmet-i farikaları var. Bunlar insanlığın ortak evrensel değerleri ile benzeştikleri bu değerleri temsil edebildikleri ve en önemlisi yaşandıkları ölçüde söz konusu kimlik kendini sıhhatli bir şekilde tanımlıyor; taklit edilme değil örnek alınma insanlığın ortak malı olma insanlık hazinesini besleme canlı tutma açısından evrenselleşiyor. Bu noktada aile akrabalık ve komşuluk bağlarının güçlü olması insan canlısı olma yardımseverlik fedakârlık karşılık beklemeksizin verme gibi temel hasletlere sahip olan bizim kimliğimizin de ortak insanlık değerleri açısından önemli olduğunu dünyaya çok şey kazandırabileceğini söyleyebiliriz.