ALAMET i. (ar. 'alem, iz, nijan'dan 'alâmet). Nisan, işaret, özellik: Bir de bakarsınız ki gözlerinde hatırlamağa delâlet eden ufak bir alâmet yoktur (R. H. Karay). Bunun için üşüyerek yasamak bana yalnız yoksulluğun alâmeti gibi görünür ve hüzün verir (R. N. Güntekin). || Sembolik şekil, bir fikri, bir inanışı temsil ve ifade eden nesne: Türkler Ergenekon'dan kurtulmalarına sebep kurt olduğundan bayraklarına altından bir kurt başı asarlardı. Kurt bizim için bir alâmet, amblem sayılır (ö. Seyfeddin). || Kocaman, iri, Sağılacak kadar büyük.

— ÇEŞ. DEY. Alâmet kıyamet (bir alamet bir kıyamet), çok büyük veya aşırı şeyleri ifade eder. || Alâmet-i mümeyyize. Esk. Ayırt edici özellik.

— Din. Alâmet, bir şeyin olacağını önceden haber veren olağanüstü işaret ve hâdise: Çün Muhammed gelmesi oldu yakın / Çok alâmetler belirdi önceden (Süleyman Çelebi).

— G. santl. Alâmet, bir mitoloji tanrısını veya alegoriyi belirtmeğe yarayan işaret (atrübi). Zeus'un alâmetleri kartal ile yıldırım, Poseidon'unki üçlü çatal, Hermes'inki çift yılanlı asa, Herakles'inki lobut ile arslan postudur. Kılıçla terazi adaletin alâmetleridir v.b. Hıristiyan arkeolojisinde, havarilerin, azizlerin her birinin kendisini tanıtmağa yarayan bir veya birkaç alâmeti vardır. Meryem ananın alâmeti hilal, aziz Yusuf'unki gönye, aziz Celemes'inki çıpa, aziz Mikail'inki teraziler, aziz Laurenthıs'unki ızgara, aziz Petrus'unki anahtarlar veya ters dönmüş haçtır. Alâmet, nitelendirdiği kimseden ayrılınca sembol olur. Laik alâmetler arasında ask yayını ve oklarını sayabiliriz.

— Huk. Alâmetlerle işaretlerin taklidi.

— Teşk. tar. Alâmet, padişahın imzası, hükümdarlık işareti olan tuğra. || Alâmet-i sadaret, Osmanlıların mührü olan sadrazamlık işareti. Bk. MÜHRÜ HÜMAYUN. || Alâmet-i Şerife, padişah tuğrası.

— Tic. Alâmeti Farika, bir eşyayı yapan, hazırlayan veya satanı tanıtan ve eşya üzerine konulan isim, mühür, resim, harfler gibi ayırıcı işaret ve ibareler. ||—Mec. Sembol gibi kabul edilen, özelliği olan şey: Arabacı sandalyesine bir habes yavrusu alâmet-i farika gibi oturmuş... (Ahmed Rasim). Gümülcüne, onun soyadı değil, sadece askerlikteki alâmet-i farikasıdır (H. Taner).