ALMAK geçi. f. Bir şeyi elle veya bir âletle tutmak, yerinden kaldırmak: Yerden bir taş aldı, karanlıklara fırlattı (Orhan Kemal). Şekeri maşa ile aldı. || Temin etmek, sağlamak: Bir bluzdan yirmi lira, otuz lira aldıkları oluyordu (M. Ş. Esendal). Şiir ve nesir hassasiyetini halkın ruhundan, hikâye ve roman mevzuunu halkın hayatından almalıdır (Peyami Safa). || Yüklenmek, taşımak: Valizi, paketi almak. || Birlikte götürmek: Yüksekkaldırım'da güpegündüz /Melâhati almışım da sonra / Âlemdar'a gitmisik öyle mi? (O. V. Kanık). Herkes sevdiğini alsın, dolansın (Halk türküsü). Akşama seni almağa gelirim. || Misafir etmek, kabul etmek: Torununu sofrasına almak için.. (H. E. Adıvar). Gelince içerki odaya al, bana da haber ver (Recaizade Ekrem). || Seçmek, tercih etmek: Hangi odayı aldın Osman? İmamın odasının karşısındakini almıştı (H. E. Adıvar). || Kısaltmak, eksiltmek: [Bol şeyler için] Yanlarından biraz at. [Uzun şeyler için] Boyundan biraz al. [Dolu şeyler için] Üzerinden biraz al. || İçinden çıkarmak: Al benden götür benliği / Doldur içime senliği (Yunus Emre). Evlerinin önü kuyu / Kuyudan alırlar suyu (Karacaoğlan). || (Sırtı veya omuzu üzerine) koymak: Mantosunu sırtına aldı. Şalı omuzuna aldı. || Fethetmek: Fakat, aldıkları yerlerin ahalisini türklesüreme diklerinden bu büyüklük onların zayıf düşmelerine sebep olmuş (Ömer Seyfeddin). Fatih'in İstanbul'u alarak açtığı büyük devrin kapısından içeriye Avrupaya girdi, fakat kendisi giremedi (Peyami Safa). || Kapıp götürmek: Yoksa aç kurt mu geldi, kuzunu aldı? / Gel koyun meleme vazgel kuzundan (Pir Sultan Abdal). Çoktandır tekneyi aldı sular / Çoktandır ümitler sende ölüm (C. S. Tarancı). || [İçki veya sigara] İçmek: Yemekten evvel bir iki kadeh duziko, mastika.. nasıl isterseniz; böyle birsey almak istemez misiniz? (H. R. Gürpınar). Gel Yusuf, dedi, iki duman da sen al (Orhan Kemal). || Kullanmak: İlâç almak. || [ölüm yoluyle] Ayırmak: Alırsan ikimizi birden al / Koyma beni nazlı yardan geriye (Karacaoğlan). Mevlâm kâr eyledi aldı esimi (Halk türküsü). || [Erkek için] Evlenmek: Anamı alacak ki tarlalara sahip olacak (Kemal Tahir). Kimin kızını alıyor? || Satın almak: Kasarı kaç kuruşluk aldiydin sen? (Orhan Kemal). || (Gönderilen, teslim edilen) Bir şeyi, bir malı tesellüm etmek: Gönderdiğiniz evrakı aldım (Şemseddin Sami). Mektubunuzu aldım. || İçine katmak, dahil etmek: Vapur Heybeli'den acele etmeyerek konuşa konuşa binen yolcuları alıyordu (H. Z. Uşaklıgil). Birinciler, kendilerini şüpheliler arasından kurtarmak için rast gele herkesi şüpheliler listesine almakta, ikinciler de.. (F.R. Atay). || Sağa, sola götürmek, çekmek; Arabayı sağa al, sola al. || [Yol için] Asmak, katetmek: O korkunç isimli vapur sekiz mil alamıyan ahşap uskurlu bir dubadır (R. H. Karay). Fezada yol alan füzeler. || Ele geçirmek, kazanmak: Millet hâkimiyetini almıştır (Atatürk). Seçim hakkını almak. Birinciliği almak. || istiab etmek, sığdırmak, içine alabilmek: Köprünün üstü, dedi, beşyüzbin kişi alır mı? (M. Ş. Esendal). O kadar büyüdü ki, Cadde-i Kebir bu kalabalığı almadı (Ömer Seyfeddin). || Kabul etmek, benimsemek: Hüseyin Cahit gibi, doğrudan doğruya lâtin harflerinin alınmasını istiyenler (Peyami Safa). Makinesi pislenir diye herifi almıyor (Orhan Kemal). || Çalmak, bir şeyi sahibinden habersiz veya zorla ele geçirmek: Cebinden saatini almışlar. || [Âlet ve makine için] Çalışmağa başlamak: Marşa bastıysa da almadı (Orhan Kemal). || Hizmete, işe başlatmak: Yeni bir sekreter aldı. Eve bir bahçevan aldı. || Seçmek, çıkarmak, iktibas etmek: Kitabın ön sözünü kendi yazısına aldı. Fikirlerinin çoğunu Montesquieu den aldı. || Mec. Bürünmek, kaplamak, sarmak: O da yanımdan savuştu gitti, şimdi aldı mı beni büsbütün kızılca bir merak (H. R. Gürpınar). Koç yiğitler olmıyaydı / Dünyayı zulmet alırdı (Pir Sultan Abdal). || Tesir altında bırakmak: Seher çağı bir korkulu düş gibi / Çağırta çağırta aldı dert beni (Pir Sultan Abdal). || Başlamak: Sabah rüzgârı da serin serin aldı (Halikarnas Balıkçısı). Üsküdara gider iken aldı da bir yağmur (Türkü). || Anlamak Söylerim söylerim sözümden almaz / Nideyim cahildir halimden bilmez (Karacaoğlan). || Görmek: Üst kat denizi olduğu gibi alıyor. || Göz önünde tutmak, üzerinde düşünmek: Kimleri alırsak, alalım, eserler karşılaştırılınca hep aynı farklar görülecek (M. S. İpşiroğlu). || [Halk ed.] Şiir söylemeğe veya saz çalmağa başlamak: Aldı Kerem, görelim ne dedi. || Yeni bir durum edinmek: Arkadaşından kötü alışkanlıklar aldı. || [Balık avında] Yakalamak: Bol uskumru aldılar.

— ÇEŞ. DEY. Al Allah kulunu, zapteyle delini, onun deliliğine Allahtan başka kimse mâni olamaz anlamında. || Al aşağı etmek, yere vurmak, yere sermek, devirmek: Birini al aşağı etmek için evvelâ kendisiyle boy ölçüşebilecek bir vaziyete çıkarmak, sonra el ense etmek. (S. F. Abasıyanık). Mec. Makamından, mevkiinden, vazifesinden zorla uzaklaştırmak: — Sen merak etme kâtip, bir seneye kalmaz onu ben bir al aşağı edeceğim (S. F. Abasıyanık). || Al (veya sil) baştan (etmek), bir meseleyi yeniden ele almak, tekrar üzerinde durmak: O da kendini temize çıkararak meseleyi al baştan ortaya dökmüş (N. Araz). || Al benden de o kadar, ben de aynı fikirdeyim anlamında. || Al birini vur birine (ötekine), ikisi de aynı derece kötü, biri diğerinden iyi değil. || Al cevabım otur aşağı. Tekiz. Gördün mü, ağzının payını aldın anlamında. || Al gülüm ver gülüm, yapılan bir işin bir hareketin hemen karşılanmasının istenildiğini anlatır. || Al iskeleyi. Argo. Sıvış, çek git anlamında. || Al kaşağıyı gir ahıra, yarası olan gocunsun, sen doğru bildiğini yap, şikâyetlere aldırma. || Al on paralık da ondan, bir mesele karşısında değersiz ve yersiz fikir ileri sürenler için söylenir. || Al takke ver külah, son derece laubali olmayı ifade eden bir deyimdir. || Al sana, işte sana, yerine kullanılır: Al sana bir tiyatro (Ahmed Rasim). Birisinin yaptığı fenalık veya hakarete dayakla karşılık verilirken kullanılır: — Domuz mu? Biz domuz ha? Al sana al sana... (Y. K. Karaosmanoğlu). || Aldın mı? Argo. Beğendin mi, gördün mü anlamında: Hükümet doktoru sarhoş, aldın mı rezaleti (K. Tahir). || Alıp gitmek, koparmak, zorla bir yerden başka bir yere götürmek, sürüklemek: Bir yüzitmü aldı gitti ustura/Çekin şu lambanızı karanlıkta kalayım (B. Necatigil). Odanın içini yalıyan keskin bir soğuk sigara dumanlarını alıp gitti (Ş. F. Abasıyanık). || Alıp götürmek, zorla götürmek, uzaklaştırmak: Sonra Ziya Beyi alıp götürdüler Bekirağa bölüğüne (Y. Z. Ortaç). || Alıp verememek, geçinememek, çekememek, edinmek, anlaşmazlığı olmak: Benimle ne alıp veremediği var bilmem ki. || Alıp vermek, ilgisi olmak: Benim ne llyas Pasa ile alıp vereceğim var, ne kendisiyle (Recaizade Ekrem). Mübadele, değiş tokuş: Kurdukları limanlarda ve müstemlekelerde yalnız mal değil, dil, âdet, itikat ve düşünce de alıp veriyorlardı (Peyami Safa). Gürültü, şamata: Diğer taraftan gazino alıp veriyordu, saz da ondan aşağı kalmıyordu (Ahmed Rasim). || Alıp yürümek, gelişmek, çoğalmak, rağbeti artmak: Mini etek modası aldı yürüdü. Adamın şöhreti aldı yürüdü. || Alır almaz, hemen derhal, o dakikada: Listeyi eline alır almaz mürettebatın köftesinden birer tabak yemek istedi (Ahmed Rasim). || Adam almak, sevdiği erkeği gizlice evine kabul etmek. || Canını (derdini, rengini, acısını, tadını, tuzunu v.b.) almak, yok etmek, gidermek, azaltmak: İçine biraz patates al tuzunu (acısını) alır. || Eve almak, ev için, eve lâzım diye almak: Bir kilo da eve aldım. Eve odun aldım. || Evine almak, evinde barındırmak, evine kabul etmek: Bakacak kimsesi yok diye hastayı evine aldı. || Gıda almak, beslenmek, yemek. || Hafife (veya ciddîye) almak, bir şahsa veya hâdiseye şu veya bu gözle bakmak, şu veya bu şekilde kabul etmek. || Hava almak, teneffüs etmek, açık havada dolaşmak: Aldım Rakofça kırlarının hür kavasını (Yahya Kemal). Argo. Umduğunu, istediğini alamamak, eli bos çıkmak. || İçeri almak, tevkif etmek: Hâdiseyle ilgili yirmi sanığı içeri aldılar. || Kuvvet almak, birine, bir şeye dayanmak, bir kimse veya bir şey tarafından desteklenmek, bir duruma sahip olmak: Gençliğinden kuvvet alıyordu. || Şekil almak, bir karara doğru gitmek, belirmek: İş nihayet bu şekli aldı. || Üzerine almak: yüklenmek, kabullenmek, sorumluluk altına girmek: Meselenin müdafaasını üzerine aldı.

— Denizc. Al beraber, küreklerin bir anda, beraber çekilmeleri için verilen emir. || Al bir kürek, manevra için küreği bir defa hareket ettirmek üzere verilen emir. || Al üstüne, ileriye, sandalın baş tarafına doğru çekmek, || Alma kürek, kürek çekilirken küreğin sudan çıkarılması, bordaya dikey ve pala kısımları suya paralel olmak üzere tutulması için verilen emir.

— Mat. Alma, bir sayının veya bir ifadenin kuvvetini teşkil etme: Karealma. || Almak, bir kuvvete yükseltmek: Bir sayının karesini almak. || Bir sayının karekökünu, küpkökünü almak, bu sayının küpkökünü aramak.

— Radyotek. Bir anten vasıtasıyle hertz dalgalarını toplamak.

— Tıp. Organizmada bulunan hasta bir doku veya patalojik bir ürünü sistolojik, histolojik, bakteriyolojik, kimyevî, serolojik v.b. muayenelerini yapmak üzere çıkarmak.