T A R İ H
Umumî Tarih
• İmparatorluğun başlangıcı. Almanya'nın, daha doğrusu «Almanyalar'ın» tarihi, doğudan gelen slav ve asyalı istilâcıların baskısına uğrayan «germen barbarlarının» Roma imparatorluğuna girip Ren nehrinin iki tarafına yerlesmeleriyle baslar. Bu yerleşme sonucunda, aslında Ren ülkesine ve imes denilen huduttaki müstahkem kamplara, ilk hıristiyan topluluklarına v.b. münhasır kalmış olan Roma tesirlerinin bütün izleri çabucak silinip ortadan kalktı.
Klovis'ten (aim. Chlodwig) Charlemagne'a (Büyük Kari) kadar geçen devirde Frank krallığı diğer alman topluluklarını (Atamanlar, Thüringenliler, Bavyeralılar, Saksonyalılar v.b.) içine alıyordu; bunlar frank, kelt, anglosakson misyonerleri (özellikle aziz Bonifatius) taralından hıristiyanlaştırılıyorlardı. Rahiplerin ve Fulda keşişlerinin yardımıyle Charlemagne bazılarının (Fries'liler) hıristiyanlığını sağlamlaştırıyor, bazılarına karşı (Saksonyalılar) zor kullanıyor ve Batı imparatorluğunu kurarak hepsini ortak bir siyasî varlık içine alıyordu (800). Fakat Karolenj (Karolinger) hanedanının dünya devleti ülküsü, Frankların, egemen-Hk-mülk tasarrufu ilkesine dayanan mirasın aile fertleri arasında dağıtılması âdeti kargısında dayanamadı. Hiç şüphesiz imparator dindar Ludwig (der Fromme) gerçek bir başbakan rolü oynayan Vala'nın tavsiyelerine uyarak, Ordinatio tmperii (817) ile, hem uç oğlunun isteklerini yerine getirmeyi, hem de imparatorluğun birliğini korumayı denemişti. Fakat daha o tarihte, söz konusu birlik, Bavyera'nın ve Doğu Mars'larının az sonra «der Deutsche» unvanını alacak olan Ludwig'e verilmesi ile örselenmiş oluyordu. Dördüncü bir çocuğun (gelecekteki Kel Charles (Kari der Kahle) dünyaya gelişi yeni bölünmelere ve çeşitli zorbalıklara yol açtı. Sofu Ludwig öldüğü zaman (840) Batı Avrupa'nın siyasî birliği artık sadece bir hatıra olarak kalmıştı; fakat «dünya imparatorluğu» fikri, alman hükümdarlarının çeşitli şekillerde muhafaza ettikleri imparator (Kaiser) unvanına bağlı olarak yaşamağa devam ediyordu. Kel Charles ile Ludwig der Deutsche'nin kendi kavimleriyle bir olup kardeşleri Lothar'a karşı birleşmelerini açıklayan Strasburg* ant'ı (14 ocak 842) Alman ve Fransızları iki ayrı millet olarak kabul ediyor, Verdun antlaşmasıyle de (843) Ludwig'in Ren nehri doğusundaki topraklar üzerinde hükümdarlığını hukuken tasdik ediyordu. Ludwig ve Charles, 87O'te, yeğenleri Lothar II'nin ölümünden bir yıl sonra, Meersen antlaşması ile Lotharıngia'yı paylaştılar; böylelikle Ludwig'in (der Deutsche) toprakları batıda Meuse ve Saöne ırmaklarına kadar uzandı. 876'da öldüğü zaman, krallığı oğulları arasında bolündüyse de, bunlardan biri, «der Dicke» yanı «şişman» denilen Kari, miras yoluyle krallığı tekrar birliğe kavuşturdu (882). Hem İtalya'nın sahibi olan, hem imparator unvanını alan, hem de «Francia occidentalis»in hâkimi bulunan bu hükümdar, gerçekte değilse bile görünüşte imparatorluğun birliğini yeniden kurmuştu, fakat 887'de tahtından indirildi. Yerine geçen Arnulf, önce Almanya (Deutschland) kralı, sonra da imparator (896) oldu. Kendisi de, Çocuk Ludwig (Ludwig das Kind) diye anılan oğlu da otoritelerim pek kabul ettirememişlerdi. Karolenjlerın son hükümdarı olan ve kendisinden once gelenler gibi şahsiyetini ortaya koyamayan Berengar'ın ölümüne (924) kadar gerileme gittikçe daha belirli bir hal aldı ve yeni istilâlar (Normanlar, Danimarkalılar, Wend-ler, Macarlar, Moravlar) gerilemeyi hızlandırdı. Bu tehlike karşısında «millî dukalıklar» in (Bavyera, Schwab, Frankonya, Lorraine, Saksonya) toprak ve nüfus çerçevesinde derebeylik köklü bir şekilde yerleşti ve bu dukalıkların karsısında hükümdarları seçimle tahta çıkan Germanya devleti kuvvetsiz kaldı; öyle ki, 911'de Çocuk Ludwig'in ölümünde Frankonyalı Konrad (Konrad von Franken) kral ilân edilince, diğer dukalar onu tanımayı reddettiler.
• Saksonya hanedanı (Sâchsiches Königshaus). Buna karşılık, kudretli Saksonya dukalığının bütün imkânlarını elinde tutan Kuşbaz Heinrich (Heinrich I der Vogler) sayesinde (919-936), Saksonya hanedanı 1024 yılına kadar iktidarı elden bırakmadı (üç Otto ve Heinrich II). Dışarıda Macarlar yenildi (933'ten itibaren); Danimarkalılar verdiye bağlandı (934); Slavlar önce durduruldu, sonra geri püskürtüldüler; Doğudaki Mark'lar Oder nehrine ve Bohemya'ya kadar genişledi.
Slav memleketlerinde hıristiyanlık, kolonızasyon ve askerî etki gelişti. İçeride laik derebeylerinin isyanlarını bastıran bu hükümdarlar, onların gücünü azaltmak için dini derebeyler ve küçük dereceli asillerden destek gördüler ve merkezî bir iktidar nüvesinin (Palatin kontlar, ministriales) kurulmasına rağmen, arazi mülkiyetinin parçalanmasını teşvik ettiler. İste Fransızların, komşu bir germen kavmi olan Alamanların adını vererek «Allemagne» (Almanya) demeye başladıkları Germanya (Deutschland) ülkesinin çehresi böylece ana çizgilerini almış oldu. Öte yandan Otto I (936-976), İtalya'nın «demir taç» ını ele geçirerek (951) ve Roma'da yeniden imparator (Kaiser) unvanını alarak (962), Kutsal Roma Germen imparatorluğu denilecek olan devleti kurdu. Birçok hükümdarının dünya hâkimiyetine yönelen teşebbüsleri ile millî bir politikanın pratik mecburiyetleri arasında bölünen ve kudretli bir derebeylik tarafından arazisi çok parçalanmış bulunan Almanya, uzun bir süre değişen bir coğrafî terim olarak kaldı.
• Frankonya hanedanı («Frankisches Konıgshaus»). Arles krallığını İmparatorluğa katan (1032) Konrad IFnin (K. der Sailsche) tahta çıkışından (1024), Friedrich II'nin ölümüne (1250) kadar Almanya, hükümdarlarının cismanî-ruhanî başbuğluk (Sezarlık ve Papalık) politikalarına feda edildi: papalık makamının buna karşı direnmesi, imparatora en güvenilir müşavirleri sağlayan ve ona bağlı kalan ruhban sınıfını güç duruma düşürdü. Unvan verilme mücadelesi sırasında Papa Gregorius VII, alman asilleri arasında, imparator Heinrich lV'e (1056-1106) karşı koyacak birçok müttefik buldu ve İmparator (Heinrich V) ile Papa, Calixtus II) arasında yapılan ve aslında bir taviz olan Worms konkardatosu'na (1122) rağmen merkezî iktidar ve imparatorluk kudreti bu mücade'eden zayıflamış olarak çıktı; buna karşılık Kilise kuvvetlenmiş, küçük ve orta dereceli asiller baskıdan kurtulmuşlardı; asillerin el ele vererek imparatoru tehdit ettikleri de oluyordu.
• Hohenstaufen'ler. Hohenstaufen hanedanından Konrad III'ün seçilmesi (1138) ile, Guelf'ler ve Gibelin'lerin (Ghibellinen) uzun süren mücadelesi baslar. Bu mücadele, gerçekte, Germenlerin doğuya doğru yayılmasından (Drang Nach Osten) yana olanlar ile Roma'ya yönelen (Expeditw Romana) dünya hâkimiyetini {Dominium Mundı) destekleyenlerin mücadelesiydi. Aslında Hohenstaufen'ler, Doğu Mark'larındaki Slavları germenlestırme ve hıristiyanlaştırma çabasını Guelf'lere bırakıyor (Arslan Heinrick), kendileri de İtalya'ya yöneliyorlardı. Fakat başarısızlıklar sıklaşmağa başlamıştı. Her ne kadar Konstanz antlaşması (1183) imparatorluğun haklarını korumakta ise de, Friedrich V'nın çok kısa süren hükümdarlığı (1190 -1197) ve Guelf'ler ile Gibelin'ler arasında Almanya (Deutschland) kralı ye imparatoru (kaiser) unvanının verilmesi konusunda çıkan anlaşmazlığın tekrar başlamasıyle, Almanya'nın zayıflaması hızlanmıştı. Sonunda Friedrich II rakiplerini yendi (1220), fakat Sicilya'da yetişmiş olduğu için Almanya ile ilgisi, ancak Kilise ve İmparatorluk arasındaki mücadelede oynadığı rol nispetindeydi. ölümü (1250), Almanya ile italya arasındaki bağların kesin olarak kopmasına, Hohenstaufen'lerin çökmesine ve evrensel krallık ülküsünün iflâsına yol açtı. Almanların Kaiserlose Zeit dedikleri «Büyük fetret devri» (1250 -1273) sırasında Almanya karışıklık içinde kaldı. Artık ülke büyük küçük, laik veya ruhanî, her çeşitten, birbiri içine girmiş devletlerden meydana gelme bir mozaike benziyordu: «haydut şövalyeler», hür köylü toplulukları (Kuzey bataklıkları, Güney dağları), özellikle Baltık ve Kuzey denizinin (Lübeck, Bremen, Hamburg) veya Ren'in (Frankfurt, Strasburg) kıyısında ve Orta Almanya'da Alp geçitlerine giden yollar üzerinde (Nurnberg, Augsburg) yer alan zengin ve kudretli tüccar şehirleri bağımsızlıklarını elde ettiler. «Yumruk hakkı» nın (Faustrecht) hüküm sürdüğü bir devirde, derebeyleri veya şehirler arasında devamlı olarak siyasî ye iktisadî bağlar meydana geliyor veya çözülüyordu (bunlar hiç değilse biri «Hanse», kudretli ve sürekli bir Birlik oldu). Bu karışıklık içinde yavaş yavaş bir takım büyük toprak birlikleri meydana geldi. (En önemlileri Lüksemburg ve Habsburg hanedanlarına ait olanlardır.)
• Habsburg'lar. İmparatorluk bu hanedandan bir prensin, Rudolf un eline geçti (1273-1291). İtalya'yı ve Roma'da taç giymeyi bir yana bırakarak, Avusturya, Karintiya, Karniyola ve Stirya eyaletlerini topraklarına kattı. Almanyanın büyük toprak sahipleri sırasında başa geçti ve imparatorluğun iktidarını yeniden kurmağa teşebbüs etti. Bavyeralı Ludwig (1314-1346) seçilince, İmparatorluğun papalığa karşı tam bağımsızlığını ilân etti (Rhense bildirisi ve Frankfurt fermanı, 1338). Nihayet lüksemburglu Kari IV, «altın mühürlü ferman» (1356) ile Roma'da taç giyme ve Papanın takdis ve tasdiki gibi mecburiyetleri kaldırarak imparatorların seçilmesini bütün ayrıntıları ile düzene koydu. Bu fermana göre, seçim hakkı, yedi seçiciden (Kurfürst) kurulu bir heyete veriliyor, ancak hükümdarlık boşalırsa, bu yedi seçiciden sadece ikisi (Palatinat kontu ve Saksonya dükü) imparatorluğun başına geçmeğe yetkili sayılıyordu. Bu ferman ile Mainz, Köln ve Trier ruhanî Seçicilerinin hukuku da tespit edilmiştir İmparator nazarî olarak en büyük iktidara sahip görünmekle beraber, kudreti, gerçekte şahsen sahip olduğu mülklerin önemine bağlı idi. İmparator Sigmund'un (1411-1437) ölümünde, onun kızı ve tek vârisi ile evlenmiş olan Avusturyalı Albrecht, Macaristan ve Bohemya'ya da hâkim oldu. Habsburg hanedanı, bu sayede Almanya'da mal ve toprak bakımından en zengin aile durumuna yükseldi ve imparatorluk tacını, aile içi bölünmelere rağmen 1438'e kadar elinde tutabildi. Albrecht'in kuzeni ve halefi olan Friedrich III (1440-1493) Roma'da papanın taç giydirdiği son imparatordur.
Kapanmış bir devirden kalma bu olay, artık hiç bir yankı uyandırmıyordu; herkesin gözünde imparatorluk, yalnız Almanlara ait bir müesseseydi. Friedrich III'ün oğlu olan Maximilian I (1493-1519), olayların elverişli bir şekilde gelişmesi ve iyi sonuç veren bir aile politikası sayesinde, Habsburg'ların mirasıyle ilgili devletler (Avusturya-Stirya, Karnıyola, Tirol ve Yukarı Assace kontluğu) arasındaki bağları kuvvetlendiriyor ve Kari V'in kudretli devletine zemin hazırlıyordu. Almanya'da ise, İmparatorluk meclisinde başlatılan anayasa reformu sebebiyle gerçek bir merkezî iktidar ve bölgesel bir yönetim sistemi kurmak ye alman devletine, hiçbir zaman erişemediği bir birlik sağlamak için boşuna çalıştı.
• Ortaçağ Almanyası'nın siyasi düzeni. Gerçekten de, coğrafî bakımdan, imparatorun egemenlik alanı gittikçe daha daralıyordu: Arles ve İtalya krallıkları ve İsviçre kantonları bağımsız olmuş veya olmak üzereydiler; Fransa, Louis XI zamanında Burgonya'yı krallığına katarak imparatorluk sınırını genişletmişti. Baltık toprakları, teuton şövalyelerinin geri kalan prusya topraklarına karşılık Polonya kralına verdikleri Batı Prusya ile Almanya'dan tecrit edilmiş bulunuyordu. Slav asıllı Bohemya da hiç değilse manen Almanyadan ayrılmıştı. Hükümdar Reichstag'ın (Devlet meclisinin yıllık toplantısı) iznini almadan ne Vergi (Pfennige) koyabilir, ne de asker toplayabilirdi. Meclis üç heyetten meydana geliyordu: Kurfürsten-Kollegium (Seçiciler heyeti), Reichsfürsten-Kollegium (Prensler heyeti) ve Kollegium des Stâdte (Şehirler heyeti). Çoğunluk oyu esası kabul edilmemiş olduğundan, oy birliğine varılmadıkça hükümdarın kararlarına itiraz edilebilirdi. Bununla beraber, Maximilian Augsburg meclisine 1500'de Reichsregiment'i ilân ettirerek, Almanya'ya siyasî ve idarî birlik sağlamayı denedi; buna göre, 21 üyelik bir Niyabet konseyi kurulacak, ReichstagSn toplantıya çağırılması, önce Frankfurt'ta, daha sonra Worms'ta, 1527'den itibaren de Speyer'de toplanan yüksek mahkemenin (Reischkammer) masraflarını karşılamak bu konseyin onayından geçtikten sonra kabul edilecekti.
Laik ve ruhanî prenslerin imparatorluk zararına bağımsızlıklarını arttırma ve topraklarını genişletme çabaları, şehirlerin gittikçe daha geniş belediye statüleri istemeleri ve tacir kurullarının yönettiği birer gerçek şehir cumhuriyeti halini almaları, nihayet, şövalyelerin imparatora bağlı olduklarını ancak kendilerinden daha kuvvetli komşular tarafından yok edilecekleri zaman hatırlamaları yüzünden bu anayasa uygulanamadı. Gerçekte zayıf düşen imparatorluk kurumlarının yerini Avusturyanın krallık kurumları almaktaydı: hem yüce mahkeme, heıp Devlet şûrası rolünde olan Yüksek divan (Hofrat) ile Yüksek meclis (Hofkammer) [In-nsbruck'ta bulunan bu kurumun 3 dairesinden bin imparatorluğun malî idaresini sağlıyordu]; Yüksek kançılarlık (Hofkanzlei) de aynı durumdaydı. Devamlı sayılabilecek tek reform, Almanya'nın altı daireye bölünmesiydı; sonradan sayısı ona çıkartılan bu bölümler bütün imparatorluk «has» larını, arada kalan bazı ayrı bölgelere rağmen, bir toprak bütünlüğü içinde topluyordu. Yalnız seçici toprakları ile Avusturya hanedanının toprakları bu taksimatın dışında bırakılmıştı.
Gerçekten, Reform arifesinde Seçicilerin ve Prensliklerin siyasî kudretleri henüz çok sağlamdı ve Habsburg'lar, ancak alman prenslerinin en kudretli ve en zengini oldukları nispette imparatorlukta ağır basmak iddiasında bulunabilirlerdi (Maximilian'in torunu olan ve 1519'da imparator seçilen Kari V bu durumdaydı).
• Reform'un etkisi. Kilise ile İmparatorluk arasındaki geleneksel muhalefet, imparator Sigmund'un Konstanz konsiline müdahalesini gerektiren Büyük Batı «Skhisma*»sı, Johannes Hus'un ölümünden sonra artan etkisi, Alman kilisesinin üzerindeki papalık baskısını hafifleten 1418 Konkordatosu sonucunda artan milliyetçilik ve mutlakiyetçılık eğilimi gibi şartlar, Luther'in çağrısının (1517) büyük yankılar uyandırmasına elverişli bir ortam yaratmıştı.
Reform'un doğurduğu ve içine siyasî ve sosyal problemlerin karıştığı mezhep savaşları, imparatorun nüfuzu bakımından zararlı oldu ve prenslerin toprak mülkiyetini kuvvetlendirdi. Bununla birlikte, Reform yalnız olumsuz sonuçlar vermedi: Luther papalık ve katolik kilisesi ile mücadeleyi halka ortak bir ideal olarak aldı; halk için en uygun ifade vasıtası olarak modern almancayı kurdu (İncil'i halk diline çevirerek, bu dil ile Roma aleyhinde birçok hicivler yazdı) ve böylelikle alman millî şuurunun doğmasına büyük ölçüde hizmet etti. 1555'te Augsburg barışı (Religonsfrieden) cujus regîo, ejus religio formülü ile hükümdarların mutlak yetkisini onayladı. İmparator, bundan böyle mezhep ve siyaset bakımından bölünmüş bir Almanya'nın hükümdarı olarak, başka memleketlerin işlerini denetleme hakkını ileri süremiyor, buna karşılık Avrupa devlet başkanları Almanya'nın işlerine karışma konusunda bazı kolaylıklar elde ediyorlardı. Ayrıca, Augsburg barışı Almanya'da yalnız Luther'ciliğe hak tanımış, fakat bütün mezhep anlaşmazlıklarına son vermemişti. XVI. yy. ın ikinci yarısında Protestanlığın başka bir sekli olan Calvin'cılık de Almanya'da yayıldı, özellikle Pfalz seçicisi tarafından kabul edilen bu mezhep bir dereceye kadar hoşgörüyle karşılanıyor ama Bavyera dukası (Herzog) Maximilian'in ve ilerde Ferdinand II adiyle imparator olacak Ferdinand von Steiermark'ın destekledikleri Cizvitlerin çabası sayesinde güney Almanya'da başarı kazanan karşıreform'un (Gegenrefor-mation) saldırılarına hedef olmaktan da kurtulamıyordu.
• XVII. ve XVIII. yüzyıl Almanya daha XVII. yy. başında ve XVIII. yy. da hem siyaset (imparatorun hâkimiyeti), hem mezhep (kilise mallarının müsaderesi meselesi ve kalvinizmin tanınması) açısından, birbirine zıt iki kampa ayrılmıştı. 1608'de protestan Pfalz seçicisinin yönetiminde bir Protestan birliği kurdular; 1609 yılında ise Bavyera dükünün yönettiği Kutsal birlik, Protestan birliğinin karşısında yer aldı.
Her iki birliğin de, ücretli askerlerden meydana gelen bir ordusu yardı. İmparatorluğu daha çok zayıflatmak için yabancıların da körükledikleri Otuz Sene harbi (1618-1648) bu bölünmenin kaçınılma? sonucuydu. Bununla birlikte, imparatorluk Çek'lerin, Rheinpfalz kontunun ve Danimarka kralının birbiri arkasından yenilmeleri ile bir süre kuvvet buldu: Seçimle elde edilen Bohemya tacı Habsburg'lara miras olarak geçti, Pfalz kontluğu Bavyera dukasına verildi (1623) ve imparator Ferdinand II, Geri verme fermanı (Restitutionsedikt) ile, 1555'ten beri devletleştirilmiş olan kilise mallarının iadesini Protestan prenslerine kabul ettirdi (1629). Fakat Fransa'nın önce diplomatik yoldan (Alman prenslerinin Regensburg meclisinde, Ferdinand II'nin oğlunu, kendisinin sağlığında «Romalıların kralı» ilân etmek istemeleri) [1630], sonra askerî yoldan i§e karışması (1635), Westfalen antlaşması (Westfa-lische Friede) F1648] ile sonuçlandı: Almanya bundan böyle Kutsal imparatorluğu (Heiliges Reich) meydana getiren 350 devlete ayrılıyor, ülkenin birleştirilmesi konusunda bütün ümitler yok oluyordu. Bu devletlerin «germen özgürlükleri» (imparatorun iznini almadan harp, sulh ve ittifak kararı verme hakları) antlaşmayı imzalayan devletlerce (özellikle Fransa ve İsveç) garanti altına alınıyordu. Pfalz yeniden seçicilik durumuna geçiyor, böylece seçici sayısı yediden sekize çıkıyordu. Danimarka ve İsveç kralları, Alman prensliklerinin hükümdarları sıfat ıyle devlet meclisine üye oluyorlar, Alsace'ı kendi topraklarına katan Fransa kralı, Ren birliği'nin (Rheinbund-Rheinische Al-lianz) koruyucusu oluyor (1658), Saksonya seçicisi, Polonya kralı tacını giyiyor (16%), Hannover dükü (1690'dan beri seçiciydi) İngiltere kralı oluyordu (1714). Kutsal İmparatorluk işleri uluslararası bir duruma sokulmuş, bununla birlikte (XVII-XVIII. yy. lar) parlak fakat kozmopolit bir kültürün gelişmesine sahne olan, «irili ufaklı monarşilerden meydana gelmiş bir cumhuriyet» haline gelmişti,
öte yandan, Otuz Sene harbi sonunda Almanya pek ağır bir iktisadî buhran içine düşmüştü. XVI. yy. da sanayi ve ticaret yoluyle zenginleşen şehir burjuvazisi gelişti, fiyatların yükselmesi sonucu küçük asiler iflâs ettiler. XVII. yy. ile bir kararsızlık devri açıldı, fiyatlar devamlı olarak oynuyor, 1660'dan sonrada değerli madenlerin azalması dolayısıyle bir düşme eğilimi gösteriyordu. Tabiat ve insan bakımından uğranılan zararların pek büyük oluşu (Ren ülkesinde birçok köyler silinmiş, Aachen, Köln v.b. şehirler % 50'den fazla bir nüfus kaybına uğramıştı), tarım (tarlaların üçte biri terk edilmiş durumdaydı), sanayi ve ticareti uzun zaman felce uğrattı. XVII. yy. sonunda iktisadî kalkınma yavaş bir şekilde başladı, XVIII. yy. da hızlandı: kolonilerle yapılan ticaret sayesinde limanlar (Hamburg) zenginleşiyor, orman açmaları artıyor, nüfus çoğalıyordu. Buhran sırasında, başka yerlerde olduğu gibi Almanya'da da devletin iktisadî alanda himaye ve müdahalesi isteniyordu. Bu rolü en iyi oynayan, Büyük seçici («der Grosse Kurfürst») Fri-edrich Wilhelm'in (1640-1688) Branden-burg'u oldu: bu hükümdar mülteci fransız huguenot'larını memlekete çağırarak, XVIII. yy. in iktisadî kalkınmasını sağlayacak bir Ortaçağ prensliğini çağdaş bir devlet haline getirdi. Onun yerine geçen Friedrich, (1688-1713) imparatorun izniyle, 18 ocak 1701'de Prusya (Preusses) krallığı tacını giydi. Bu olay Almanya tarihinde büyük bir dönüm noktasrdır, çünkü bundan sonra Hohenzollern'ler, Habsburg'ların karşısına çıkacaklardı. Artık Almanya'dan uzaklaşarak İtalya'ya, Tuna ve Balkan ülkelerine yönelen katolik Avusturya'nın karşısında, Slavlar üzerine kazanılmış zaferlerin mirasçısı olan ve Ren nehrine yaklaşan, protestan bir Prusya yer alıyordu. Avusturya Habsburg'ları Kai-ser «imparator» unvanını sürdürmekle birlikte bu unvan yavaş yavaş anlamını kaybediyor, 1663-1664'te sürekli bir müessese halini almış olan imparatorluk meclisi bile ortak bir teşkilât kuramıyordu. XVIII. yy. da, Friedrich II (1740-1786) zamanı Prusya'nın toprak ve siyaset bakımından kazançlar sağladığı bir devirdir. Fransız ihtilâli bağladığı sırada, Almanya, kapladıkları a-lanla olduğu kadar, siyasî yapıları (cismanî veya ruhanî prenslikjer ve serbest cumhuriyetler) veya din görüşleri (Kuzey Almanya Protestanları, Güney Almanya katolikleri, kuzeybatıda Pfalz Calvin'cileri, kuzeydoğuda Brandenburg Luther'cileri) ile de birbirinden çok farklı 360 devlete bölünmüş durumdaydı. Almanya henüz bir millet olmaktan uzaktı ama ihtilâlin fikir ve ilkeleri özellikle aydınlar arasında belirli bir yankı buldu; aydınların XVIII. yy. daki parlak hareketleri daha o sırada fransız etkisini taşıyordu. Fakat ilim ve sanatlara değer veren istibdat anlayışıyle değişikliğe uğramış alman devletlerinin çoğunda, kimse prenslere karsı ses çıkarmayı düşünmüyordu. Düşünce açısından Fransız ihtilâline katılmalar çoktu, fakat Almanları Fransızlardan ayıran politik ve sosyal farklılıklar özellikle daha sonraki askerî ve siyasî gelişmeler bunları çoğunlukla temelsiz bırakıyordu. İhtilâl ve imparatorluk ordularının zaferleri ve bunların sonucu olan antlaşmalar (Basel 1795, Campoformio 1797, Luneville 1801) Almanya imparatorluğunun batı sınırlarını Ren'e doğru gerileterek toprak bakımından olduğu kadar siyasî ve sosyal bakımlardan da önemli değişmelere yol açtı.
• Napolyon ve Almanya. XIX. yy. başlarında Kutsal Roma Germen imparatorluğunun yıkılması herseyden önce Fransızların, özellikle de Almanya'nın değişmesinde büyük rolü bulunan Napolyon'un eseridir. Almanya'ya bütün çağdaş gelişmesini ilham eden millî duygu hiç şüphesiz ona karsı belirmişti. Gerçekten de Alman millî şuuru, memleketin işgal edilmesine ve Napolyon rejimine karsı direnme ile doğdu. Luneville antlaşmasıyle (9 şubat 1801) Alman imparatoru, daha önce Basel antlaşmasında (1795) Prusya kralının yaptığı gibi Ren'in sol yakasından çekilmeyi kabul etmişti; ortadan kalkan devletlerin basında bulunan prenslere Almanya'nın başka bölgelerinde mülk verilecek, bu ise Ren ötesinde Fransız etkilerinin gelişmesine yarayacaktı; öte yandan Kutsal imparatorluğun anayasası da kaldırılıyordu. Mülk sahibi prenslerin kayıplarını telâfi etmek üzere, iki yıl süren görüşmelerden sonra, Regensburg'ta toplanan bir Reichstag, 25 şubat 1803 Recebi ile sona erdi. Görüşmeye katılan fransız ve rus delegeleri Almanya'nın bünyesini temelinden değiştirmeğe çalıştılar. Varılan sonuca göre, Kutsal imparatorluğun 112 devleti ortadan kalktı, 51 serbest şehirden ancak 6'sı kaldı, bütün kilise prenslikleri kaldırıldı, yalnız Mainz Seçici başpiskoposu kaldı, onun da makamı Regensburg'a taşınacaktı. Bu toprak değişikliklerinden en fazla faydalananlar, birinci konsül Napolyon'un kendine tabi (vasal) haline koymak ve Prusya'ya kargı birer denge unsuru haline getirmek istediği Güney Almanya devletleri (Baden, Wurttemberg ve Bavyera) oldu.
1805 İlkbaharında başlayan üçüncü koalisyon sırasında, Avusturya Napolyon ile savaşırken Prusya tarafsız kaldığı için, Almanya bölünmüştü. Austerlitz zaferini kazanmış olan Napolyon'a, Çar'ın zorlamasıyle harp ilân etmeğe karar vererek savaşa hazırlanan Prusya'nın gönderdiği Graf von Haugwitz, Napolyon'un ittifak teklifini kabul etmek zorunda kaldı (Schönbrunn antlaşması).
26 Aralık 1805'te, Petersburg antlaşmasıyle Kutsal imparatorluk fiilen sona eriyordu: Avusturya, güney Almanya'daki topraklarından Baden, Wurttemberg ve Bavyera yararına el çekmeyi kabul ediyor, son iki devlet krallık haline geliyor ve birçok prenslik, dukalık ve kontluk bunlar yararına ortadan kaldırılıyordu. Sonra, Ren nehrinin sağ tarafındaki devletlerle Güney Almanya'dakiler 12 temmuz 1806'da, Rheinbund'u (Ren konfederasyonu) kurdular; bu topluluk 16 Alman devletini içine almakta, ayrıca Tilsit antlaşması (1807) gereğince kurulan Vest-falya krallığı ile Varşova büyük dukalığı da bunlara katılıyordu. Konfederasyonun «koruyucusu» ilân edilen Napolyon, böylelikle Prusya ve Avusturya karsısında bir kuvvet yaratmayı ummuştu, fakat bu kuruluş sağlam bir yapı olamamıştı. Bn sonunda, 6 ağustos 1806'da, imparator Franz II kendini «Avusturya imparatoru» ilân ederek «imparatorluk devlet başkanlığının» ortadan kalktığını bildirdi; böylece Kutsal imparatorluğun ölüm belgesi de verilmiş oluyordu. Eski Almanya'nın ortadan kalkmasını Jena ve Auerstedt (14 ekim 1806) bozgunları sonucunda Berlin'in (26 ekim) ve hemen hiç silâh patlamadan bütün memleketin işgali ile Prusya'nın yıkılması tamamlandı. Bu ülkeden Prusya kralının sığındığı Memel çevresinde küçük bir toprak parçası kaldı. Tilsit antlaşması (7-9 temmuz 1807) Friedrich Wilhelm IIl'e yarı yarıya küçülmüş bir Prusya verirken ona ağır tazminat da yüklüyordu. Fakat bu yıkılma Prusya'nın kalkınması için bir çıkış noktası oldu ve bu kalkınma Stein ve Hardenberg (sosyal reformlar) ile Scharnhost (askerî reformlar) tarafından başarıldı. Bunların liberal reformları, yurtseverlikleri, memleketi modernleştirme çabaları sayesinde Prusya, özellikle kurtuluş savaşının (1813-1814) yönetimini üzerine aldığı sırada, bütün alman yurtseverleri için ümit kaynağı oldu. O zaman alman halkı bağımsızlık ve millî birlik isteğini açıklıkla ortaya koydu. Bundan böyle uzun süre gecikmiş olan birleşme meselesi, Bismarck'a kadar Almanya tarihinde ağırlığını sezdirecekti.
Bu uyanış ilkin üniversite çevrelerinde başladı: öğrenciler Tugenbund (erdem birliği) gibi gizli dernekler kurmuşlardı. Millî birlik fikrini aşılayan profesörler arasında en ünlüsü o'.an filozof Fichte, 1807'de, Berlin'de yaptığı ve Alman Milletine Söylevler (Reden an die Deutsche Nation) adını taşıyan on dört söylevde, bir kültür diline sahip olmayı teşekkül halindeki millî duygunun en üstün temeli olarak gösteriyordu. 1810'da kurulan Berlin üniversitesi hemen bir yurtseverler merkezi halini aldı. İşgal altında gelişen millî duygu, Napolyon'un Rusya'da uğradığı bozgun sonunda daha cüretli bir hal aldı ve alman burjuvazisi ve halk kitlesi ilk defa olarak kurtuluş savaşına (Verfrei-ungskriege) coşkunlukla atıldı.
Bu savasın safhaları aynı zamanda Büyük (ordu'nun («Grande armee») çekilme safhalarıdır. Kurtuluş savasının başlıca olayları Leipzig savası (eldin 1813) ve Blücher ordularının Ren nehrini geçmesidir (aralık 1813). Prusya'ya düşmanca duygular besleyen Ren ülkesinde (Rheinland) bile bu ordular sevgiyle karşılandılar.
• Germanya konfederasyonu. Viyana kongresinin son kararıyle (9 haziran 1815) Almanya'ya yeni bir yapı veriliyordu. Kutsal imparatorluk yeniden canlandırılmıyor, onun yerine 39 devletten meydana gelen bir Germen konfederasyonu kuruluyordu. Bu devletlerin ikisi çok büyüktü: Avusturya ve Prusya. Bu konfederasyonun ve onun Frankfurt'taki meclisinin (Bundestag) tarihinde Avusturya-Prusya rekabeti en büyük yeri tutar. Fakat ilk safhada iki devlet de liberalizmi ve birleşme fikirlerini ezmek için işbirliği yapmışlardı. Burjuvazinin ve halkın ümitlerine önem vermeyen hükümdarlar, Fransa'nın artık yenildiğini düşünerek, eski rejimi, fertlerle ilgili imtiyaz ve kurumları yeniden sağlamlaştırmak yolunu tuttular. Bu tutum şiddetli karışıklıklara yol açtı: kurtuluş savaşı sırasında kurulmuş yurtsever öğrenci birliklerinin tek bir hareket halinde bir federasyon (Burschenschaft) meydana getirmeleri, Luther'in Roma'ya baş kaldırışının üç yüzüncü yıldönümünün Wart-burg'da kutlanması (13 ekim 1817), çarın temsilcisi general Kotzebue'nın öğrenci Kari Sand tarafından öldürülmesi.
Bütün bu olaylar genç aydınların bir alman milleti yaratma isteğini ortaya koyuyordu, ama 1815'te yeniden kurulmuş olan düzenin koruyucusu Metternich'in alman prenslerine baskı yapması üzerine bu olaylar şiddetli bastırma hareketine yol açtı. Liberal ve yurtsever öğrenciler ve genel olarak «demagoglar karşısında, hükümdarlar hürriyetleri kısıtladılar ve esaslarını Karlsbad konferansında (1819) hazırladıkları sert tedbîrler aldılar; böylece, özellikle Güney ve Batı Almanya'da sayısı çok ve faal olan burjuva sınıfının milliyetçi ve liberal fikirlerini bildirmesine engel olarak, alman siyasî hayatına 1830'a kadar nefes aldırmadılar. Bununla beraber iktisadî politikasında da görüldüğü gibi, birliğe en çok yönelen bir kuzey Almanya devleti, yani Prusya oldu. Prusyalı bakanların 1818-1833 arasında ileriyi gören ve sabırlı çalışmalarıyle gerçekleşerek 1 ocak 1834'te yürürlüğe giren gümrük birliği (Zollvereiri), 26 milyon nüfusun yaşadığı 25 devlet arasında gümrük duvarlarını ortadan kaldırarak Almanya'ya iktisadî birlik sağlamağa çalışıyor, böylece millî birliğin temeli de atılmış oluyor, Prusya ticareti ve sınaî meselelerin önemini Avusturya'dan daha iyi kavradığını gösteriyordu. Almanya 1830'lara doğru sanayileşmeğe başladı. Daha önce Fransız yönetimi altında, Ren bölgesinde başlayan hareket, Ruhr havzasında yeni kömür yataklarının işletmeğe açılması, demiryollarının ortaya çıkması (ilk demiryolu 1835'te Nürnberg'i Fürth'a bağladı) ile kuvvetlendi, bunun sonucu olarak Frankfurt, Köln ve Düsseldorf gibi büyük ticarî merkezlerin geliştiği Batı Almanya'da liberal burjuvazi yavaş yavaş hâkim sınıf durumuna geldi. Prusya kralı Friedrich Wilhelm IV ataerkil bir krallık hayalini kurarak «romantik kral» adına hak kazanırken. Batıdaki, az sonra da Berlin'deki sanayiciler, örneklerini İngiltere'den alıyor, liberal ve modern bir Almanya düşünüyorlardı.
• 1848 İhtilâli. 1847 İktisadı krizi, özellikle issizler arasında etki yapan sosyalizm propagandasıyle (1848'de Karl Marx ve Engels'in manifestosu) desteklenen ihtilâl, Paris'teki ayaklanmanın duyulması üzerine patladı (mart 1848). Berlin'de 18 mart ayaklanması ile başlayan ihtilâl hem liberal (Köln'de, Baden'de, 21 martta da Prusya'da ilân edilen anayasaların alman prenslerinden istenmesi) hem de millî bir nitelik taşıyordu. Güney'in ve Batı'nın 51 liberali daha çok bu son amaçla 5 mart 1848'de Heidelberg'de toplanarak, Frankfurt'ta bir hazırlayıcı parlamentoyu (yahut Vor-Parlamenf) toplantıya çağırdılar; bu parlamento (31 mart -3 nisan), birleştirici bir anayasa hazırlamakla görevli 586 üyeli (50 000 seçici için bir tiye) bir Millet meclisinin (Nationalversammlung) kurulmasını kararlaştırdı. Bu meclis ilk olarak 18 mayıs 1848'de, Heinrich von Gagern adlı bir avukatın başkanlığında toplandı. Fakat, bir yandan hükümdarların, bir yandan alman radikallerinin karsı germeleri yüzünden, bir sonuca varamadı.
üyeleri de zaten iki zıt gruba ayrılmıştı: bir kısmı Avusturya ile birlikte Büyük Almanya taraflısıydı. Bunlar Avusturya'yı, Habsburg'ların Almanya dışındaki topraklarıyle birlikte, bu birliğin içinde görmek istiyorlar, böylelikle Avusturya devletinin parçalanmasını önlemeyi düşünüyorlardı; öteki grup ise Avusturya'sız Küçük Almanya'yı tercih ediyordu. Von Gagern'in desteği ile bu son çözüm kabul edilmişti. Buna göre, Almanya'daki en güçlü hükümdar olarak imparatorluk tahtının verilebileceği tek insan Prusya kralıydı (28 mart 1849). Bu arada Friedrich Wilhelm IV daha önce vermiş olduğu liberalce imtiyazlardan vaz geçmiş, 1848 aralığında Prusya meclisini dağıtmış, kendine verilmek istenen «çamur ve kâğıttan taç»ı da reddetmişti, fakat bunu yaparken, bu tacın kendisine prensler tarafından verilmesine çalışmıştı (1849 sınırlı birleşmesi). Fakat Avusturya şansölyesi Schwarzenberg, 29 kasım 185O'de Olmütz'de onu hem imparatorluktan, hem de Almanya'yı birleştirme yolundaki bütün projelerinden zorla vaz geçirtti.
Böylelikle, 1848'den önceki durum yeniden kurulmuş görünüyordu. Prusya, utanç verici Olmütz gerilemesine sebep olduğu için A-vusturya'yı affetmedi, bundan sonra Alman birliğini kendi yararına kurmak üzere fırsat kolladı. Böylece, başarısız 1848 ihtilâlinden sonra, Almanya haklarını korumakta titizlik gösteren, bağımsız devletlere aynimi; bir durumda kalıyor, saraylar da ihtilâlin başlangıcında halka verdikleri müsaadeleri geri almağa çalışıyorlardı. Böylece yeni bir restorasyon başlamış oluyordu. Ama millî birlik meselesinin artık uzun müddet oyalanmasının mümkün olmayacağı ve iki büyük devletten birinin bu meseleyi kendi yararına çözmesi gerektiği kesinlikle ortaya çıkmış bulunuyordu. Güney liberalleri bir federasyon kurulmasından yanaydılar; fakat Prusya, özellikle kendi Ren eyaletlerindeki sanayinin gelişmesinden beri, gittikçe daha ağır basmaktaydı.
• Bismarck. Ijte bu sıralarda, 1862'de Prusya başbakanı olan Bismarck ortaya çıktı. Mutlakıyetçi, muhafazakâr, ama ileriyi çok iyi gören bu gerçekçi Prusyalı, elli yıldan beri tartışılan birleşme işini on yıldan daha kısa bir zamanda sonuçlandırdı. Politikasının amacı olan Prusya hegemonyasını ve Avusturya'nın Almanya'dan kovulması işini hem diplomasi hem de ordu yoluyle sağladı. Roon ve Von Moltke'nin yeniden ve iyi bir şekilde düzenledikleri ordu, Danimarka (1864) ve Avusturya (1866) karşısında üstünlüğünü ortaya koydu. Bu devlet Almanya işlerinden el çekmeğe razı oldu. (Prag antlaşması, 23 ağustos 1866) ve Bismarck, Prusya'nın önderlik ettiği bir Kuzey Almanya konfederasyonu (der Norddeutsche Bund) kurdu. Bu birlik Main ırmağının kuzeyindeki bütün devletleri içine alıyor ve genel oylamayla seçilmiş bir Reischstag'a sahip bulunuyordu. Prusya kralı, şansölyesi Bismarck'in yardımıyle konfederasyona başkanlık ediyor, şansölyenin etkili politikası bütün alman milliyetçilerince destekleniyordu. Bismarck, Jiberal sanayicilere muhtaç oldukları birliği sağlayarak mutlaki-yetçl siyasetini onlara da kabul ettiriyordu. Lassalle'm aracılığı ile ve genel oylamada bir yem gibi kullanarak, o sırada teşkilâtlanmağa başlayan sosyalist işçi hareketiyle uzlaşmayı bile denedi (1864). Kuzey Almanya konfederasyonunun ömrü kısa oldu (1866-1870).
Napolyon IH'ün Lüksemburg (1867), daha sonra İspanya'nın işlerine karışmasını, Bismarck çok iyi kullanarak Fransa'ya karşı bir savaş fikrini kamu oyuna kolayca kabul ettirdi. Üstelik bu savaş Fransa tarafından a-çıltnış olduğuna göre, Napolyon IIl'ün yersiz-istekleri karşısında Almanlar yalnızca kendilerini savunur gibi görünüyorlardı. 187O'te kazanılan büyük zaferler birleşme işini tamamladı: Bismarck'ın ardında, hep birlikte Fransızlarla savaşan Almanlar, birliklerini kurdular. Güney Almanya hükümdarları Prusya'nın gücü karşısında boyun eğdiler ve 18 ocak 1871'de Prusya kralı Wilhelm I'i Versailles şatosunda Almanya imparatoru ilân ettiler. Frankfurt antlaşması (10 mayıs 1871) Alsace'ı ve Lorraine'in bir kısmını Almanya'ya bırakıyor ve Fransa'nın 5 milyar franklık bir tazminat ödemesini sağlıyordu. İmparatorluk arazisi haline getirilen Alsace-Lorraine bütün Alman devletlerinin bölünmez mülkü olarak birliğin emniyeti oluyordu.
• Almanya imparatorluğu (II. Reich). Bismarck ve Wilhelm II imparatorluk devrinde (1871-1918), kalabalık ve zengin Almanya, dünyanın en güçlü devletlerinden biri durumuna yükseldi. Avrupa'nın kaderini elinde bulundurur görünen Bismarck, Rusya ve A-vusturva ile olan ittifaklarını güçlükle yürütebildi. Bismarck'ın 1890'da ayrılmasından sonra, Wilhelm II Almanya'nın sanayi gücüne dayanarak hem Avrupa karasında, hem de denizler üstünde Ve sömürgelerde emperyalist bir politika izledi. Yeni imparatorluğun ilk yıllarında yeni düzenin kurulması için çalışıldı. Bu düzende 26 devletin kendi hükümdar hanedanları ve özel meclisleri (Land-tog) bulunmakla birlikte, imparatorluk için bir Millet meclisi (Reichstag) kurulması kabul edilmişti: bu meclis 1871 martında seçilmiş, 20 nisan anayasasını kabul etmişti.
İmparatorluk şansölyesi olan Bismarck dış siyaseti yönetiyordu. Askerî teşkilât, posta ve para bütün devletlerde müşterekti; devletlerin çıkarları, bunların temsilcilerini bir-araya toplayan bir Federal meclis (Bundes-rat) tarafından korunmaktaydı. 14 Oylu bir muhalefet her türlü kararı durdurmağa yetiyordu. 17 Oyu bulunduğuna göre, Prusya katılmadığı her türlü reformu önleyebilirdi. Katolik kilisesinin Almanya toprakları üzerindeki hak ve yetkileri meselesi Bismarck ile katolikler arasında Kulturkampf denilen uzun ve şiddetli çekişmelere yol açtı. Şansölye, 1873, 1874 ve 1875'te «mayıs kanunları» denilen laik kanunları kabul ettirdikten sonra, daha mutedil bir tavır takındı, 1879'-da Vatican ile barıştı. Oldukça önemli bir buhrana (eski katolikler) rağmen, bu meselede katoliklerin birleşmeleri, Katolik Merkez partisinin (Zentrum) ilerdeki başarısına yardım edecekti. 1878 Yılı, gümrük koruma kanunları ve Bismarck'ın iktidardan çekilin-ceye kadar (1890) sosyalistlere karsı uygulanan olağanüstü tedbirler kanununun kabul edilmesiyle yeni bir devrin başlangıcı oldu. Alman sosyalist partisi, marksist bölümünün yönetimi altında, 1875'te Gotha'da birliğini gerçekleştirmişti; seçimlerde gittikçe artan başarılar kazanması Bismarck'ı telâşlandırıyordu. İşçilere yeter görüneceğini umduğu birtakım reformları yaparak (ihtiyarlık, kaza ve hastalık sigortalan) bu birliği zorla parçalamak istedi. Fakat Alman Sos-yal-Demokrat partisi olağanüstü kanunlar karsısında direndi ve gittikçe artan bir etki kazandı.
Bismarck'ın veliaht prens Wilhelm tarafından tenkit edilen bu başarısızlığı onu iktidardan çekilmeğe zorlayan sebeplerden biridir. Bismarck eserini sağlamlaştırmak için üç imparator antlaşmasını kurmağa çalıştı (1872). Fakat Doğu'da güttüğü pek cüretli politika yüzünden Rusya ile arası açıldı. Bu sebeple Avusturya ile olan 1879 antlaşmasını 1882'de İtalya ile de anlaşarak üçlü antlaşma haline getirdi. Bunun üzerine çıkarları Avusturya'nınkiler ile bağdaşmayan Rusya, kendine başka dayanak aramak zorunda kaldı. Friedrich IH'ün kısa süren hükümdarlığından (mart-haziran 1888) sonra, Wilhelm II tahta çıktı; ama gerçek hükümdarlığı, kendisiyle sertçe çatışan Bismarck'ın çekilmesiyle (mart 1890) başladı. Bundan böyle imparator kendi politikasını yürüttüğü için, haleflerinden hiçbiri, Caprıvı (1890), Hohenlohe (1895), Biilow (1900) ve Bethmann-Hollwek (1909) Bismarck'mki ile karşılaştırılabilecek herhangi bir etki gösteremedi. 1-çeride, Wilhelm II o kadar sert olmayan bir politika yürütüyordu ki, Sosyal-demokratlara karşı savaşında başarı kazanamıyordu. Böylelikle, bunlar 1910'da Reichstag'ta en çok üye bulunduran parti durumuna geldi. Polonyalıların yaşadığı eyaletlerde hükümet zorla almanlaştırma siyaseti, Alsace-Lorraine'de de önce şiddet, sonra barış politikası (her ikisi de gerçek bir başarıya erişmedi) güdü-' yordu. Bununla birlikte, alman sanayii ingiliz sanayii ile boy ölçüşüyor, özellikle kömür ve çelik üretiminde (Krupp fabrikaları) ve hele dünyada birinciliğe erişen kimya sanayiinde (Badische Anilin) çok ileri gidiyordu.
Almanya ticarî üstünlüğü sağlamak üzere 1900'den sonra Pangermanist birliğe Orta Avrupa ve Yakın Doğu kontrolünü (Mitteleu-ropa, Berlin-Bizans-Bağdat demiryolu projesi) isteme izni verdi. Pangermanizm, Friedrich List'in başlattığı şekliyle 1840'a doğru tamamıyle iktisadî bir anlam taşırken, şimdi Almanya'nın Avrupa, daha sonra da dünya üzerinde egemenliğini sağlamak amacını güdüyor, siyasî bir anlam kazanıyordu.
Bu projeyi gerçekleştirmek için güçlü bir ordu (1892-1899 ve 1911 kanunları), özellikle de modern bir harp filosu gerekliydi; daha 1898'de Danzig'de Wilhelm II «Geleceğimiz deniz üstündedir» demiş ve projesini gerçekleştirmekle amiral Tirpitz'i görevlendirmiş, o da onyedi yıldan az bir zamanda Almanya'yı dünyanın ikinci denizci devleti haline getirmişti. (Bk. Bu maddenin askerî tarih kısmı.) İmparatorun bu filodan beklediği şey, ingiltere ile her yerde rekabete giri§mek üzere, gittikçe daha istekli sekil alan sömürgecilik politikasını desteklemekti. Bu politikanın başlıca merhaleleri Çin'de Kiao-Ceu'nun ele geçirilmesi (1897), İspanya'dan Carolina ve Marianne adalarının satın alınması (1899), Samoa adalarının A.B.D. ile bölüşülmesi (1899), Almanya'nın Çin'de Bo-xer'ler savaşına katılması, Togo, Kamerun ve Güneybatı Afrika'ya yerleşilmesi, Wil-helm'in Tanca seyahati (1905) ve Algeciras konferansı'dır (ocak, nisan 1906).
1902'de yenilenen üçlü antlaşma, bir dünya politikası (yeni pazarlar bulunması v.b.) a-macıyle kullanıldı ve bu politika, Almanya'yı İngiltere ile (Denizler hâkimiyeti) Fransa ile (Agadir* buhranı 1911 ye Kongo'nun bölünmesi) karşı karşıya getirdi: Almanya tatmin olmayarak silahlanmağa devam etti (1912 kanunu), Fransa'yı üç yıllık askerlik hizmeti kanununu (1913) çıkarmak zorunda bıraktı. Üçlü antlaşma ile Üçlü* anlaşma arasında gittikçe artan gerginlik, 1911-1913'te Balkan harpleri sırasında özellikle belirdi: her iki taraf ta ayrı büyük devletler tarafından destekleniyordu. Birinci Dünya savaşı da bir Balkan meselesi yüzünden çıktı.
• Birinci Dünya savası. Savaşın neredeyse bir tesadüf sayılacak dış sebebi, arşidük Franz Ferdinand'ın 28 haziran 1914'te Sa-raybosna'da öldürülmesiydi. Bu olay, Ayus-turya-Macaristan'ın Sırbistan'a savaş ilân etmesine yol açtı. Bunun üzerine Rusya'nın harbe katılması iki blokun da savaşa girmesine sebep oldu.
Bununla beraber, savaşın derin sebeplerini büyük devletler arasındaki çıkar ayrılığında, özellikle Almanya'nın sömürgelerde hızlı gelişmesine uygun bir mevki elde edememiş olmasında aramak gerekir. İlk askerî başarılardan sonra, Almanya'nın durumu kötüleşti (1917 başı): ihtiyaçların .iyi bir şekilde karşılanamaması, ekmeğin kötülüğü, üretimin azalması (maden isçilerinin silâh altına alınması), ablukanın etkileriyle büsbütün ağırlaşan savasın yol açtığı bezginlik (Berlin'de ilk grevler, 1917 sonu). Fakat sosyalistlere karşı şiddet tedbirleri alınmasına, genel kurmayın da «topyekûn savaşın nazariyecisi ve teşkilâtçısı» olan Ludendorf çevresinde toplanarak hükümetin bütün imkânlarını sonuna kadar kullanmasına rağmen, bir sonuç a-lınamadı: 1918 sonbaharındaki bozgunlar, ülkenin istilâsının çok yaklaşması imparatoru tahtından vaz geçerek Hollanda'ya sığınmak zorunda bıraktı (9 kasım).
• Weimar cumhuriyeti (1919-1933). Cumhuriyet bu günlerin ihtilâl havası içinde doğdu. Cephe gerisindeki askerler, özellikle de denizciler, işçiler birlikte isyan ederek, Kiel'de Hamburg'da, Berlin'de, Orta Almanya'da, hattâ Münih'te rus sovyetlerini örnek alan komiteler kurdular. Sosyal-Demokrat partisinin ihtilâlci sol kanadı (Spartakus birliği «die Spartakistenaufstande»), yeni şansölye sosyalist Ebert üzerinde halk baskısı yolu ile etki yapmayı denedi. Fakat yeni bakanlar, özellikle, sırasıyle Berlin genel valisi ve ordu bakanı olan sosyal-demokrat Noske, güçlü ve sert hareketi ile ihtilâli parçaladı. Cepheden düzenli bir şekilde dönmüş olan ordunun, bozulmamış olan idare cihazının ve hükümetin sessiz izni ile kurulan monarşist milis kuvvetlerinin yardımıyle isyancılar iki safhada ezildiler. 6-11 Ocak 1919'da («Kanlı hafta») Spartakist'ler bir ara Berlin'de korku verecek hale gelmişken, yenildiler; önderleri olan Kari Liebknecht ile Rosa Luxemburg öldürüldüler; 1919 martında isyanın yeniden baş göstermesi, solun ifratçı kanadının son kalıntılarının da ortadan kaldırılmasını sağladı. Kadınların da katıldığı geniş kütle tarafından seçilen (1919 başı) ve çoğunluğu sosyalist olan Kurucu meclis, Weimar'da toplanarak Ebert'i cumhurbaşkanı seçti (11 şubat) ve anayasayı oyladı (11 ağustos 1919); bu anayasa tek meclisli (Reichstag) bir parlamento rejimi kuruyor, cumhurbaşkanı halkın genel ve doğrudan doğruya oyu ile seçiliyor ve oldukça geniş yetkilere sahip bulunuyordu.
Versailles antlaşması (28 haziran 1919) Alsa-ce-Lorraine'i, Poznan eyaletini Kuzey Sch-leswig'i ve bütün sömürgeleri Almanya'dan ayırdı, deVlete ağır bir tazminat yükledi, ordu mevcudunu 100 000 kişiye indirdi. Antlaşmayı Alman kamu oyunun ancak küçük bir kısmı meşru buluyor, çoğunluk ise bunu yenileni ezmek için zorla kabul ettirilmiş bir antlaşma sayıyordu. Almanya'nın başına gelen bütün felâketlerin kaynağı sayılan bu antlaşmaya karşı, sağcı partiler şiddetli bir kampanya açtılar. Bunun yanı sıra, Ludendorff-un kurmayı «arkadan hançerlenme» efsanesini destekliyor, böylelikle bozgunun suçunu generallere değil, demokratlara, sosyalistlere, yahudilere ve öbür «çözülmüş» unsurlara yüklüyor, millî enerjinin bunlar tarafından tüketildiği, bunların cephedeki askerlere ihanet ettiği söyleniyordu.
Weimar cumhuriyeti, daha doğar doğmaz iki tehlike ile karşılaştı: milliyetçilerin aşırılıkları ve iktisadî buhran. Birincisinden kısa bir zaman için sıyrılabildi (Kapp-Luttwitz hükümet darbesinin başarısızlığa uğraması, 18-20 mart 1920), bununla birlikte, hükümeti teşkil eden partiler (Sosyal-Demokrat ve Merkez), Cumhuriyete içten bağlı olmadıkları için, Ebert'in ölümünde (şubat 1925), milliyetçilerin adayı olan mareşal Hindenburg'un cumhurbaşkanlığına seçilmesine engel ola-madılaı.
öte yandan, alman sanayiinin çok büyük olan üretim hacmi 1918'den sonra kullanılamadığı için, 1922'den itibaren baş gösteren buhran Almanya'nın harp borçlarını tam olarak ödemekten kaçınmasıyle daha da arttı ve Fransa'yı Ruhr havzasını işgale yöneltti (ocak 1923). Paraya güven tam olarak kay-. boldu ve eşi görülmemiş bir enflasyon (fiyatların saatten saate artması) yıl boyunca para ve iktisat sistemini alt üst etti. Buhranı önlemek için sosyalist maliye bakanı Hil-ferding, 21 ağustosta ortaya bir «çavdar-pa-ra» çıkarttı ve bu paranın yerini 15 kasımda «Rentenmark» (irad Mark'ı) aldı. Bir irad Mark'ı bir trilyon kâğıtmark'a tekabül ediyor, yalnız iç ödemelerde kullanılıyor ve karşılığı olarak memleketin mülk ve sanayi kaynakları üzerine yapılan ipotek gösteriliyordu. Yeni maliye bakanı Luther ile Reichs-bank başkanı Schacht, enflasyonu durdurdular ve ekim 1924'te altın esasına dayanan Reichsmark ortaya çıktı. Bu temel üzerine kurulan ve tazminat ödemelerine büsbütün son verilmesiyle sonuçlanan birtakım anlaşmalar (1924 Dawes planı, 1929 Young planı) sayesinde Almanya bir dereceye kadar iktisadî dengesini bulabildi.
Bunlara paralel olarak, Dışişleri bakanı Gus-tav Stresemann, 1925'e doğru Almanya'nın niyetleri üzerinde güven uyandırmak için mutedil bir politika güdüyordu. Batı hudutlarını garanti eden Locarno görüşmesinden sonra, Almanya, komşularıyle (Fransa, ingiltere, Çekoslovakya, Polonya) 1925'te birtakım antlaşmalar imzaladı; bu antlaşmalar ihtilâflarda hakeme baş vurmayı mecbur kılıyor, fakat Almanya, doğu sınırlarını kesin saymağa yanaşmıyordu. Bununla beraber, Lo-carno'nun uyandırdığı barış ümidi, aynı yıl Almanya'nın Milletler cemiyetine alınmasını sağladı. 1929 İktisadî buhramyle bu denge devresi sona erdi. A.B.D.'de eşi görülmemiş bir borsa çöküntüsü ile başlayan buhran, sanayi faaliyeti ihracatına bağlı olan Almanya'da hemen hissedildi. 1932'de işsizlerin sayısı 6 milyonu buluyordu. Almanya cumhuriyeti 1930'dan itibaren öyle sürekli bir karışıklığa girdi ki, buhran yüzünden her şeyini kaybetmiş olan burjuvazi ve halk kitleleri, ümitlerini gitgide Hitler'in partisine bağladılar. Aşırı milliyetçi, sınırsız demagog ve ırkçı olan Hitler nasyonal-sosyalizm'i ile devleti halkçı ve milliyetçi bir temel ü-zerinde yeniden kurmayı vaat ediyordu. Aynı zamanda sokak gösterileri düzenlemek ve muhalifleri yıldırmak için korkunç çarpışma grupları (Sturm-Abteilungen*) kurdu. Başlıca muhalifleri olarak saydığı alman işçi partileri, kuvvetlerini ona karşı birleştirmeyi başaramıyorlardı. Etkisi artmakta olan komünist partisi, sokakta Hitler'in kıtalarına karşı koymayı denedi; Fakat, bu sürekli kargaşalık, rejimin itibarını zedeliyordu. Eylül 1932'den itibaren Nasyonal-Sosyalist'ler mecliste en çok üyesi olan parti durumuna geçtiği için katolik Brüning, von Papen ve general Schleicher gibi son şansölyeler, geçici çoğunluklara dayanarak memleketi idare ediyorlardı. Büyük sanayi ve Genelkurmay için bir nasyonal sosyalist diktatörlüğünden başka çıkar yol kalmamıştı. Bunun üzerine Başkan HinBenburg, Schleicher hükümetinin kısa bir geçiş devresinden (2 aralık 1932-24 ocak 1933) sonra, 30 ocak 1933'te Hitler'i Alman Reich'i şansölyeliğine getirdi.
• Hitler ve III. Reich: (Üçüncü İmparatorluk, 1933-1945). Naziler, iktidarı ele alır almaz giriştikleri zorbalığı ye olağanüstü tedbirleri haklı göstermek için bir komünist ihtilâli tehlikesini ileri sürdüler. Kendi adamlarından biri tarafından çıkartılan Reichstag yangını (27 şubat 1933) Komünist partisine yüklendi ve bu parti kanun dışı ilân edildi. Partinin binlerce üyesi yakalanarak süresiz ve garantisiz bir şekilde, sosyalistler, demokratlar, katolikler ve yahudilerle beraber toplama kamplarına alındı; çoğu buralarda öldü. Ama gene de Reichstag, Nasyonal-Sos-yalist partinin tek basına çoğunluğu sağlaya-mamasına rağmen, 24 mart 1933'te Hitler'e tam yetki vermeyi kabul etti; o da, parlamento rejimini kısa zamanda yıkarak milletvekillerini göstermelik durumuna düşüren bir diktatörlük kurdu. Şansölye resmî tek parti olan Nasyonal-Sosyalist partisine (eski idarenin her kademesinde, aynı görevi yapan bir de parti organı yer almıştı) ve hâlâ yürürlükte kalmış kanunî garantileri hiçe indiren ve bütün yetkileri elinde bulunduran korkunç bir siyasî polis'e (Gestapo) dayanıyordu. Hitler, Genelkurmay'ın desteğini muhafaza etmek için kendi partisinin ifratçıla-rını feda etti: kendine mahsus bir ordu bulundurmak isteyen Hücum kıtaları şefi Röhm, Schleicher ve Gregor Strasser, yüzlerce taraftarlarıyle beraber kanlı 30 haziran 1934 gecesi yok edildiler. Nihayet Hinden-burg'un ölümü, Hitler'in Devlet'in de başına geçmesini sağladı (ağustos 1934). Daha 1933'ten itibaren silâhlanma, özellikle hava silâhlanması (Göring) gitgide daha açık bir Şekilde hızlandırıldı: büyük yol ve tahkimat Şantiyeleri açıldı, sendikalar ortadan kaldırıldı ve işçiler, ayrı askerî bir kuruluş olan (müşterek eğlenme dahil) Çalışma cephesV-ne alındı. Altı aylık mecburî çalışma hizmeti (1935) ile gençlik, kamplarda sıkı bir disipline sokuldu.
Propaganda bakanı Goebbels, Hitler'e daima yüzde 90'ın üstünde çoğunluklar sağlayan bir oy verme sistemi kurdu (kasım 1933, ağustos 1934, mart 1936 ve nisan 1938).
öte yandan 1935'ten itibaren Hitler, savaş tehdidiyle diktatörlüğünü kuvvetlendiren diplomatik başarılar elde etti. İngiltere ile Almanya arasındaki deniz antlaşması (18 haziran 1935), alman savaş filosunun yeniden doğmasını sağladı. (Bk. Askeri tarih kısmı.) Mecburî askerlik hizmeti tekrar uygulandı (16 mart 1935). Fransızların tepkisinden korkan generallerini dinlemeyen Hitler, askerî birliklerden arınmış Rheinland'a ordularını soktu (7 mart 1936). Nihayet Mussolini'nin faşist İtalyası'na yanaşarak Roma-Berlin mihverini meydana getirdi (1936). Bundan sonra, İkinci Dünya savaşına yol açan toprak ilhakları başladı.
Hitler önce Avusturya'nın katılmasını, yani Anschluss* u sağladı. Bu teşebbüs Seyss inquart'in Avusturya Nasyonal-Sosyalist partisinin yardımı ile hazırlandı. Avusturya'nın 12 mart 1938'de alman orduları tarafından işgal edilmesi ve Seyss Inquart'in ortaya Stadt-halter olarak tayin edilmesi, pangermanistle-rin 1914'ten önce gerçekleşmesini istedikleri bu alman Mittelleuropası'nın kurulmasında ilk merhaleyi teşkil etti. İngiltere ve Fransa hemen hiçbir tepki göstermediği için Führer, Çekoslovakya'nın parçalanmasını (Sudet memleketlerinin Almanya'ya katılması) önce teklif etti (Nürnberg kongresi, eylül 1938), sonra zorla kabul ettirdi (Münih, 29-30 eylül 1938). 15 Mart 1939'da Çek hükümetini istifaya zorladı, Prag'ı işgal etti ye Bohemya-Moravya alman himaye idaresini kurdu. Nihayet Danzig Koridoru'nu işgal etmek istediği için Polonya'yı istilâ ettirdi (1 eylül 1939). Polonya yenilmiş sayıldığından, Moskova'da imzalanmış Alman-Rus tarafsızlık paktına (28 ağustos 1939) göre Polonya'nın doğu kısmına da Ruslar girdi. Fakat bu tecavüz, Polonya müttefiklerinin fiili müdahalesiyle İkinci Dünya savasının patlamasına sebep oldu.
• İkinci Dünya savası. Savaş, alman genelkurmayını ürküten «İkinci cephe» açılmadan başladı. İlk büyük başarılardan sonra [birbiri ardından Norveç ve Danimarka'nın (nisan 1940), Hollanda, Belçika ve Fransa'nın (mayıs-haziran 1940), Yugoslavya'nın ve Yunanistan'ın işgal edilmesi (1941), Sovyetler birliğine harp ilânı (22 haziran 1941)], Hitler'i, 1941 zaferlerine rağmen sonu kötü çıkacak bir çarpışmaya sürükledi. Harp çabası şiddetlendikçe diktatörlük de ağır basıyordu. Almanya'nın ve işgal altındaki memleketlerin insan ve malzeme kaynakları seferber edildi; memleket milyonlarca yabancı ve mahkûmun çalıştırıldığı müstahkem bir ordugâh halini aldı. Her türlü direnme kuvvet zoruyle eziliyordu. Polonya'da naziler 4 milyondan fazla yahudiyi yok ettiler ve Polonyalıları köle gibi kullandılar. Bütün işgal altındaki Avrupa'da, Gestapo ile angarya ve müsadere teşkilâtı hâkimdi. Bundan başka, kitle halinde nüfus nakli, Büyük Almanya (Grossdeutschland) imparatorluğuna gelecekte sınır eyaletleri olarak katılacak bölgelerin alınmasını hazırlıyordu (Belçika, Fransa'nın kuzey ve kuzeydoğu kısmı, Polonya ve Ukrayna). Her tarafta mukavemet hareketleri başladı. Girilmesi güç kesimlerde (ilk olarak Yugoslavya'da) partizan grupları kuruldu. Bunlara karşı Almanlar, toplu cezalandırma, rehinlerin kursuna dizilmesi ve toplama kamplarına kitle halinde sürme gibi cezalar uyguluyorlardı.
Stalingrad savaşından (ocak 1943) ve ikinci cephenin Normandiya'da açılmasından (6 haziran 1944) sonra Almanya'nın artık düşmanlarını yenmesine imkân kalmamıştı. Bununla beraber Hitler bir türlü müzakereye yanaşmıyordu.
Bunun üzerine von Beck'ın yönettiği bir subay grubu, hiç değilse batı cephesinde savaşı durdurmak için Hitler'i ortadan kaldırmağa karar verdi: Führer, albay Stauffenberg'in odasına koyduğu bombadan mucize kabilinden kurtuldu (20 temmuz 1944). 1944-1945 Kışında istilâya uğrayan Almanya'ya, korkunç hava hücumları yapıldı. Hitler, kendisine sadık kalmış son birkaç kişi ile Berlin kuşatması sonunda (şüphesiz intihar ederek), öldü (30 nisan 1945). Nihayet, Alman ordusu, on yıl boyunca bütün dünyayı titrettikten sonra 8 mayıs 1945'te kayıtsız şartsız teslim oldu.
• İkinci Dünya savasından sonra Almanya. 1945'ten sonra Almanya dört yıl hükümetsiz kaldı; devlet otoritesi «Yalta (şubat) ve Potsdam (2 ağustos 1945) antlaşmaları» hükümlerine göre dört işgal ordusu (amerikan, ingiliz, fransız ve rus) kumandanlarından meydana gelen bir kontrol heyetine bırakılmış ve her orduya bir bölge ayrılmıştı. Bu antlaşma ile Müttefikler, Almanya'da kuracakları idareyi birtakım prensiplere bağlamışlardı. Ordunun tamamıyle ortadan kaldırılması ve militarist zihniyetin yok edilmesi, bütün Hitlerci teşekküllerin dağıtılması ve başlıca nazi şeflerine karsı takibat açılması; eğitimin denetlenmesi; bütün adalet sisteminin demokrasi esaslarına göre temelinden değiştirilerek yeniden kurulması.
Müttefikler siyasî alanda, mahallî idareleri her yerde temsilî sisteme göre yeniden kurdular ve bütün siyasî partilerin açılmasına i-zin verdiler. İktisadî bakımdan üretimi denetlemek, Almanya'nın tamamını iktisadî bir bütün olarak ele almak ve her yerde aynı direktifleri uygulamak kararını verdiler. Harp tazminatının Müttefikler tarafından kendi iSgal bölgelerinden alınması da kararlaştırılmış, fakat Sovyetler birliğine tazminat olarak bölgelerindeki sanayi isletmesinden alınacak yüzde 10 bir fazlalık tanınmıştı. Bu tazminatların altı ay içinde tespit edilmesi ve iki yılda alınmaları gerekiyordu. Büyük savaş suçlularının yargılanmaları ile, 1945-1947 a-rasında Nürnberg'de faaliyette bulunan milletlerarası bis mahkeme görevlendirildi. Kontrol heyeti üç yıl süreyle, 1948 haziranına kadar çalıştı ve Potsdam kararları yürürlüğe konuldu. «Nazilikten temizleme» faaliyeti her tarafta başladı, fakat her işgal bölgesinde eşit olarak uygulanmadı: Sovyetler bölgesinde şiddetli, buna karşılık batı bölgelerinde, hele amerikan kesiminde çok mutedil bir şekilde cereyan etti.
Tazminat programı Sovyetler bölgesinde harfi harfine uygulandığı halde batı bölgelerinde gevşek tutuldu. Kontrol teşkilâtı her tarafta kuruldu. İzin verilen siyasî partiler 1945'in sonundan önce teşekkül etti. Başlangıçta bir «Nazi düşmanları cephesi» Nasyonal-Sosyalist rejimin bütün eski muhaliflerini bir araya getirdi; bu muhaliflerin en faal o-lanları, 1933'ten sonra göç ettikleri yabancı memleketlerden dönenlerdi. Fakat Müttefikler^ birbirine zıt siyasî eğilimleri teşvik ettikleri için, çok geçmeden işgal bölgeleri arasında farklar belirdi. Bu farklılaşmanın büyümesiyle gerçek anlamında bir iç sınır meydana geliyor, bu sınır Elbe nehrinin orta çığırını takip ederek Thüringen'den Lübeck'e uzanıyor, Sovyet bölgesini öteki üç bölgeden ayırıyordu.
Sovyet bölgesinde Marxçı işçi partileri birleşmeğe teşvik edildi (mart 1946) ve Birleşmiş Alman Sosyalist partisi (S.E.D.) kuruldu. Bu parti, Komünist partisi ile Sosyal Demokratların mühim bir kısmını içine almaktaydı. Sovyetler, daha 1946'da kendi bölgelerindeki sosyal bünyeyi değiştiren reformlar yaptırmağa başladılar: toprak reformu (büyük mülklerin ve mülk sahibi asiller sınıfının ortadan kaldırılması); büyük sanayi alanında gayet geniş bir şekilde uygulanan millîleştirme; köylülerin ve işçi sınıfının idarî kadrolara yerleşmelerini sağlayacak köklü o-kul reformu. Bununla beraber tazminat şartlarının şiddetle uygulanması, halkın yaşama şartlarını çok zorlaştırıyordu.
«Batılı» işgalciler, başlangıçta birbirine benzemeyen, fakat zamanla birbirine yaklaşan politikalar güttüler. Amerikalılar her şeyden önce Almanya'yı iktisadî dengeye kavuşturmak istedikleri için sanayi alanının muhafazakâr ve mutedil elemanlarını tutuyorlardı. İngiliz işgal bölgesinde, Kurt Schumacher tarafından yeniden teşkilâtlandırılan ve İngiliz İşçi partisinin prensiplerine dayanan Sosyal Demokrat parti, işçi kütlesinin güvenini kazanmış ve sendikaların idaresini ele geçirmişti. Fransız bölgesinde katolikler partisi desteklenmiş, Ren ve Baden kesimlerinde beliren anavatandan kopma eğilimleri teşvik edilmiş, fakat hiç birinin sonu gelmediği için Fransız politikası da öteki batılı işgalcilerin politikasına kaymıştı.
Almanya'da, 1946'dan beri süregelen ikilik. Batı idarelerince 1948'de kararlaştırılan ve üç bölgede birden uygulanmağa başlayan para reformu (19 haziran 1948) ile elle tutulur hale geldi. Bu teşebbüs paranın güvenini sağlıyor, sanayi ve ticareti teşvik ediyordu. Gerçi bu Rusların Berim ablukasına da sebep oldu ama bu abluka, kurulan «hava köprüsü» ile tesirsiz kaldı (haziran 1948-mayıs 1949). Rusların kendi bölgelerindeki parayı Batı bölgesindeki para ile bir seviyeye getirmek istemeyişleri, iki Almanya'nın varlığını kesin olarak ortaya çıkardı. 1949 Yılında Bonn'daki Federal cumhuriyet (eylül) ve Berlin'deki Demokratik cumhuriyet (ekim) kuruldu, O sırada 1945 sonrası nüfusunun üçte ikisi Federal Almanya cumhuriyetindey-di. Polonya'ya katılan topraklarda ve savaştan önce Almanların oldukça önemli azınlıkları yerleştirdikleri Bohemya, Macaristan, Yugoslavya ve Romanya'daki 10 milyon alman mülteciyi Federal cumhuriyet kendi topraklarına almak zorunda kalmıştı. Bu mültecilere, Sovyetler bölgesinden gelen 1 500 000 Almanı da katmak gerekir. Bunların özellikle kalabalık olarak bulundukları eyaletlerde (Schleswig-Holstein v.b.) ortaya ciddî sosyal meseleler çıkartıyordu. Kurdukları partinin, ilk yılları Adenauer'in hâkimiyeti altında geçen Federal Almanya politikasının yeni gelişimlere yönelmesinde payı oldu. Muhafazakâr, iktisadî liberalizm taraflısı olan Adenauer, once Almanya'nın ekonomisini canlandırmak için kendi partisi olan Hıristiyan-Demokrat partiye (C.D.U.) dayandı. Amacı, halkın geleneklerine, hükümetine güvenmesini sağlamaktı. Dışarıda, memleketinin Avrupa ilişkileri içinde eşit bir duruma yükselmesini ye işgal rejiminin sona ermesini sağladı. Bu gibi sonuçlar, hem şahsî durumunu kuvvetlendirmesine, hem de partisinin 1953 ile 1957 seçimlerinde ve 1961 kasımında çoğunluk elde etmesine imkân verdi.
Adenauer 1963'te şansölye makamını «alman ekonomisinin yapıcısı» Erhard'a bırakmadan önce, Fransız-Alman işbirliği antlaşmasını Bundesrat'a onaylattı.
• Alman Demokratik cumhuriyeti. Birleşmiş Sosyalist parti yönetiminde (Grotewohl-Ul-bricht hükümeti, 1946 reformlarına dayanan planlı bir iktisat uygulamaktaydı. Beş yıllık plan (1951-1955) kuvvetli bir ağır sanayi kurmak, tarım üretimini ıslah etmek, sanayi ürünleri ihracatını arttırmak amaçlarına yöneltilmiş olmakla beraber, tama-mıyle gerçekleştirilemiyor (çeşitli maddelerin kıt oluşu, siyasî muhalefet), işçiler tarafından çok sert sayılan çalışma «norm» ları Berlin'de ve büyük merkezlerde çok vahim hâdiselere bile yol açıyordu (haziran 1953). Bununla beraber, hükümet geniş bir inşa ve cihazlanma programını takip etmekte ve yenî kadrolar hazırlamağa çalışmaktaydı (1959-1965 yedi yıllık planı), iki Alman cumhuriyeti arasındaki uçurum, A.B.D. tarafından 1950'de ortaya atılan Almanya'nın silahlandırılması meselesi ile büsbütün derinleşti. «Avrupa savunma topluluğu» projesinin boşa çıkmasından sonra, ekim 1954 Londra konferansı ye Paris antlaşmaları, Federal cumhuriyetin Atlantik* paktı çerçevesinde bir ordu kurmasına imkân verdi. Bunun üzerine, ocak 1956'da, Demokratik Cumhuriyet, daha 1955'-te kurduğu orduyu Varşova paktı kuvvetlerine bağlamayı kararlaştırdı. Almanya'da meydana gelen bu derin ayrılık, Berlin'in gerçek anlamıyle bir istisna teşkil eden durumunda açıkça görülür: şehir 1961'de, Doğu Berlin idarecilerinin kararı üzerine, Doğu alınanlarının Batıya geçmesine son vermek için in^a edüen bir duvar ile tam olarak ikiye bölündü. Bugün memleketin birleşmesi, Almanya'nın başlıca siyasî meselesidir. Fakat birliği sağlamak bakımından yapılacak her teşebbüs, ekim 1955 ve haziran 1959'da Cenevre'de toplanan Dışişleri bakanları konferanslarında da görüldüğü gibi, büyük devletler arasındaki ilişkilere sıkıca bağlıdır. Sov-yetler'in, Almanya'nın askerlik bakımından tarafsız hale konulmasını istemeleri de birleşmeyi zorlaştıran bir husustur. Federal Almanya da, Oder-Neisse sınırını tanımağa ve Silezya'yı Pomeranya'yı, kuzey kesimi 1945'-te Sovyetler tarafından kendi topraklarına ilhak edilen Doğu Prusya'yı Polonya'ya terketmeğe yanaşmıyor.
Almanya'nın bu doğu sınırları meselesi ile memleketin siyasî ve askerî bakımdan birbirinden tamamıyle farklı sistemlere bağlı iki Devlete bölünmesi, İkinci Dünya savaşının diplomasi bakımından sona ermesini sağlayacak bir antlaşmanın imzalanmasına da engel olmaktadır. Bununla beraber Almanlar, memleketlerini birleştirmek ümidinden vaz geçmiş değillerdir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla