EDEBİYAT
Alman dilinin sınırları mukaddes Roma Germen imparatorluğu sınırlarıyle aşağı yukarı aynı olduğu sürece, alman edebiyatının incelenmesi hiç bir güçlük göstermez: fakat, XIV. yy. da Almancanın konuşulduğu İsviçre kantonlarının ortaya çıkması ve XIX. yy. da da Avusturya'nın bağımsız devlet haline gelmesinden sonra bu konunun incelenmesi güçleşir. İsviçre'nin Almanca konuşulan bölgeleriyle, Avusturya'da gelişen edebiyatlar kendilerine has nitelikler kazanmışlarsa da, almanca edebiyat üzerinde tam bir fikir edinebilmek için bu ülkelerin edebiyatlarını da göz önünde tutmak gerekir. Bununla birlikte, Avusturya ve İsviçreli bazı yazarlar alman edebiyatının genel gelişimi boyunca öyle bir etki yapmışlardır ki, tam olarak Alman edebiyatına bağlı olmasalar bile, Alman edebiyatı üzerine bir incelemede, bunları da göz önünde tutmak gerekir.
• Ortaçağ. Ortaçağ'da, Alman edebiyatı, daha XIII. yy. başlarında, halk destanı, saray destanı ve Minnesang ile gelişti. Halk destanı alanında, yazarları bilinmeyen iki büyük eser doğdu: Nibelungen (Der Nibelungenlied) ve Gudrun destanları. Saray destanları, Fransız etkisiyle meydana geldi ve dört şairle temsil edildi: Heinrich von Vel-deke, Hartmann von Aue, Wolfram von Esc-henbach ve Gottfried von Strasbourg. Kibar aşk anlayışını dile getiren Minnesang'ın başlıca temsilcisi avuSturyah Walther von der Vogelweide'dir» XIII. yy. ortalarına doğru şövalye edebiyatı gerilemeğe başladı ve burjuva edebiyatı karşısında silindi. Buna rağmen, bu burjuva edebiyatı XIV. yy. da nesir halinde yazılan mistik eserlerden ve özellikle üç dominiken rahibin, yani üstat Ec-kart, Suso diye anılan Heinrich Seuse ve Johannes Tauler'in eserlerine kıyasla daha önemsizdi.
• Rönesans'tan «Sturm und Drang»a kadar. Almanya'da yeni çağın ilk yılları büyük bir ruhî dramın damgasını taşır. İtalya ve Fransa'da Rönesans gelişirken, J. Reuchlin ve Ulrickvon Hutten gibi hümanistler güçlerini Reform hareketi üzerinde yoğunlaştırdılar. Luther, Kutsal Kitap'ı halka tanıtmak amacıyle Almancaya çevirdi, böylelikle yeni edebiyatın dili olacak modern Almancayı yarattı. Luther'den sonra, din kavgalarından usanan yazarlar, hayata döndüler ve en ünlü temsilcileri Hans Sachs ile J. Fischart olan bir gerçekçiliğe yöneldiler. XVI. yy. ın ikinci yarısında, bir karşı Reform hareketi başladı: «barok» bir sanat ve edebiyat aracılığıyle halk kitleleri yeniden kazanılmağa çalışılıyordu. M. Opitz, P. Fleming, özellikle de Gryphius bu hareketin başlıca temsilleridir. XVII. yy. ın en önemli eserleri, J. Böhme'nin, 1610'da yayımlanmağa başlayan din felsefesiyle ilgili yazıları, F. Spee'nin lirik şiirleri, Angelus Silesius'un Cherubinischer Wandersmann (Melek Yüzlü Gezgin) [1674], protestan P. Gerhardt'ın ilâhileri ve Grimmelshausen'in romanlarıdır (özellikle Simplicius Simpli-cissimus [1669]).
Almanca edebiyat ancak 1680'e doğru latin edebiyatını bastırmağa başladı, önce, J. G. Gottsched ile Fransa'nın, daha sonra da J.J. Bodmer ile JJ. Breitinger'in önderliğindeki İsviçre okuluna ayak uyduran İngiltere'nin tesirinde kaldı. Bu çifte etkiden, özellikle Lessing'te belirtn «Aufklarung» (aydınlanma felsefesi) doğdu, önceleri Fransa'yı izleyen Lessing, sonradan özellikle Hamburgischen Dramaturgie (Hamburg Dramaturjisi) [1767-1769] adlı eserinde, ingiltere lehine Fransa'ya karsı çıktı, yurttaşlarına birer örnek sunmak amacıyle, Miss Sara Sampson (1755) ve Emilia Galotti (1772) adında iki burjuva dramı, Minna von Barnhelm adlı bir komedi (1767) sonra da Nathan den Weise (Akıllı Nathan) adlı felsefî bir dram yazdı. Çağdaşı C. M. Wieland, hem ilkçağ yazarlarının, hem de Fransızlarla Shakespeare'in etkisindeydi. Sayısı pek kabarık olan eserleri, ilerde doğacak olan klasik edebiyatın yayan bir başlangıcı gibi görünür. Nietzsche'nin alman nesrinin üstatlarından saydığı G. C. Lichtenberg'i de bunların yanında anmak gerekir. Akılcı akımın yanı sıra, insan ruhuna yakın bir din anlayışı getirmek için büyük bir çaba gösteriliyordu. Bu çaba, pietist'lerin denemelerinde ve 1771'de bir araya getirilen «Od» larından çok, Messias'ı (1748) ve kahramanlık dramlarıyle modern lirizmin öncüsü sayılan F. G. Klopstock'un eserlerinde açıkça görülür.
• MÖ'den 1830'a kadar. 1770'e doğru, Almanya'da, F. M. von Klinger'in Sturm und Drang (Fırtına ve Hamle) [1777] adlı piyesinin adiyle anılan edebî bir inkılâp oldu. Bu hareketin öncüsü, «Kuzey Kâhini» denilen J. G. Hamann, sözcüsü, J. G. Herder, temsilcileri de J. Lenz, H. L. Wagner, ressam Müller, J. A. Leisevvitz idi. Bu sanatçılar, yeni hareketin önderi olan Goethe'nin çevresinde toplandılar. Goethe, Frankfurt'ta doğmuş, Leipzig ve Strasbourg'da okumuştu; Herder ile Strasbourg'da karşılaştı, Friederike Brion'a Strasbourg'da tutuldu ve gene Strasbourg'da Sturm und Drang okulunun büyük şairi ve yazarı oldu. Sonraki yıllarda alman lirizmini en yüksek noktasına ulaştıran şiirlerini, Götz von Berlichingen (1773) gibi devrimci dramlarını, kendisine dünya çapında ürf sağlayan mektup tarzındaki roman Werther'i (1774).yazdı. Goethe'nin klasik anlayışa yöneldiği sıralarda, kendisinden on yaş küçük olan F. Schiller ilk dramlarını veriyordu: Haydutlar (Die Râuber) [1718], Die Verschwörung des Fiesco zu Genua (Fiesko Komplosu) [1783], Kabale und Liebe (Hile ve Sevgi) [1784]. Bu eserlerin üçü de siyasî ve sosyal gerçekler karşısında birer baş kaldırma hareketiydi. Schiller'in 1787'de, yani sanatında bir gelişme başladığı sıralarda tamamladığı Don Carlos adh dramı da aynı konuyu işliyordu. 1775'ten sonra, Sturm und Drang'm önemi azaldı. J. J. Winckelmann yunan sanatını övmeğe koyulunca, eski yunan edebiyatının etkisi gittikçe artmağa başladı. Eskiçağın ön plana gelmesiyle Shakespeare yavaş yavaş gözden düşüyor, K. Ph. Moritz, W. Heinse, W. Von Humboldt, özellikle de Goethe klasik anlayışa yönetiyorlardı. Ayrıca, Weirhar dukalığının bakanı sıfatıyle karşılaştığı gerçekler ve bayan von Stein'in etkisi de Goethe'yi uslandırmıştı. İtalya'ya yerleşmesi de dünya görüşünün artık değiştiğine işaretti (1786-1788). Schiller'e gelince, o da 1791-1795 yılları arasında incelediği Kant'ın etkisiyle klasik anlayışa yöneldi. Goethe, Egmont'u (1787) tamamladı. İphigenie auf Tauris (iphigenia Tauris'te) ve Torquato Tassa üzerinde çalışıyordu.
