Türk edebiyatının önemli simalarından biri olan Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanından sonra üzerinde en çok durulan eseri Osmancık1 Osman Gazi’nin tarih sahnesine çıkışı Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları cihan devletini kuran irade ve şuurun ne olduğu nereden geldiği; fethettiği topraklara adalet ve huzur getiren devletin Şeyh Edebali gibi mânevî dinamikler üzerine nasıl bina edildiğinin başarılı hikâyesidir. Eser aynı zamanda rûhî terbiyeden sonra beyliğin başına getirilip Osman Gazi Han olarak sahneye çıkan Osmancık’ın bu sahnedeki rolünü ve bu persfektifte gelişen hâdiseler silsilesini destanlaştırmaktadır.
Tarık Buğra’nın bu eserinin zengin muhtevası içinde oldukça hususi bir yeri olan ‘nasihat’in cihan devletini kuran Osman Gazi’nin şahsiyetinin teşekkülünde ve kurduğu devlet üzerinde apayrı bir önemi olduğu tartışılmazdır.
Günümüze kadar canlılığını yitirmeyen ve halk arasında ‘Şeyh Edebali’nin Nasihatleri’ adıyla vitrinleri panoları şark köşelerini süsleyen meşhur tavsiyeler romanı da zenginleştirmiştir. Bunlardan bazılarında Şeyh Edebali Osmancık’a şu satırlarla seslenir:
‘‘Dünya’yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz oğul. Hırsımız sabırsızlığımız bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor sonra da dünyayı büyük görüyoruz.’’ Edebali bu nasihatiyle her ne kadar umumu kasteden ifadeler kullanmış olsa da burada asıl hedef Osmancık’tır. Çünkü Edebali cihan devletini kuracak olan Osmancık’ın hırs sabırsızlık bencillik gibi marazlardan mutlaka temizlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Edebali kendi gözünde küçücük olan dünyayı Osmancık’ın büyük görmesinin bu marazlardan kaynaklandığını bilmekte dünyanın gökyüzündeki en küçük yıldızın yanında bile tırnak ucu kadar olmadığını yukarıdaki nasihatiyle açıklığa kavuşturmaktadır.
Edebali; gücüyle kuvvetiyle kendisini yiğit zanneden Osmancık’a esas yiğitliğin nasıl olduğunu ve kimlere yiğit dendiğini anlatırken de şöyle der: “Hey Osmancık! Yiğit yiğit tek yiğit öfkesini yenendir; gücünü kuvvetini gönlünü başını öfkesinden arındırandır; benliğinden sıyrılan kuldur.”
Osmancık Edebali’nin kızı Malhun Hatun’a tâlip olmuştur. Osmancık’ın aceleci olmasına karşılık Edebali her şeyin vaktiyle olabileceğini “Vakti dileyen kollar Osmancık. Vakti sabır ve sebat ve azim bulur. Çünki en değerli erdemlerdir bunlar.” diyerek ona sabrı telkin eder.
Edebali Osmancık’ın her geçen gün biraz daha olgunlaşmasını istiyor aradığı bu olgunluğun kendisine de Osmancık’a da Malhun Hatun’a da yarayacağını düşünüyor nasihatlerine devam ediyordu: ‘‘İnsanı ancak iman yalnız bırakır ülkü yalnız bırakır. Bunu böyle bil! Yardım dilemişsin; yardım ancak imandandır ülküdendir.”
Buradan da anlaşılacağı üzere Osmancık büyük cihan devletinin temellerinin sağlamlığı ve geleceğin selâmeti için mânevî terbiyeye tâbi tutulmuş kurulmakta olan devlet bu terbiye üzerine inşa edilmiştir. Edebali bu terbiyeyi inkıtâya uğratan en büyük tehlikenin de nefis olduğunu şu nasihatiyle açıklığa kavuşturmuştur: ‘‘Engel çoktur. Çok olsa da aşılır. Amma bir engel vardır ki onu aşan görülmemiştir. O engelin adı ‘nefis’tir. Nefsin eline düşen hiçbir yere varamaz.’’
Ve Osmancık artık beydir. Ertuğrul Gazi Oğlu Kayı Beyi Osman Bey’dir. Bu ağır vazife ona tevdî edilmiştir. Edebali Osman Bey’in pişmesi ve olgunlaşmasının yeni kurulmakta olan devlet için ne kadar önem arz ettiğini; beyliğin bir makam-mevki rütbe ve saltanat olmadığını aksine halkın hizmetkârı olunması gerektiğini şu tarihî nasihatle dile getirir: ‘‘Ey Osmancık: Beğsin. beğliğini bil beğliğini unutma. Bundan sonra öfke bize uysallık sana; güceneklik bize gönül alma sana; suçlama bizde katlanma sende; bundan böyle yanılgı bize hoşgörmek sana; acz bize yardım sana; geçimsizlikler uyuşmazlıklar anlaşmazlıklar çatışmalar bize adalet sana; kötü göz bize haksız yorum bize bağışlamak sana. Ey Osmancık; bundan böyle bölmek bize bütünlemek sana; üşengenlik bize gayret sana; uyuşukluk bize rahat bize uyarmak şevklendirmek gayretlendirmek sana.’’
Edebali gibi mânevî dinamiklerin devlet idarecilerinin ruhuna nakış nakış işlediği bu nasihatlerin tesiri âşikârdır.
Edebali beyliğin ileriki safhalarında baştakilerin büyüklenebileceği kanaatiyle nefsin tuzaklarına dikkat çekerken Alparslan’ın şu ifadelerini misâl verir: ‘‘Gençliğimde âlim bir zât bana; ‘Alçak gönüllü ol kuvvetine güvenme düşmanlarını hor görme!’ demişti. Bu nasihati unuttum; kibrim yüzünden cezalandırılıyorum. Daha dün; dünya atımın ayakları altında titriyor sanırdım ve kendi kendime: ‘Sen dünyanın efendisi ve yenilmez savaşçısısın’ diyordum. Şimdi ise gafletim yüzünden cılız bir düşmanın darbesiyle ölüyorum. Bu ordular ve bu şeref bu şan bu taht artık benim değil hiçbir şey benim değil.’’ ve “Doğru derdi yiğit Alparslan” der.
Şeyh Edebali gönlündeki incileri Osmancık’ın ruhuna kilim dokur gibi ilmek ilmek desen desen işlemeye devam eder: ‘‘Düşmanını çoğaltma! Ve düşmanının sonunu da başını da sen seç; sen başlat sen bitir! Boy’undan soyundan dininden kimselere düşman olma kin gütme! Ve boy’undan soyundan dininden olmayan kimselerle kurduğun dostluğu yoldaş dostluğuyla karıştırma bir tutma; öyle dostluklara sâdık ol amma bel bağlama; hesabını kitabını onlara dayama. Ve düşman seçerken gücünü kılı kırk yararca ölçüp biç.’’ Başka bir yerde Edebali Osmancık’a şöyle seslenir: ‘‘Hak için yanlış kararda hak yemenin vebali aynen vardır. Senin bilgin yetmez; yanılmanın kılıcı her dem başının üstündedir. Sen bu işleri Dursun Fakı’ya ver ki milletin davalarına o baksın; senin de kafan ve gönlün serbest kalsın.’’
Bu nasihatlerle pişen olgunlaşan Osman Gazi Han’a tekâmüle giden yolda babası Ertuğrul Gazi’nin bulunduğu nasihatlerin de ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ertuğrul Gazi Bey hem babası hem Kayıboyu beyi hem de Edebali’nin derûnîliğine inanmış Edebali dostu... Ertuğrul Gazi Edebali’ye olan teslimiyetini Osmancık’a yaptığı şu nasihatle dile getirir: “Edebali’nin terazisi doğru tartar dirhem şaşmaz. Bana karşı gel ona gelme! Bana karşı gelirsen üzülür incinirim; ona karşı gelirsen gözlerim bakmaz baksa da görmez olur. Edebali soyumuzun ışığıdır. Var git şimdi! Şu dediklerimi de vasiyetim say unutma!’’
Şeyh Edebali’nin Osmancık için ne kadar ehemmiyetli olduğunu oldukça iyi bilen Ertuğrul Gazi onun nasıl dinlenmesi gerektiğini de; ‘‘Dinle! Eyi dinle! Beni dinlermiş gibi dinle! Deden Süleyman Şah’ı dinlermiş gibi dinle! Dedene söyleyenler söylermiş gibi dinle! Benim dedeni dinlediğim gibi dinle! Dedenin dedemi dinlediği gibi dinle!’’ şeklindeki nasihatiyle açıklığa kavuşturur.
Şu hayat hengamesinde denilebilir ki; her fert Osmancık kadar tâlihli Osmancık kadar mânâ zenginliğiyle dolu bir çevrenin evlâdı olma imtiyazına sahip değildir. İşte bu zengin çevrenin gönül kahramanlarından Osmancık’ı nasihatleriyle pişirenlerden annesi Hayme Ana ona: “Ertuğrul Beğ oğluna gevşeklik yaraşmaz; saht ol oğul! Dünya budur; günü gelen gider. Deden Süleyman Şah gitti.. Fatma anamız gitti. Muhammed Mustafa (sas) gitti. Kutluluk gözü arkada gitmemektir oğul. Yüzün kara etme ki gözüm arkada kalmaya. Sana güvenirim; yanıltmış olma. Ağaların yiğittir arlıdır oğul. İllâ ben sana güvenirim yanıltmış olma... ki kabrimde rahat yatayım.’’ der. Başka bir nasihatinde ise şöyle seslenir: ‘‘Yasa kaptırma kendini! Olana kaptırma kendini! Dönüp arkana bakma! Sev ama sevgin ayakbağı olmasın! Nankör olma! Vefan ayakbağı olmasın! Var git şimdi! Seni beklerler.’’
Törenin çevrenin ailenin evlât üzerindeki nüfûzuyla izah edilebilecek olan Malhun Hatun’un Osmancık’ın teklifi karşısındaki cevabı hissî zeminde yürüyen bu tür münasebetlerin yanı sıra mevcut hakikatlerin de göz ardı edilemeyeceğine dâir oldukça güzel bir örnektir. ‘‘Sana soğuk değilim… Babamın aklına yatmaya git! Ben törenin ve anamın ve atamın sözü dışına çıkmam. İşin babamladır.’’
Böylesi sağlam zeminlerde yapılan izdivacın elbette ki sağlam geleceği olacaktır. Bunun aaaahürü olarak Malhun Hatun’un şu sözü sevginin tarifi adına oldukça mânidârdır:
“Orhan’ımın ve karnımdakinin babası; ne ki buyurursun hep uyarım; ecel gelene kadar yoluna bakarım; yokluğun duymam ve duyurmam; alnıma yazılanı ar saymam keder saymam. Allah’ın seni koruyup bize bağışlayacağına da inanırım.’’
Romanda ayrıca Osmancık’ı bir kuluçka hikâyesiyle tarif eden Uruz’un annesi Gökçe Bacı öfkesiyle tanıdığı Osmancık’a: ‘‘Sen uslanman Osmancık suyu gördün mü dalan.’’ derken âdeta ders verir.
Aslında Tarık Buğra’nın bu eseri baştan aşağı nasihatlerle donatılmıştır. İşte onlardan birisi: Yaz başlarında iki keçi ve bir köpekle Kartal Doruğu’nda dolaşan hoş bir dervişin Ertuğrul Gazi’nin “Gelsin de bir görüşelim.” çağrısına: ‘‘Dervişler beğlere gitmez; beğler dervişe gider.’’ cevabına Ertuğrul Gazi gibi ulu bir çınarın “Demek töre budur.” diyerek davete icâbet etmesi Kartal Doruğu’na çıkması ve çobanla oradaki konuşmaları hangi pencereden bakılırsa bakılsın nasihat adına âlî derslerdendir.
Bu mânevî havada dünyaya gelen gelişen serpilen çocukluğunda ele avuca sığmayan; gençliğinde uzun ve boğum boğum kollarında kılıcın dans ettiği gururu her şeyi olan Osmancık herkese kolay kolay nasip olmayacak ibretli nasihatlerle pişmiş kemale ermiş bunlarla doldurduğu sinesinden saçtığı ışık hüzmeleriyle çevresini aydınlatır olmuştur.
İşte o ışık hüzmelerinden bir kaçı: ‘‘Ben Ertuğrul Gazi’nin küçük oğlu Osman size derim ki; ‘Kayı Boyu’nun boylarımızdan ayrısı gayrısı yoktur.’ Ben Ertuğrul oğlu Osman and içerim ki yolum hepinizin yoludur. Bu yol ayrılı gayrılı aşılmaz ve ayrıya gayrıya düşende ne kimseye beğlik kala ne ad ne san kala. Ve ben Ertuğrul Gazi oğlu Osman derim ki ‘yücelik ululuk cihat ganimetidir ancak paylaşıla; tek kişinin olmaya.’’ şeklindeki Edebalivârî nasihati; İnegöl baskınında kendisine pusu kurulduğu haberi gelince ağalarına: ‘‘Saydığım ağalarım kardaş bildiğim yoldaşlarım; ben size derim ki pusu bilmeyene pusudur ve dahi pusu kuranlar bilenlere pusu avıdır.’’ şeklindeki seslenişi; İnegöl alınırken esir edilen Ayanikola’nın akıl almaz servetini Akçakoca’ya seslenerek: ‘‘Hey hey Akçakoca yoldaşım benim; bu altınları al.. Eyi sakla. Ola ki sucun Topal Güre tutsak düşe fidye edip kurtarasın.. Değer.’’ diyerek böylesi servetlerin onun gözünde hiç olduğunu îma etmesi; bir gün Söğüt’te ağırladığı beğlere: ‘‘Rum’a her şey satalım; pazara halımızı kilimimizi yağımızı balımızı velhasıl ektiğimizi biçtiğimizi yaptığımızı ürettiğimizi götürelim; amma Rum’a aygır satmayalım koç satmayalım aaagah satmayalım. Yün satalım boyalı iplik satalım boya satmayalım. Tohum satmayalım.’’ şeklindeki konuşmasıyla ortaya çıkan keskin ticarî zekâsı.. ve “adalet üzere amel” mevzuundaki nasihatleri; Osman Gazi Han’ın kıvamını gönülden aldığı düstur ve feyizleri gönüllere aktarmadaki ustalığını ifade eder.
Osman Gazi Han; millet menfaatini şahsî hazlardan üstün tutma duygusunun İsevî Musevî Müslüman Türk ve Ermeni gözetmemesi gerektiğine dikkat çekiyor; onlara şöyle sesleniyordu: ‘‘Darlıklar sıkıntılar yokluklar önce size sonra milletinize; varlıklar rahatlıklar önce milletinize sonra size.’’
Osman Gazi Han’ın özellikle oğlu Orhan’a verdiği nasihatler babası Ertuğrul Gazi ve Şeyh Edebali’nin kendisine yaptığı nasihatleri aratmaz değerdedir. Belki de o koca hünkâr ruh dünyasında aldıklarını kurulacak büyük devletin ulularına aktarmakla mükelleftir!
Bir zamanlar Şeyh Edebali’nin kendisine yaptığı nasihatlerin bir benzerini ‘‘Bak a oğul! Holofira ben de isterim ki gelinim olsun. Amma az sabır gerektir. Olanın uygunu; sabırla olandır. Bunu böylece Holofira’ya dahi bildir! Tatlı dille bildir gönül diliyle bildir! Ve bildir ki başkaca haberleşmeyeseniz. Dahi şöyle de ki senin adaklandığını işitince sakın ola inanmayadır: bu tedbir gereğidir.” şeklinde oğlu Orhan’a yapması; yukarıda bahsini ettiğimiz gibi aldığı şeyleri vermekle mükellef olduğunu doğrular mahiyettedir.
Nasihatlerin sırlı dünyasında pişirilip; milletinin hizmetine sunulan Osman Gazi hayatının son günlerini yaşarken oğlu Orhan’a belki bütün insanlığın ekmek kadar su kadar ihtiyacı olan şu son tavsiyelerde bulunur:
‘‘Anan dahi olsa bir kimse sana Allah’ın buyurmadığı bir söz söylerse sen onu kabul etme! Aslını bilmezsen Allah ilmini bilenlere sor! Bir de sana itaat edenleri hoş tut hakkı gözet itibarın bilginlere zanaatkârlara olsun! Askerin hep önünde git! Bir de sana hizmet eden Hristiyanlara dâima ihsan et!..”
Bu öğüt ve nasihatlere ilâve olarak Konur Alp’in esir düşen Ayanikola’ya Osmanlı töresini öğretirken kullandığı ifadeler esasında Osmancık şahsında temsil edilen milletin töreleridir; Osmanlı’nın ruhudur:
“Sana Osman Beğ töresini öğretirim var efendin Ayanikola’ya bildir! Osman Beğ yendim diye öldürmez Osman Beğ naçar kalanı öldürmez Osman Beğ acır bağışlar düşeni kaldırır Osman Beğ dostuna kastedeni öldürür. Var git efendin Ayanikola’ya de ki: Osman Beğ dostunun düşmanına düşmandır düşmanını ve düşmanlıkta direneni bağışlamaz.”
Netice olarak diyebiliriz ki; Osmancık; toplumun ahlâk anlayışının milletin örf ve âdetlerinin vatan sevgisi ve toplumun bu uğurda gösterdiği fedakârlığın hikâyesidir. Ayrıca bu eser “Osmanlı’nın sırrı nedir?” sorusuna geniş bir perspektiften bakarak cevap aramış romanda mühim bir yer tutan nasihatlerin bu sırlardan biri olduğu yapılan geniş açıklamalarla ortaya konmaya çalışılmıştır.
Dipnot
1. Tarık Buğra Osmancık Ötüken Yay. İstanbul 1995.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla