ALLAK BULLAK sıf. ve zf. Karma karışık, alt üst: Camın önündeyim, kapı vuruldu, içeriye Davud ağa girdi yüzü allak bullak... (R. H. Karay). Ortalık allak bullak (Ahmed Rasimi.

— Çeş. DEY. Allak bullak etmek, darmadağın etmek, karıştırmak, bozmak: Bu kulakları paralayan yıldırım Kasr-ı Hümayundun bir tarafına düşmüş, binayı allak bullak etmiş, gövdesini çökertmişti (N. Araz). — Mec. [Bayını, kafasını, zihnini, aklını v.b.] Allak bullak etmek, düşünemez hale gelmek: Pirinç pırıltısı tekrar kafamı allak bullak etti (Yahya Kemal). || [Başı, kafası, zihni, aklı v.b.] Allak bullak olmak, şaşkına dönmek, zihni karışmak: Bu üç zavallı odanın sağ köşesine doğru bakınca büsbütün allak bullak oldular (H. R. Gürpınar).