Schiller de son dramlarını verdi: Wallenstein (1800), Maria Stuart (1801), Die Jung-frau von Orleans (Orleans Bakiresi) [1802], Braut von Messina (Messina'lı Nişanlı) [1803] ve Wilhelm Teli (1804). Bu çağın bütün yazarlarında görülen yunan hayranlığı, aydınlanma felsefesi ve Herder'in aracılığıyle yayılan ilerleme düşüncesiyle uzlaşıyor, gerek kültür kavramıyle, gerekse hem kültürü hem de yetişmeyi kapsayan Bildung kavramıyle birleşiyordu. Bütün yazarlar, insanı daha iyiye götürmek için hayal kurmağa koyulmuşlardı. Lessing'in Erziehung des Menschengeschlechts'ı (İnsanlığın Eğitimi), Herder'in Briejen zur Beförderung der Humanitât (İnsanlığın İlerlemesi için Mektuplar), Schiller'in Briefe Über die Asthetische Erziehung des Menschen'i (İnsanın Estetik Eğitimi üzerine Mektuplar) ve Goethe'nin büyük eğitici romanı Wilhelm Meistefi bu ülkücü akımdan doğmuştur. 1800'den sonra yavaş yavaş deliliğe doğru sürüklenen büyük şair F. Hölderlin bu akımın dışında kalır. Schwaben'de doğan Hölderlin, kaybolan Cennetin Yunanistan'da yeryüzüne indiğini ve Eski Yunan medeniyetiyle Almanya'ya yeni bir ruh vermeyi hayal ediyordu. 1790'dan sonra klasik anlayışın yanında, bazen de karşısında yer alan romantizm akımı gelişmeğe bağladı. Bu akımın ideolojik temeli Fichte'nin Wissenschajtslehre (Bilim Doktrini) [1794] adlı eserinde, nazariyeleri de Athenaum'Ğadır (1798-1800). İlk romantik okul, ikişer ikişer anılan birtakım yazarlardan meydana gelmişti: 1790'da dev eserini yayımlamağa başlayan L. Tieck ve sanatı bir din sayan ve Herzensergiessungen Eines Kiinstliebenden Klosterbruders (Sanat Dostu bir Keşişin Duyguları) [1797] adlı kitabını üzerine adını koymadan yayımlayan W. H. Wackenroder; bıkıp usanmadan tercümeler yapan ve Shakespeare'i neredeyse bir alman yazarı haline getiren edebiyat eleştiricisi A. W. Schlegel ve 1799'da yayımladığı Lucinde adlı kitabiyle skandal yaratan, romantizmin nazariyecisi F. Schlegel; başlıca eserleri Hymnen an die Nacht (Geceye İlâhiler) [1800], Geistliche Lieder (Manevî İlâhiler) [1799] ve özellikle Heinrich von Ojterdingen [1802] olan, ilim hayranı, filozof ve mistik şair Novalis, Monologen (Monologlar) ve Reden über die Religion (Din Üzerine Nutuk) [1799] adlı eserlerinde dini, kâinatın bir çeşit temaşası olarak öven F. Schleiermacher.
XIX. yy. başında, ilk romantizm hareketi dağıldı: yerini, başlıca merkezleri Heidel-berg ve Berlin olan ikinci bir okula bıraktı. Bu akımın temsilcileri arasında, Cl. Brentano, Achim von Arnim, J.J. Görres ve Grimm kardeşler (Jacob ve Wilhelm) sayılabilir; bu yazarlar Heidelberg grubunu meydana getirirler. Bunların yanında, Berlin'de ve Almanya'nın öbür bölgelerinde romantizmi yayan başka şairler de vardır: başlıca alman tiyatro yazarlarından biri olan H. von Kleist, hem mistik, hem zevk düşkünü bir insan olan Zacharias Werner, Don Juan and Faust'un (1829) yazarı Chr. Grabbe. Bu üç tiyatro yazarı yanında iki şair de kendilerine has eserleriyle ün yapmışlardır: Peter Schlemihl (1814) ile Chamisso ve Undine'i ile (1811) Friedrich von La Motte-Fouque. Fakat en önemli ve en romantik romancı E. T. A. Hoffmann'dır. Aus Dem Leben Eines Taugenichts (Bir Avarenin Hayatından Sahneler) [1826] adlı kitabın ve çoğu birer halk türküsü haline gelen lirik şiirlerin yazarı J. Eichendorff romantiklerin sonuncusudur. Bu iki romantik grubun dışında, L. Uhland ve dostu J. Karner, W. Hauff, özellikle de sadece romantik olmayan ve K. A. Platen gibi, bazen klasisizmi hatırlatan ve realizmi müjdeleyen E. Mörike ile Schwaben bölgesinin de kendine has bir romantik okulu vardı.
• 1830-1890. Daha 1825'te beliren gerçekçi eğilimler 1830'a doğru gelişmiş, 1835'ten sonra da hükümetlerin baskısıyle karşılaşmıştı, özellikle «Genç Almanya» akımı bütün gerçeği olduğu gibi kucaklayabilmek için romantik hayallerden uzaklaştı, edebiyata siyaseti ve polemiği soktu. Bu akımın en ünlü temsilcisi, Buch der Lieder (Şarkılar Kitabı) [1827] ile büyük bir lirik şair, hayatının son devresinde yazdığı Romanzero (1851) ile de büyük bir nesirci olan ve özellikle Reisebilder (Yolculuk Görüntüleri) ile Fransa ve Almanya arasında kültür bağları kurmağa çalışan H. Heine'dir. O da A. de Musset gibi, romantizmin haşarı çocuğuydu ve kendi kendine «Romantik eskisi» adını takmıştı. Heine gibi yahudi olan L. Börne, özellikle Briejen aus Paris'i (Paris'ten Mektuplar) ile tanınır. Bunların yanında, hiç değilse K. Gutz-kow ve H. Laube'yi de anmalıyız. «Genç Almanya»nın dışında, fakat onunkine benzer bir siyasî ülküyle hareket eden G. Büchner, «Sturm und Drang» ile gerçekçilik arasında köprü kurdu.
«Genç Almanya» hareketi uzun sürmedi, ama o kadar aşırılığa kaçmayan ve özellikle İsviçre'de «şiirsel gerçekçiliğe» ulaşan başka bir gerçekçilikle tamamlandı ve devam ettirildi. K. İmmermann, Annette von Droste Hülshoff, H. Auerbach bu hareketin öncüleri sayılabilirler. Temsilcileri Thüringen'de Otto Ludwig, Kuzey Almanya'da da Th. Storm'dur. Bu çağda tiyatroyu F. Hebbel temsil eder.
Bu yazarlarla birlikte ve onlardan sonra, gerçekçilik XIX. yy. m ikinci yarısında, G. Freytag, P. von Heyse, W. Raabe ile gelişti, Theodor Fontane ile devam etti. Hattâ başlıca temsilcileri Arno Holz, J. Schlaf, M. G. Conrad, W. Bölsche ve Gerhart Hauptmann olan «tutarlı natüralizm» haline geldi.
• Çağdaş devir. 1890'a doğru empresyonist D. Von Liliencron, R. Dehmel, Chr. Morgenstern ile yeni bir devir başladı. Çağdaş alman şiirinin öncüsü olan üç şair ortaya çıktı: çevresinde ünlü bir edebiyat topluluğu meydana getiren ren'li Stefan George ve iki genç avusturyalı: H. von Hoffmannsthal ile R. M. Rilke. F. Wedekind ve H. Sudermann'a rağmen, bu yüzyılın sonunda, tiyatronun önemi daha azdır.
Ünleri ve basanları gitgide artacak olan dört romancının yazı hayâtına katılışları ve XX. yy.ın başlarına rastlar: Mann kardeşler (He-inrich ve Thomas), H. Hesse ve J. Wasser-mann.
1910'a doğru, şair A. Mombert ve Else Las-ker-Schüler (1876-1945) tarafından hazırlanan ekspresyonizm adında yeni bir okul doğdu. Bu okulun ilk lirik temsilcileri E. Stadier (1883-1914) ile G. Heym'dir (1887-1912). Bütün yeteneklerini gösteremeden, vakitsiz ölen bu şairleri, Fr. Werfel, halen Demokratik Alman cumhuriyetinin (Doğu Almanya) resmî sairi olan J. R. Becher ve bugün büyük etkisi bulunan G. Benn takip eder. Tiyatroda ekspresyonizm, ressam O. Kokoschka ve heykeltraş E. Barlach'nın piyesleri, Fr. von Unruh, W. Hasenclever, E. Toller, H. Johst, ve özellikle G. Kaiser ve genç Brecht'in eserleriyle büyük bir önem kazanmıştı. Romanda da bu akımı benimsemiş birçok yazar vardır: L. Frank, A. Döblin, F. Kafka (Çek uyruklu olduğu halde Almanca yazmıştır).
Ekspresyonizm 1914-1918 savaşında birçok temsilcisini kaybetti.l924-1925'e doğru da yemden gerçekçiliğe yöneliş başladı: K. Sternheim, 1926'da, bunu die neue Sachlichkeit (Somuta dönüş) diye adlandırdı. Bu anlayışa göre yazar, gerilemekte olan bir dünyanın gözlemcisi, yeni değerler peşinde koşan bir ahlâkçı, siyasî birlik özlemini çeken bir kimse oluyordu. Bu eğilim, özellikle C. Zuckmayer'in, olgunluk çağında B. Brecht'in, Fr. Wolff ve F. Bruckner'in piyeslerinde, H. Fallada ve Anna Seghers'in eserlerinde açıkça görülür.
Bir süre için halkın ilgisini çeken veya hâlâ çekmekte olan daha pekçok yazar vardır, ama bunları, şu veya bu akım veya okula bağlamak çok daha güçtür. E. Wiechert (1887-1950) özellikle Die Jerominkinder (Jeromin Çocukları) [1945-1947] adlı eseriyle Doğu Prusya'nın romancısıdır. E. Jünger (doğ. 1895), önce Birinci Dünya savaşı ha-tıralarıyle, daha sonra yeni bir devrin başlangıcını müjdeleyen Der Arbeiter (İşçi) adlı eseriyle ün yaptı: son yayımladığı eserler arasında en önemlisi Strahlungen (Pırıltılar) [1949] adlı günlüğüdür. Birçok kadın yazar da önemli bir yer tutar: başlıca eseri De s Wunschkind (Arzu Çocuğu) [1930] olan tna Seidel (doğ. 1885), katolik edebiyatın en ö-nemli temsilcisi olan Gertrud von Le Fort (doğ. 1876).
İkinci Dünya savaşından çökmüş, tükenmiş olarak çıkan Almanya'da, 1945 yılı, edebiyatçılar arasında tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü yıldır. Geçerli tek edebiyat Hitler rejimine karşı koyanların ve Thomas Mann ile Kurt Tucholsky (1890-1935) gibi yabancı ülkelere yerleşenlerin eserleridir. Fakat, kendi kişiliğini araştıran bir millet için, yenilginin ortaya koyduğu ana mesele, Birinci Dünya savaşı sonundaki gibi sosyal ve siyasî değil, her şeyden önce ahlâkî bir meseledir. Nasyonal-Sosyalizmin daha başlangıç yıllarında Almanya'yı terk eden, Hitler rejiminin tehlikelerini zamanında görebilen yazarlar, temerküz kamplarında, Rusya cephesinde çile dolduran, açıkça veya gizlice direnme hareketlerine katılan yazarlar kadar okuyucu bulamadılar. Dışarıya gidenler ile «içeride kalanlar» arasında bir huzursuzluk, bazen de bir düşmanlık belirdi.
Fakat, alman trajedisinin en dokunaklı ifadesini Theodor Plievier'nin (1892-1955) hikâyelerinde, Anna Seghers'in (doğ. 1900) romanlarında, Cari Zuckmayer'in (doğ. 1896) piyeslerinde değil, Moabiter Sonette adlı eseri, öldürülmesinden sonra üzerinde bulunan Albrecht Haushofer'in (1903-1945) şiirlerinde, Hermann Kasack'ın (doğ. 1896) ve Hans Erich Nossack'm (doğ. 1901) romanlarında, Wolfgang Borchert'in (1921-1947) nesnelerin ve düşüncelerin çöküşünü anlatan Draus-sen vor der Tür (Kapının Dışında) adlı piyesinde buluyoruz.
Edebî hayat, sadelik ve hürriyet ölçülerine göre düzenlendi. Tumturaklı sözleri ve teşkilâtçılığı bir yana bırakan genç yazarlar, Der Ruf (Çağın) dergisinde bir araya geldiler (dergi 1947'de Müttefikler tarafından yasaklandı) ve geçmişi tamamen silerek alman edebiyatını yeni bir temele oturtmak için harekete geçtiler. Sanatlarını sanattan başka bir şeyin emrine yermek istemeyen, ama yazarlıklarına ilişildiği zaman sorumluluklarını yüklenmeğe hazır olan bu genç yazarlar, aralarından ikisinin, Werner Richter (doğ. 1908) ile Alfred Andersch'in (doğ. 1914) çağırışı üzerine, edindikleri tecrübeleri bir araya getirmeğe karar verdiler, tşte, ne yazılı üyesi, ne de başkanı olan, fakat yılda üç gün, Almanyanın bir şehrinde, alman, avusturyalı ve isviçreli almanca yazarları toplayan «47 grubu» böylece kurulmuş oldu. Grub'un bir kurum haline geçmemesi ve dağınıklığı, sadece bir bağımsızlık endişesinden değil, savaştan sonra Almanya'da bir aydınlar merkezinin kalmamış olmasındandı. Almancanın konuşulduğu üç memleketteki kalbur üstü aydınları bir araya getiren «Grup 47»nin başlıca rolü tenkitçiliktir: teşvik eder, düzeltir, değerlendir: 1950'de kurulan «grup 47 ödülü» her yıl tanınmamış bir yazara Verilir.
Bununla beraber, yeni Almanya'da basılan eserlerde, uzun süre sadece savaş teması işlenmiştir. Savaş, Ernst Jünger'e göre (doğ. 1895) tabiî bir afet, Peter Bamm (doğ. 1897), Gerd Gaiser (doğ. 1908),CurtHohoff'a(doğ. 1913) göre korkunçluğu tabiî karşılanacak bir olaydır. Felix Hartlaub (1913-1945), Ger-hard Nebel (doğ. 1903), Jürgen Rausch (doğ. 1910) ise, örgütlenmiş şiddet demek olan askerlik mesleğinin gerçek anlamı üzerinde durmuşlardır.
Heinrich Böll (doğ. 1917), Arno Schmidt (doğ. 1914) ve Walter Jens'in (doğ. 1923) eserlerinde, savaşın maddî ve manevî sonuçları inceleniyordu. Sonra, yoksulluğun ve manevî buhranın yerini, anlamsız bir dünyada, hayal ürünü ve gerçek olayların birbirine karıştığı «büyülü gerçekçilik» aldı: Ernst Kreu-der'in (doğ. 1903) hikâyeleri, Hans Henny tahn'ın (1894-1959) ve Elisabeth Langgâsser'in (1899-1950) romanları.
1952'den itibaren, sanatçı yaratıcılığı üzerinde açılan tartışmalar, anlatım meseleleri etrafında toplandı. Bu dönemde usta olarak Hermann Broch (1886-1951) ile Robert von Musil'in (1880-1942) adları geçmeğe başladı. Wolfdietrich Schnurre (doğ. 1920) gibi şairler, şiiri eski «arılığına» kavuşturmak istiyorlardı. Edebiyata tekrar dönen Gottfried Benn (1886-1956) bu anlayışa uygun en sağlam eserleri verdi. Fakat, yazarların hiç biri de, günün şu iki temel meselesini görmezlikten gelmeğe yeltenmemektedir: iktisadî refaha rağmen gençliği çökerten bunalım duygusu ve Almanya'nın ikiye bölünmesi. Her ne kadar bu duruma sembolik bir anlam vermeğe çalışanlar varsa da, Günter Grass'm (doğ. 1927) roman ve piyeslerinde, Hans Magnus Enzensberger'in (doğ. 1929) hikâye ve denemelerinde, Uwe Johnson'un (doğ. 1934) şiir ve romanlarında, sırasıyle gerçekçi, insafsız ve polemik açılardan ele alman bir Almanya ile karşılaşıyoruz. Dünyanın böyle bir dramatik açıdan ele alınması, tiyatro alanında görülen şaşırtıcı yeniliğin hareket noktasıdır. Siegfried Lenz (doğ. 1926) ile ahlâka, Martin Walser (doğ. 1927) ile sembolizme, Leopold Ahlsen (doğ. 1927) ile tenkite, Rolf Hochhuth (doğ. 1931) ve Hei-nar Kipphardt (doğ. 1922) ile saldırganlığa, Peter Weiss (doğ. 1916) ile baroka yönelen ve tümüyle Brecht sanat anlayışının etkisinde kalan alman tiyatrosu, daha düne kadar alman ruhu diye bilinen gerçeği yeni baştan ele almağa, yeniden tanımlamağa çalışmaktadır.
• Almanya Demokrat cumhuriyetinde edebiyat. Savaştan sonra sovyet işgal bölgesine yerleşen yazarların bir kısmı, eskiden beri komünist eğilimli oldukları için, rejim ile bağdaşmış durumdadırlar, öte yandan, «Almanya'da demokratik yenileşme birliği» nin (kuruluşu 1945), her ne kadar belli siyasî bir görüşü varsa da, şair ve romancılara maddî ayrıcalıklar ve bir dereceye kadar söz hürriyeti tanıdığı da bir gerçektir. Fakat, daha 1949'da, ortaya birtakım güçlükler çıkmış ve sosyalist parti sanat ve edebiyatla «biçimciliğe karşı şiddetli bir kampanyaya girişmiştir. «Soysuzlaşmış sanat»a karşı Hitler'in yönelttiği tenkitleri ele alan kültür bakanlığı memurları, sanat doktrini olarak toplumcu gerçekçiliği kabul ettirmeğe kalkıştılar (mayıs 1951). Bunun üzerine, yazarların bir kısmı, meselâ Plievier, Hermann Kasack, Rudolf Hagelstange (doğ. 1912) Batıya geçti, bir kısmı da, meselâ Johannes Robert Becher (1891-1958) eserlerini inkâr etti. Eseri, alman edebiyatının en büyük değerlerinden biri sayılan ve yabancı memleketlerdeki bütün tiyatro araştırmalarına önderlik eden Bertolt Brecht, (Das Verhör des Lukul-lus) Lukullus Davası'nın metnini değiştirmek zorunda kaldı. Arnold Zweig'in (doğ. 1887) ve Ludvvig Renn'in (doğ. 1889) romanları sansür edildi. O dönemde ortaya çıkan sipariş romancıları arasında, üzerinde durulmağa değer ancak iki kişinin adını sayabiliriz: Erwin Strittmatler (doğ. 1912) ve Franz Fühmann (doğ. 1922). İki blok arasındaki «soğukluğun» kalkması karşısında bocalayan Komünist parti, Armin Müller (doğ. 1928) ve Heinz Kahlau gibi genç şairlerin daha şahsî ilham kaynaklarına dönmelerine seyirci kalmaktan başka bir şey yapamadı. Romancılar yeni kurulan halk ordusunu kutlamayı reddediyor ve Kari Mundstock (doğ. 1915), Hans Preiffer( doğ. 1925), Harry Thürk (doğ. 1927) ile beraber, savaşa ve askerî teşkilâta karşı duydukları tiksintiyi dile getiriyorlardı.
Fakat, macar ihtilâlinin bastırılmasıyle beraber, edebiyat alanında hüküm süren hoşgörü de son buldu. «Yumuşama» döneminin yazarları hapse atılıp eserleri yakılınca, tekrar Batıya hicret başladı: Alfred Kantorowicz, Peter Jokostra, Heinar Kipphardt, Uwe Johnson. Bu arada hükümet, işçileri, köylüleri ve askerleri edebiyat öğrenimine katılmağa çağırıyor (Bitterfeld konferansları, nisan 1959), bazı romancılar da resmî edebiyatın şartlarına uymağa çalışıyorlardı: Bruno Apitz (doğ. 1900), Dieter Noll (doğ. 1927), Kari Heinz Jakob. Sinn und Form dergisinin, edebiyatı saplandığı bataklıktan kurtarmak için giriştiği birkaç teşebbüs resmî makamlarca yasaklandı: hükümetin baskısıyle alenî olarak kendi kendilerini tenkit'e zorlanan Peter Huchel (doğ. 1903), Stefan Hermlin (doğ. 1915), Peter Hacks (doğ. 1928), Günter Kunert (doğ. 1929), otokritiklerini yaparken, gerçek bir sanat ifadesini yaşatabilmek için nasıl bir umutsuzlukla çabaladıklarını ve bu ifadenin ne kadar zorlaştığını da anlatmış oluyorlardı.
• Felsefe. Alman felsefesinin kaynakları oldukça açık bir şekilde sınırlandırılabilir. Ancak, okullara ve ilahiyat öğrencilerine hitap eden skolastik felsefe, sadece kıyas yolu ile öğretim yapar, ince ayırımlar icat eder ve bitmez tükenmez tartışmalara yol açarken, alman ülkelerinde, alman diliyle ifade edilen ve mantığı küçümseyerek gerçeği yalnız sezgi yolu ile bulmağa çalışan, halka seslenen ve kalplere işlemek isteyen bir başka felsefe doğuyordu. Alman mistisizmine (XIII. yy.ın ikinci yarısı ve XIV. yy.) dayanan bu felsefe, üstat Eckart tarafından kuruldu, Tauler ve Suso tarafından devam ettirildi. XIV. yy. mistisizmi Reform hareketinde de kendini gösterir. Luther, giriştiği mücadeleyi başarıyle sonuçlandırmasını, halk arasında uyandırdığı yankıya borçludur. Aynı akımlar, XVI. ve XVII. yy.larda da, Weigel ve Boehme ile devam etti. Hemen hemen her yerde, tabiat merakla incelenirken, Almanya'da tabiata aldırış eden yoktu. Almanların tabiatta gördükleri, aradıkları şey Tanrı idi. Büyük bilgin Leibniz'in felsefesinde de panteizm'den eser yoktur. Spinoza'nın monizm'ini de Descartes'ın düalizm'ini de yerer. Ona göre dünya, her biri «sonsuzluğu kapsayan» sayısız «monad»dan meydana gelir. Doktrini çok saf, aynı zamanda çok dinî bir idealizmdir. Leibniz'in öğrencisi olan Wolff, Kant'ın hocasıydı, önceleri, bilgilerimizin eşyaya göre ayarlandığı sanılırdı: Kant ise, eşyanın bizim bilgilerimize göre ayarlanıp ayarlanmadığını araştırdı. Onun askın idealizmi bundan doğar. Alman felsefesi, Kant ve onun açtığı yoldan giden Fichte, Schelling ve Hegel ile olgunluk noktasına ulaştı. Yüzyıllardan beri alman topraklarında yeşermek için fırsat kolladığı anlaşılan panteistik idealizm bu filozoflarla gelişti. Hegel'den sonra, metafizik düşünce, yerini pozitif düşünceye bırakır gibi oldu. Bununla birlikte, geçmişte olduğu gibi, alman felsefesi, sağlam ve kesin incelemelerde olduğu kadar alman düşünürlerinin seve seve toplandıkları okullarda ve çevrelerde, bu incelemelerin tabiî bir devamını teşkil eden geniş sentezlerde de üstünlüğünü sürdürdü. Böylece, XIX. yy. da ve XX. yy. başında, Schopenhauer ile Nietzsche'nin analizleri ve akıldışı «mistik»leri, Freud, Jung, Adler'in psikanalizi, Köhler, Koffka, Wert-heimer, Ehrenfels'in Gestaltçılıkinin metafizik uzantılı psikolojisi, Baden ve Marburg okullarının yeni kantçılığı, Klages, Spengler, Keyserling, Simmel'in izafî vitalizm'i, Brentano, Husserl, Meinong, Scheler'in fenomenoloji'si, Jaspers ve Heidegger'in varoluşçuluğu, Driech, Maier, Jacoby, Spann, Scholz, Hartmann'ın gerçekçilik! ortaya çıktı; Moleschott, Vogt, Büchner, Haeckel'in mekanist maddeciliği, Feuerbach'la daha belirli şekle girdi, Marx ve Engels'te ise diyalektik maddecilik halini aldı.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla