Beyin deyince akla anatomide anlatılan beyaz - boz renkli peltemsi kıvamlı bir organ geliyor. Halbuki beyin aklımızın alamayacağı fonksiyonlara sahiptir. Bir beyin hücresi 200 "elektronik beyin'' fonksiyonunu yerine getiriyor. Yani 14 milyar hücreli beyin 28 trilyon elektronik beynin faaliyetlerini yapabiliyor. Mikroskop altında zekâ ve akıl fonksiyonlarının merkezleri olduğunu söylediğimiz beyin kabuğunun hücre düzenleri ile yaptığı fonksiyonlar arasında bir muvazene kuramıyoruz. Bir et yığınına karşılık ortada şahane eserler ve fiiler var..!
Eskiden beyin fonksiyonları yönünden bölümlere ayrılmış kabul ediliyordu. Şimdi bu bölgecilik anlayışı kalktı. Meselâ Gratiolet zekayı alına koymuş buraya "beynin kralı" demişti. Artık ruhu şu veya bu beyin kısmına yerleştirmek şöyle dursun bir çok kimse beyin kabuğunun fonksiyonel hususiyetlerini (farklılaştırmaları) bile kabul etmiyor.
Konuşma merkezi tabirini dahi tam ma'nasıyla kullanamıyoruz. Beyinde bir bölgenin afeti konuşma bozukluğu yapar. Bildiğimiz afetin yeridir yoksa konuşma yeri değildir. Konuşma fonksiyonunu yapan ve bozan şartları gerçi biliyoruz fakat konuşmanın belirli bir alandaki yerleşmesini de bildiğimizi iddia edemeyiz. Bildiğimiz mânâlı dili kaldıran afetlerin yeridir. Lâkin bir fonksiyon sınırlandırmasıyla bu fonksiyonu bozan anatomik afet bölgesini karıştırmamak gerekir. Bütün bu düşüncelere göre beynin anatomik yapısını incelemekle de ruh hadiselerinin sırlarını çözmüş olmaktan oldukça uzaktayız. Lashley'in araştırmalarından çıkan neticeye göre görme ve öğrenme kesin olarak bölgelere İnhisar ettirilemez.
Şuur uyanıklığı dikkatliliği idraki bilgi sahibi olmayı muhakemeyi içine alan ruhî bir haldir. Şuur "bilinç" değildir. Bilinç itiraz kaydıyla bilme kelimesinden gelir. Bilmeyle ilgili beyinde belli merkezler olabilir. Hatta buna da yukarıdaki ifadelerle karşı çıkarız. Kaldı ki (bildiğini de bilme) diye ifade edilen şuur beyinde bir bölgeye konamaz. Karşımda bir muz olsun bunun muz olduğunu biliyorum. O sırada ağzım sulanıyor ve derken kendimi toparlıyorum. Yani ağzım sulanır sulanmaz hemen gidip muzu yemiyorum; muzu yerini sahibini kendimi yeme durumumu vs. yi düşünüyorum. Muhakeme ediyorum daha sonra işin şuurunda olarak harekete geçiyorum. İşte bu ruhun fonksiyonudur.
Bazıları şuuru beyindeki "retiküler-formasyon" olarak görmektedir. Retiküler formasyon tenbih edilirse şahısta uyanıklık olur. Eğer retiküler formasyon tahrip edilirse şuur kaybı meydana gelir. Bu duruma göre şuur retiküler formasyo'ya yerleştirilmiştir denemez. Asıl yanılmaya düşülen nokta şuur ile uyanıklık kelimesinin aynı sanılmasıdır. Uyanıklık şuurun meydana gelmesinde sadece taban fonksiyonunu gösterir. Uyanıklık şuur için bir şarttır; şuur değildir. Tabiatıyla şuurlu olmak için beyin bir uyanıklık içinde olacaktır. Bu uyanıklığın zayi'i şuurun temel prensibini yok eder. Kör bir insan uyanık olduğu halde etraftan gelen ışık tenbihlerini almaması ve onlara karşı şuursuz bulunması retiküller formasyo ile açıklanamıyor. Şuur ile uyanıklık aynı anlama gelseydi uyanık olan kor adamın görmediği şeye de şuurlu olması gerekirdi. Yani uyanıklık var şuur yok. Öyleyse "bilinç" gibi uyanıklık ta şuur demek değildir.
Bazılarına göre şuurluluğu yapan lisandır. Lisanı düşüncenin sebebi olarak görmekle sebeple netice karıştırılmış oluyor. Önce fikir sonra vasıta vardır. Düşünceyi lisan meydana getirmemiş çoktan var olan düşünce lisanı meydana getirmiştir.
Bergson'a göre "Eğer beyin çalışması ruhun topluluğunu tam manasıyla karşılasaydı dimağın harap olmasıyla da mutlak ruh faniliği söz konusu olurdu." Lâkin ruh hayatı organizmayı zaman içinde açtığı ve mazinin içinde uzaması gibi bir süre olduğu ve dimağ sadece şuurla hareket haline geçen belirtüerin ancak bir kısmını ifade ettiği cihetle ruhun meçhul bir zaman içinde hayatta kalması ölümden sonra da mümkündür. Bunu kabul eden ve benimseyenden ziyade inkar edene isbat etmek düşer. Zira ölümden sonra ruhun tamamiyle yok olduğuna inandıran tek mantıkî sebep vücudun doku çöküntüsü yani harap olmasıdır. Lâkin vücuda nisbetle şuur bütünlüğü de müşahade edilen bir vak'a olduktan sonra aynı hükme varılamaz. Bergson'a göre farazi bir ebediyet değil bir hayat ebediliği sözkonusudur. Ve hudutlu dünyanın ötesinde göremediğimiz kainat fezası içinde bir hayat ve dolayısıyle ruh mevcut olduğuna göre bunu tecrübe imkanlarından uzak saymak ve günün birinde bir takım vasıtalarla onu keşfe çalışmak niye mümkün olmasın?
Şuur maddenin İn'ikası (yansıması) da değildir. Diğer bir ifade ile bugün şuurun meydana gelişini hücre ve hücre içi faaliyetleri ile alâkalı gösterilmek isteniyor. Hücre bir maddedir. Şuur bunun in'ikası olamaz. İn'ikas pasif bir hadisedir. Şuur aynada bir şeyin yansıması gibi basit bir şey değildir. Vücutta bir hadise meydana gelirken maddenin yansıması şeklinde olabilir. Fakat yansımadan daha ileri bir husus şahsın bu işi yaptığının farkında oluşudur. Yani bu işi ben yapıyorum demesidir. İnsan şuuru sadece maddî bir in'ikasın ötesinde kendisini gösteren bir faaliyet vetiresi içindedir. O sadece var olan şey değildir. Yalnız yapmakla yetinmez aynı zamanda ne yaptığını bilir ve bunun dışında kendini de müdriktir. O bu hadiseler içinde hep kendisiyle kendi benliği ile karşılaşır.
1981 Sperry'in Split Brain tecrübeleri kendisine nobel mükafatını kazandırırken şuurla alâkalı yeni bir demet de aydınlık ufuklar getirdi. Ma'lum beyin iki yarım küredir. İki yarım küre arası irtibat kesildiğinde minör küre kompüter gibi davranmakta en hassas hareketleri yapabilmekte ve cisimlerin şekil ve fonksiyonlarını tanıyabilmektedir. Böyle bir hastayı alan Sperry hastanın eline tarak ve kalem verir. Hasta bunu bilir. Ancak bunu yazı veya konuşma ile ifade edemez. Bu esnada hakim kürenin bunlardan haberi yoktur. Eğer kişiye bu cisimler hakkında soru sorulsa cevap alınamaz. Fakat sağ el ile sol elin dokunmasına izin verilirse o zaman kişi sorulan doğru cevaplayabilir. Sperry'den sonra şuurla ilgili "dualite hipoaaai" ağırlık kazandı. Şuurun sinirle alâkalı substratının bulunmaması dualite hipoaaainin doğmasına sebep olmuştur. Bu hipoaaae göre şuur ile beyin ayrı şeylerdir. Şuur diğer bir ifadeyle ruhun fonksiyonu aktif olarak ilgi alanı ile alakalı beyin bölgelerini arar ve buralardaki sinirle alakalı faaliyet ile integrasyona girer. Hatta isteklere göre beyindeki vak'aları değiştirebilir.
Şuur beyin ikilisinin sinirle alakalı subtratını modüller oluşturur. Modüller beyin kabuğunda bulunan bir pramidimsi hücre bununla ilgili olarak harekete geçirici veya engelleyici ara sinirlerin oluşturduğu sütunların fonksiyonel olarak birleşmesinden meydana gelmiştir. Modüller üç şekilde bulunurlar kapalı açık ve yan açık. Şuur ancak açık ya da yan açık modüllerin te'sirinde kalabilir.
Beyin yarım kürelerinin ayrılmasından sonra şuur ancak hakim hücreye te'sir eder. Çünkü ancak buradaki modüller açıktır. Şuur bu modüllerdeki aktiviteyi okuyabilir. Minör yarım küredeki modüller kapalı olduğundan şuur tarafından okunamazlar. Buradaki olaylar bu sebeple şuura ulaşamazlar. Basit ifadeyle ruh piyanisttir. Beyin piyanodur. Ahenkli ses te şuurdur. Piyanonun belli tuşlarının ayrılması ve iptali ile seste değişiklik olacaktır. Ve piyanist ancak belli tuşlarla irtibata geçecektir.
Şuuru beyinde bir bölgeye yerleştiremeyiz. Nasıl ki nefret zevk korku gerçek iyilik kötülük çirkinliği beyinde bir bölgeye yerleştiremiyorsak şuur için de yer sözkonusu değildir.
Beynin hadise - zaman alâkası ile şuurun idraki arasında da fark vardır. Meselâ; heyecanla yaşanılan romantik saatler şuur zamanı ile bir anlık hayat olarak idrak edilebilir. Beyin saati ile bir kaç dakikalık bazı tecrübeler ise şuur zamanı yönünden çok uzun süreli hadiseler olarak yaşanabilir.
Kısaca beyindeki hücreler sinir impulslarını ve bunların oluşturduğu çok kompleks sprasyone - temporal devreler şuur için gerekli ancak yeterli değildir. Ses için piyano gerekli ama yeterli değildir. Piyanist şarttır.
İlim çevreleri insanın madde ve mana bütünlüğünü birlikte incelemeye karar verdiği zaman sanırım insanın ve inancın sırlarını çözmek daha kolay ve hızlı olacaktır.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla