Edebiyat tarihleri; yüzlerce binlerce sanatkârın hayatı karakteri fikirleri şahsiyeti ve sanatı hakkında bize bilgi verir. Bunlar arasından "pek az sanatkârın eserleri ve fikirleri ile şahsiyeti arasındaki benzerlik hattâ ayniyet Mehmet Akif'inki kadar olabilmiştir." Sadece edebiyatçıların değil birçok idealist insanın hattâ lider önder durumunda örnek insan konumunda olan bazı kişilerin bile; sözleri ile hayatları ve yaptıkları arasında önemli aaaatlara rastlarız. Fakat bir de özü sözü bir söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutan hayatları ve eserleri arasında aaaat bulunmayan ömürleri boyunca dupduru yaşayan gökteki yıldızlar gibi pırıl pırıl tertemiz olan herkesin imrenerek büyük bir gıptayla baktığı insanlar vardır. İşte İstiklâl Marşı şâiri Mehmet Akif böyle bir şahsiyettir. Biz bu yazımızda onun bu örnek ahlâk ve karakterini ana çizgileriyle vermeye çalışacağız.

1. Kur'an ahlâkı

Yakın dostlarının hâtıralarından öğrendiğimize göre Akif'in ahlâk ve karakterinin özünü Kur'an meydana getirmiştir. O devamlı güzel lâhutî bir sesle Kur'an okunan Kur'an'ın prensiplerinin harfiyyen yaşandığı bir evde doğdu. Hem annesi hem babası örnek bir İslâm ve Kur'an ahlâkına sahipti. Kendisi de altı ayda Kur'an'ı ezberledi ve ömrü boyunca ona bağlı kaldı. Kur'an'a karşı en küçük bir saygısızlığa bile tahammülü yoktu. Meselâ bir gün bir dostunun evinde tanıştığı Kur'an'dan Fransızca telâffuzuyla Koran diye sözeden Servet-i Fünûn yazarı Ahmet Şuayb'a öylesine canı sıkılmıştı ki ömrü boyunca onunla bir daha selâmlaşmadı.



2. Örnek insan

Akif Kur'an ahlâkının gereği olarak hayatı boyunca mütevazı yaşadı. Hiçbir zaman kendisini başkalarından üstün görmedi. Gurur kibir onun semtine uğramadı. Daima insanlardan bir insan düz insan oldu.



Dostlarına karşı daima onlardan fazla dost davrandı. Haksızlık etmektense haksızlığa uğramayı tercih etti. O ki hakiki Müslümandı aldatılabilir; fakat kimseyi aldatmazdı.



Akif; kimsenin özel hayatını tercihlerini kusurlarını söz konusu yapmazdı. Yalnız toplumu toplum hayatındaki yanlışları tenkit ederdi.



Kendi olmayanlara kızardı. Benzemek taklit kopya sinirlendiği şeydi hayatının bir kısmı da bu öfkeden ibaretti. İki yüzlülere garazı vardı; fakat yaşı ilerledikçe: "İki yüzlüleri artık sever oldum. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım." diyordu.



Onun üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken hayat ölçüleri vardı. Dostlarını arkadaşlarını çevresini hep bu ölçüleri kullanarak seçerdi. Mithat Cemal Kuntay anlatır:



Akif Tevfik Fikret'le üniversitede tanıştı. Meşrutiyet'te ikisi de orada hocaydı. Akif'e;



-Fikret sende ne gibi bir tesir uyandırdı dedim. Akif bu adamı sevemedim dedi ve sebebini şöyle anlattı:



-Benim gibi daha ilk defa görüştüğü adama yirmi senelik arkadaşlarını çekiştirdi.



3- Muzdarip şâir

Dünyaya gelmekte geç kalmış gibi muzdarip bir yüzü vardı. Hep muzdarip yaşadı muzdarip şâir olarak edebiyat tarihlerine geçti. Fakat onun ızdırabı kendisinin değil milletinin ızdırabı idi. O da Namık Kemal gibi; "Sen zanneder misin ki benim hep elemlerim / Heyhat! Ben nevâib-i eyyâmı inlerim" diyordu. Yine; "Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemal / Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma" diyen Namık Kemal gibi kendi derdiyle değil milletinin dertleriyle ızdıraplarıyla muzdaripti. Milletinin maddî-manevî dünyası yıkılırken alt üst olurken o gülemezdi. Bu yüzden ömrü boyunca; "Irzımızdır çiğnenen evlâdımızdır doğranan! / Hey sıkılmaz ağlamazsan bâri gülmekten utan!" diye haykırıp durdu.



4. Hiçbir şey ve hiçbir kimse karşısında eğilmeyen baş

Akif hayatı boyunca durmadan dinlenmeden her gün on altı saat çalıştı. Bazen evine dört gün sonra dönüyordu. Sabahleyin evinden çıkınca önce Tarım Bakanlığı'ndaki memuriyetine koşuyor akşam Halkalı'da Veteriner Fakültesi'ndeki hocalığa yetişiyor ertesi sabah memuriyete dönüyor akşam Acıbadem'deki Ratıp Paşa'nın ertesi gün Suadiye'deki Ragıp Paşa'nın daha ertesi gece Erkân-ı Harp müşiri bilmem kimin neredeki çocuklarına derse gidiyordu.



Alaturka selâmların yüz türlü verildiği bu paşa konaklarına Akif ölçüsü ömrünce hiç değişmeyen tek selâmıyla girip çıkıyordu. Hiçbir kapı altından geçerken onu eğilmeye mecbur edemedi. O bu saray parçalarının yüksek tavanları altında küçülmüyor üstünde yalnız gökyüzü duran bir başla oturuyordu. Akif'in yakın arkadaşı Mithat Cemal Kuntay bu derslerle ilgili şu hâtırasını anlatır:



"Hususî derslerini anlatırken Osmanlı İmparatorluğu'nun müşirlerinden birinin oğluna verdiği hususî dersini söylemedi ben sordum.



-Onu bıraktım dedi. Müşirin oğlu bir gün Peygamberimizin aleyhinde ağzından bir lâkırtı kaçırmıştı.



Biteviye yürüyorduk. Ortalık kararıyordu. Birdenbire durdu; yüzüme dik dik baktı. Sesi değişti.



-Mithat Bey dedi; isteyen Güneş'e tapar isteyen ateşe... Ben kimsenin Allah'ına peygamberine karışmam; fakat kimse de benimkine karışmamalı. Biri yüzüme karşı babama sövebilir mi? O halde Peygamberime nasıl söver?



Karanlıkta gözleri parlıyordu."



En çok okuduğu kitap Kur'an olan ve görüyor gibi Allah'a inanan adama bu hakareti kim yapabilirdi?



Akif hayatı boyunca birbirine hiç benzemeyen farklı devirler gördü ve yaşadı: II. Abdülhamit Devri II. Meşrutiyet Devri Mütareke Devri Cumhuriyet Devri. O bu devirlerin hiçbirinde hiçbir kimse karşısında eğilmedi bükülmedi. Her zaman onuruyla yaşadı. Hiçbir şey ve hiçbir kimse onu inandıklarıyla ters düşüremedi. O bütün ömrünce beğenmediği inanmadığı hiçbir şeyi alkışlamadı. Hak bildiklerini söylemekten çekinmedi.



5. Verilen sözün ne mânâya geldiğini bilen adam

Akif bir insan için verilen sözün ne mânâya geldiğini çok iyi biliyordu. Verilen söz onun namusuydu. Her şey olabilirdi; fakat bir insanın sözünde durmaması kadar çirkin kötü bir şey olamazdı. O sözün ayağa düştüğü verilen sözün hiçbir öneminin ve değerinin kalmadığı edilen yeminlerin bile önemsenmediği günümüzden ne kadar uzaktı. O sanki bir "Asr-ı Saadet Müslüman"ı gibi sözünün eriydi. Arkadaşı Mithat Cemal Akif için verilen sözün ne mânâya geldiğini bir hâtırasında bakın nasıl anlatır:



"Meşrutiyet'in ilk seneleri bir cuma adam boyu kar yağdı. O gün Akif'in haz etmediği şeyler işlemedi: Araba tramvay şimendifer ve vapur... Çapa'daki bizim eve o gün sütçü ekmekçi gibi adamlar bile gelmedi. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken nihayet kapı çalındı; fakat... Akif Bey gelmişti! Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım. Nasıl geldiğini merak ettim. Beylerbeyi'nden nasılsa Beşiktaş'a bir vapur işlemişti. 'Bu kadar mı?' dedim. Tabiî ki bu kadardı. Ve tabiî ki Beşiktaş'tan Çapa'ya işleyen bir şey yoktu; ancak bunu sormaya da lüzum yoktu; çünkü Beşiktaş'tan Çapa'ya bu havada insanlar yürüyerek de gelirdi. Bu karda tipide yaya yürünülen mesafeye ben şaştıkça Akif de benim hayretime şaşıyordu:



-Gelememem için kar tipi kâfi değil vefat etmem lâzımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim.



İnsanların birbirlerine verdikleri sözün bu kadar korkunç bir şey olması o gün beni ürküttü.



-Akif dedim; sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan bana izin ver de ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli lodosa bile tahammülü yoktur!



-Ben böyleyim! dedi.



-Ben de böyleyim! dedim.



Bu vak'adan sonra ona söz vermekten korktum. Dediğim gibi onun gözünde ne karayel fırtınası ne diz boyu kar mâzeret-i meşrûa değildi."



Yine Mithat Cemal'in anlattığı aşağıdaki olay da Akif'in verdiği söze ne kadar önem verdiğini gösteren bir başka örnektir:



Veteriner Fakültesi'nden sınıf arkadaşı Hasan Efendi'yle Akif o kadar dost olmuş o kadar birbirlerini sevmişlerdir ki bir gün birbirlerine söz verirler:



İleride çoluk-çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı. Ve aradan yıllar geçti. Hasan Efendi ve Akif evlenip çoluk-çocuk sahibi oldular. Bu arada Meşrutiyet ilân edilmişti. Mehmet Akif de Tarım Bakanlığı'nda Genel Müdür Yardımcısı olmuştu. İşte o günlerde Akif'in Genel Müdürü Tarım Bakanı tarafından haksız yere görevinden alındı. Akif bu haksızlığa dayanamadı ve Genel Müdür Yardımcılığı görevinden istifa etti. Artık işsizdi. Para biriktirme âdeti olmayan elindeki avucundakini anında çevresindeki yoksul ve kimsesiz insanlar için harcayan Akif eşi ve çocuklarıyla büyük bir maddî sıkıntıya düştü. O kadar ki o günlerde Akif'in evine beraber kitap okumak için sık sık gelen ve öğle yemeklerini Akif'in evinde yiyen Mithat Cemal bu maddî sıkıntıyı açıkça gördüğünden çeşitli mâzeretler bularak Akif'e yemekten sonra gitmeye başlamıştı. Gerisini Mithat Cemal'den dinleyelim:



"Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malumdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım.

Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti.



Bir cuma sofada çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak Akif'e sordum:



-Kim bu yavrular?



-Akif cevap vermedi.



-Odaya girince bu üç ızdırabını bu misafir çocuklarını Akif'e takılarak tebrik ettim. Akif'in yüzü değişti:



-Misafir çocukları değil benim çocuklarım! dedi.



Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu?



-Hasan Efendi öldü de...



Dedi; ve çocuklar kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı rahmetli Hasan Efendi'nin çocukları.



Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk."



6. Geride utanılacak bir şey bırakmayan adam

Akif hayatını öylesine güzel temiz duru yaşadı ki geride utanılacak hiçbir şey bırakmadı. Bu öylesine berrak bir hayattı ki "Yalan söylemeye muhtaç olmayarak" size anlatılabilirdi. Halbuki dünyada çok az insan bunu başarabilmiştir.



Akif herkesin çok iyi bildiği parayı bilmiyordu. (Mithat Cemal'in verdiği bilgiye göre bu mefhumu sadece Umûmî Harp'te biraz heceledi; fakat sökemedi.) İnsanların çoğunlukla çirkin oldukları para meselelerinde Akif çok güzeldi. Muhtaç olduğu maddî sıkıntı çektiği zamanlarda bile paraya hiç önem vermedi. Mısır'da Prens Abbas Halim Paşa'nın misafiri olarak yaşadığı yıllarda yirmi bin lira gibi o gün için çok büyük bir para olan emekli ikramiyesini bile hükümete müracaat edip almadı.



Mısır'da öyle mütevâzı bir hayat yaşadı ki karşısına çıkan maddî fırsatlardan istifade etmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Eşref Edib'in verdiği bilgiye göre "eşya nâmına odasında birkaç kanape iki demir ayak üzerine konulmuş birkaç tahtadan ibaret karyola vazifesini görür bir şey bir hasır seccâde bir çift nalın bir divit bir de duvarda Hikmet Bey'in Afganistan'dan gönderdiği bir seccâde. Bu seccâde lüks sayılırdı. Fakat o en kıymettâr bir hediye idi.



Üstad evden eve taşındığı zaman geceleri taşındığını söylerdi. Konu komşu eşyasını görmesin diye."



O sadece Mısır'da değil Millî Mücadele yıllarında Ankara'da milletvekili iken de böyle yaşadı. Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay o günleri şöyle anlatır:



"Hiç unutmam Akif bir akşam bizi Ankara'da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz tam ona gitmek üzere iken o koşa koşa geldi dedi ki:



-Akşam çayını sizde içeceğiz.



Ben tabiî buna memnun oldum. Fakat sebebini öğrenmek istedim. Sordum. Gülerek dedi ki:



-Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.



O oda ki mefrûşatı zâten tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisiydi."



Koca Akif bütün ömründe dünya nimetlerinden uzak yaşadı. O ne ünlü Fransız yazarı Andre Gide gibi "Dünya Nimetleri" diye bir kitap yazıp insanı sadece bu nimetler ve bunların verdiği hazlar içinde yüzen bir varlık olarak görüyor ne de "Dünya Nimetleri"ni bir başucu bir el kitabı haline getiren Orhan Veli Cahit Sıtkı Sait Fâik neslinin içine düştüğü acınası duruma düşüyordu. O dünya hazlarına kapılarını kapatmıştı.



Yine Mithat Cemal'in ifadesiyle "Akif için dört şey çamur kadar pisti: Cimrilik ikbal şımarıklığı kibir bir de maddî pislik. Cimrilerle daima acı acı eğlendi. Zengin nekes ve ağır bir hastaya:



-Bir hekim çağırtsanız diyordu. Ağır hasta Akif'e nasihat ediyordu.



-İsraf etmemeli oğlum dünyanın binbir hâli var!



Akif acı acı gülüyor:



-Dünyanın binbir hâlinden biri de insanların böyle hastalanmasıdır diyordu."



Safahat şâiri hayatında bir tek defa bile bayağı olmadı. Onun iç yüzüne bakanlar her zaman gökyüzüne denize bakar gibi ferahladı. O altmış üç yıl dupduru yaşadı. Bu ne berrak altmış üç yıldır ki siyah ve pis bir tek dakikası yoktu.



Bütün bu özellikleriyle Akif sadece Safahat şâiri değil sadece Çanakkale'yi destanlaştıran şâir değil sadece İstiklâl Marşı şâiri değil aynı zamanda örnek bir ahlâk ve karaktere sahip ideal bir insandır. Onun bu örnek ahlâk ve karakterinin yeni yetişen nesillere anlatılması sevdirilmesi bugün bir vazifedir. Çünkü içinde yaşadığımız olaylar böyle bir ahlâk ve karakterden mahrum kişilerin ülaaai nasıl içinden çıkılması zor bâdirelere sürükleyeceğini apaçık ortaya koymaktadır.



Kaynaklar

1- M. Orhan Okay Mehmet Akif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi Akçağ Yayınları Ankara 1989.

2- Mithat Cemal (Kuntay) Mehmet Akif Hayatı Seciyesi Sanatı Türkiye İş Bankası Yayınları Ankara 1986.

3- Hasan Basri Çantay Akifnâme İstanbul 1966.

4- Eşref Edib Mehmet Akif Hayatı Eserleri 2. Baskı İstanbul 1960.