Ben 13 yaşımdan beri hep Asya steplerini düşünmüş hicranla iki büklüm olmuşumdur. Ve şimdi oralara vefa borçlarını edâya koşmuş insanımız vasıtasıyla hasret gideriyorum. Biz duygu düşünce anlayış felsefe ve mantıkta bizimle beraber aynı değerleri paylaşan insanlarla yolların bizi getirdiği bu son kaderdenk noktada buluşuyor elimizde olan şeyleri onlara veriyor ve onlardan maddî-manevî hiçbir şey beklemiyoruz; zîrâ bi şimdilerde kardeşlerimizi bulmanın engin sevincini yaşıyoruz.



Zaman dost bilinenlerin düşman kesildiği birbirine düşman olanların Devlet-i Âliye’yi yıkmak için el ele verdiği kan ve gözyaşının ocakları sardığı bir zamandı.



O günlerde etrafı saran ateşi söndürmek ve mukaddesata sahip çıkmak için kadın-erkek herkes üzerine düşeni hakkıyla yerine getirme gayreti içindeydi. Askere gidenler Çanakkale’de olduğu gibi kurbanlık koçlar gibi kınalanıp gönderiliyordu. Gidenlerin ne zaman döneceği bilinmediğinden yolları gözlenmiyordu. Vatanı baştan başa saran yangının söndürülmesi için herkes yekvücut olmuştu. Kınalılar yangını söndürdüler.. kendileri de sönerken kanlarıyla kınaladılar vatan topraklarını.



İşte bunlardan bir grup Kafkaslarda yangın başlayınca Nuri Paşa komutasında koştu yangın yerine. Gidilen yer Azerbaycan’dı.. candan bir parçaydı. Bu yiğitlerin pek çoğu bir daha dönmediler. Onlar Kafkas dağlarının eteklerinde Azerbaycan’ın dört bir yanında meçhul şehit olarak kalırken bir mânâda o toprakların tapusu oldular.



Neredeyse bir asır sonra dedelerimizin kanlarıyla suladığı topraklara gittiğimizde mihmândârlarımız bizi Bakü Şehitliği’ne götürdü. Yıllar sonra dedesine kavuşacak torunun heyecanı sardı yüreğimizi. Şehitliğe yaklaştıkça diller sustu ortamı bir murakabe atmosferi sardı. Önümüzde koca bir anıt etrafında şehit isimleri…



Azeriler şehitlere saygılarından Bakü’nün en güzel tepesini şehitlik yapmışlar sanki gelenler ilk şehitleri selâmlasın diye.



Bir anda kendimi Çanakkale’de hissettim. Burada da Çanakkale’de olduğu gibi Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından yangını söndürmeye gelenlerin künyeleri vardı. İstanbullu Mustafa Oğlu Er Mehmet Amasyalı Ömer Oğlu Er Ali Bosnalı Üsteğmen Abdullah efendi Beyrutlu Abdullah Oğlu Er Mehmet Edirneli Mustafa Oğlu Er İsmail Halepli Bekir Oğlu Er Abdi Manastırlı Üsteğmen Osman Oğlu Ali Naci Efendi Kudüslü Mebla Oğlu Er Hasan ve daha niceleri... Tıpkı Çanakkale Şehitliği’nde Bakülü Hasan Oğlu Er İbrahim’in mezar taşı gibi.



Anıtta “25 Mayıs-17 Kasım 1918 tarihleri arasında cereyan eden Kafkas Harekâtı’nda Nuri Paşa komutasındaki Türk Kafkas Ordusu; Gence Gökçay Aksu Kürdemir Şamahı istikametlerinde taarruzlarına devamla 16 Eylül 1918 tarihinde Bakü’ye girerek Azerbaycan’ı müteakiben devam eden muharebeler neticesinde Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmıştır.” ifadeleri yeralıyordu. Onların aziz ruhlarına nasıl saygı göstereceğimi bilemiyordum. İçimden yükselen ses şöyle diyordu: “Mukaddesatı için dünyalık her şeyini feda ederek bu diyarda şahadet şerbeti içen dedelerim! Sizden ne istendiyse canınızla birlikte verdiniz. Siz vazifenizi hakkıyla yaptınız ve öbür âleme uçarak gittiniz. Göreviniz yangını söndürmekti. Vazifenizi hakkıyla yerine getirdiğinize bütün âlem şahittir. Zaten yanıbaşınızdaki camiden yükselen ezan sesleri sizi fazlasıyla memnun ediyordur. Şimdi ise durum farklı. Sizin bekçilik yaptığınız topraklarda sizden sonrakiler bizlerin yetişmesi için bahçıvanlık yapıyor. Biz de bahçıvanların bu topraklarda yetiştirdiği güllerden ve sizin ellerinize kına yakarak yollara düştüğünüz gibi kalblerine kına yakarak yollara düşenlerden birer demet getirdik huzurlarınıza. Bakü’nün en güzel tepesindeki istirahatgâhınızda farklı yönlerden esen yeller size farklı diyarlardaki güllerin kokularını da getiriyordur zaten. Siz nasıl bizden dua bekliyorsanız biz de sizlerin ölmediğinize inandığımızdan himmetlerinizi bekliyoruz.’