Birbirini ortadan kaldıran kuvvetlerin sonucu olarak meydana gelen durma hali; herhangi bir cismin veya insan bedeninin diaaa durumu; hareketin düzenliliğini ve devamını sağlayan kuvvetlerin bağdaşması; organik hayatın bileşkenleri arasında meydana gelen uyum; farklı ve karşıt varlıklar arasında bulunan ve durma âhenk veya uyumluluk oluşturan uygun ilişki ve oran; siyasî kuvvetlerin yetkilerin etkilerin birbirini sınırlayacak şekilde dağıtılması; baskı imkânını ortadan kaldırarak huzurun yerleşmesini sağlayan kuvvetler eşitliği; eğilimler ile kabiliyetlerin ölçülü bir şekilde bağdaşmasından doğan iç huzuru; ekolojinin konusu olan bitki örtüsü ve faunayı meydana getiren canlılar arasındaki uyum.. şekillerinde tarif edilen hâdiseye denge denilmektedir(1).

Canlıların dengelerini sağlayabilmeleri kâinatta mevcut olan birbirine dik üç ayrı düzlem (bir odanın köşesindeki üç ayrı düzlemin kesişmesi) yanında bir de doğru bir hat boyunca olan (lineer) yöndeki hareketlerin dengelenmesiyle olmaktadır. İnsanlarda bu düzlemlere bir de aaaafizik düzlem eklenmektedir ki bu düzlem nazar-ı dikkate alınmadan insanın genel mânâda dengesini sağlaması ve muhafazası mümkün görünmemektedir.



Mikro ve makro âlemde denge

Görüldüğü gibi denge; gerek mikroskoMikro-âlemde; canlı organizmalardaki kimyevî ve biyolojik hâdiselerde gerekse atomu meydana getiren proton nötron ve elektron arasındaki fizikî hadiselerde hep bu dengeyi görmekteyiz. Hücrenin içi ve dışı arasındaki sodyum-potasyum dengesi o kadar önemlidir ki bozulduğu yani içeride sodyum dışarıda potasyum arttığı zaman o hücrenin dolayısıyla o organın fizyolojisi bozulacak ve neticede hastalık meydana gelecektir.



Aynı şekilde elektron proton veya nötron arasındaki denge bozulunca; ya beklenmeyen bir hareket ya da hareketsizlik dolayısıyla neticenin elde edilememesiyle karşılaşılacaktır. Mikro-âlemdeki bu dengeler bilerek veya bilmeyerek insan iradesiyle bozulabilmekte ve neticelerine göre bizleri az veya çok meşgul edebilmektedir.



Gezegenler arasında (makro-âlem) müthiş bir denge mevcut olup irademiz ve gücümüz dışında mükemmel bir şekilde devam edip gitmektedir.



Normo-âlemde denge

Normo-âlem dediğimiz ve diğer insanlarla ilişkiler içinde bulunduğumuz ortamda 'denge vardır' demekten çok 'olmalıdır' diyoruz.



İnsanlararası münasebetlerde; kızarken severken ya da nötr kalırken dengeli olunmalı. Kızdığımız kişi veya kişiler ileride dostumuz olduğunda veya sevdiğimiz insanlar ileride düşmanımız olduğunda altından kalkamayacağımız faturalar ödemeyelim.



Olabilecek her türlü hâdise karşısında iz'anlı ve insaflı olma insanlararası münasebetlerde dengeli olmanın esaslarındandır. Bunların başında da insanın Rabbisi'yle ilişkisindeki denge gelir. 'Tut beni Allahım tut ki edemem Sensiz' iz'anıyla sadece Rabbisi'ni nokta-i istinad ve nokta-i istimdad bildiği ölçüde sağlam bir murakabe yolunda ve dolayısıyla da emniyette bir denge içinde sayılabilir(3).



Dünya-ahiret dengesi

Dünya ve âhiret dengesi kurulması ve devam ettirilmesi gereken en önemli dengelerden biridir. Her malın kendine göre bir değeri olduğu gibi dünyanın ve âhiretin de kendine göre değerleri vardır. Dünya geçici bir durak ahiret de kalıcı bir mekân olduğuna göre; ahiret lehine fark kıyaslanmayacak kadar büyüktür. "Ey benim halkım! Bu dünya hayatı bir aaaa'dan geçici bir eğlenceden ibarettir. Ahiret ise işte asıl yerleşecek yer orasıdır." (Mü'min Suresi 40/39). Ahiretin kazanılması dünyada gerçekleştirildiğine göre bu hassas denge daima göz önünde bulundurulmalıdır. Denge ahiretin kazanılmasına doğru endekslenirse daima kazanma kuşağında bulunuluyor demektir. Sadece dünyaya endekslendirilen bir dengenin kazanma şansı yoktur.



Fakr u gına dengesi

Bizim dış âlemde gözle görüp elle tutabildiğimiz fizikî dünyada dengeler olabildiği gibi aaaafizik âlemin de kendine göre dengeleri vardır. Bunlardan birisi de; 'fakr u gına' dengesidir.



Fakirlik yoksulluk muhtaç bulunduğu şeylere sahip olamama mânâsına gelen fakr erbabınca kalben bütün varlıklardan vazgeçip abd ve mab'ud münasebeti içinde bulunmak ve yalnız Allah (cc)'a muhtaç olma varlığa karşı ihtiyaç alâkalarından kurtulma şuuruyla yaşamaya denir ki tasavvufçuların 'fakr'dan anladıkları da işte budur. O halkın anladığı mânâda fakirlik ve yoksulluk olmadığı gibi insanlara karşı ihtiyaçlarını ihsar ederek dilencilikte bulunma da değildir.



Fakr; varlığı kendinden olmayan her şeyden alâkayı kesip doğrudan doğruya Hazreti Ehad ü Samed'e teveccühden ibarettir.



Fakr; insanın kalp gözünün Hakk'ın tükenmez hazineleri açan nurdan bir anahtardır; bu anahtara sahip olan dünyanın en zengini sayılır.



Fakr; gınanın kapısıdır; o kapıdan geçebilenler 'Malikül Mülk'ün sonsuz definelerine ulaşırlar. Ulaşırlar da fakrı aynı gına bulurlar. Bu itibarla da Hz. Cüneyd'in de buyurduğu gibi diyebiliriz ki 'gına fakrın kemale erme aaafiyetinden başka birşey değildir'.



Evet Allah (cc)'a karşı iftikâr tamamlanınca mutlak gınaya ulaşılır. Gınaya ulaşılınca da insan ruhu başka bir şeye ihtiyaç hissetmez ki halk arasında 'Asıl zenginlik kalp zenginliğidir' sözünün mânâsı da bu olsa gerek.



Evet insan böyle bir zenginliğe erince âdeta her yerde geçerli bir kredi kartını elde etmiş gibi olur. Böyle sırlı bir sermayeye sahip olan ise ne güçsüzdür ne de fakir.



Kabz u bast dengesi

aaaafizik boyuttaki dengelerden biri de 'kabz u bast' dengesidir.



'Hemen her seviyedeki insanın değişik buudlarda yaşama yörüngesi içine girip onu tesir altına alan kabz u bast yaşadığı hayatın şuurunda olan ve duyarak yaşayan hemen her ferdi alâkadar eder.



Kabz; tutulma derdest edilme avuç içine alınma can çıkacak hâle gelme veya manevî feyizlerin kesilmesi ve boşlukta kalması demektir. Buna karşılık 'bast' ise; yayma açma sergileme ferahfeza bir duruma erme veya insanın varlık içinde rahmet vesilesi olma noktasına yükselip eşyayı istiab haddine ulaşması şeklinde tarif edilebilir.



Havf u reca (korku-ümit) iradî birer tavır ve Hakk yolunun salikleri için bir ilk menzil ve ilk nokta olmasına karşılık; kabz-bast bir kısım iradî sebeplerin dışında hakikat yolcusunun yolunu kesen veya onu şahlandırıp kanatlandıran nihaî sınırda sırlı bir alışveriştir.



'Havf u reca istikbale ait sevilip sevilmeyen şeylere karşı bir endişe hissi bir ümitlenme neşvesi ise; kabz u bast hâlihazır itibarî ile kalbe gelen değişik boy ve renkteki dalgaların tesirinde kalbin neşe ile atması veya kasvetle kasılması şeklinde de yorumlanabilir…'(4)



Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Münazarat'ta (5) dengeyle ilgili günümüzde hâlâ tartışma konusu olan bir konuya ne kadar mükemmel bir yaklaşım sergilemektedir: 'Vicdanın ziyası (ışığı) ulûmu dîniyedir aklın nuru fünûnu (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit birincisinde taassub (tutuculuk) ikincisinde hile şüphe tevellüd eder (doğar).'



Zaten vicdanla akıl arasındaki bu denge sağlanabilirse birçok problemin kendiliğinden ortadan kalkacağı aşikârdır.



Pek tabiî her hâl ve durumda dengeli olma ve bir orta yol yani denge tutturma önemlidir. Fakat bazı zıt anlamlar arasında denge kurmak yanlış bir yoldur ve dengesizliğe götürür. Burada kantarın topuzu iyi ve doğrudan yana olmalıdır. İyi-kötü aydınlık-karanlık fedakârlık-egoizm doğru-yanlış hürriyet-istibdat kurb (Allaha yakınlık) -bu'd (Allah'tan uzaklık)(3) şeklindeki zıtlıklar bu çerçevede sayılabilen misâllerdir.



Ferd ve millet olarak herkesle geçinme düşmanlıkları azaltma mümkünse ortadan kaldırma küskünler cephesi oluşturmama kul hakkı yememe takılmama geniş düşünebilme lüzumsuz işlerle enerji kaybına sebep olmadan enerjiyi gerekli yerlerde kullanabilme de sosyal açıdan dengenin ne denli önemli olduğunu bize göstermektedir. Ne zaman ki bunlardan sapmalar olmuş o zaman sözü edilen karışıklıklar yani genel anlamda anarşi meydana gelmiştir.



Netice

Netice olarak şunu müşahade etmekteyiz ki insan olarak gelişigüzel ve istediğimiz gibi davranma hakkına sahip değiliz. Dengeler dünyasında yaşıyoruz. Gerek bizi meydana getiren hücreler gerek kendilerinden istifade ettiğimiz cansız varlıklar ve canlı âlemler gerekse etrafımızı kuşatan ekosistem bir denge içinde çalışmaktadır. O halde biz de içinde bulunduğumuz toplumda birbirimizin hakkına riayet ederek çevremizi sûiistimallerle kirletmeden yaşamak zorundayız.