AMAN i. (ar. emn, emniyette olma'dan emân veya aman). Esk. Korkusuz olma, kendini emniyette hissetme. || Affetme, bağışlama.
— ÇEŞ. DEY. Aman aman, bir şeyden çok şikâyet edildiği zaman: İstemem, aman aman bırak!. Fazla üzüntüde, of of! anlamında: Yar üstüne yar sevmek aman aman / Ateşten gömleğimiş (Orhan Veli). Alay maksadıyle: Ne kadar kızardın aman aman / Neden öyle başına çıktı kan (Muallim Naci). Çok güzel anlamında: Pek aman aman bir şey mi? || Aman aralık vermemek, rahat nefes aldırmamak: ... durup dinlenmek bilmeyen aman aralık vermeyen, kafa, yürek demeyip dişleriyle kemirip ezip geçen çarh... (H. E. Adıvar). || Aman bırakmamak, kurtuluş imkânını ortadan kaldırmak: Hastalık aman bırakmadı (K. Tahir). || Aman bulmak, kurtulma imkânı elde etmek, kaçmak: Zavallının deşilen karnı sağlam altı çeki odun yutar da biraz sancıdan bulurdu aman (Mehmed Akif). l| Aman derim, bir işin yapılmasından önce üzerinde düşünülmesini öğütleyen bir deyim. || Aman dilemek (taleb etmek, istemek), teslim olmak, affedilmeği istemek: Son günü Urum Hakan aman diledi (Salahattin Batu). Aman taleb edip onu imanda buldum (Z. Gökalp). || Aman diletmek, aman dileyecek bir vaziyete getirmek, mağlup etmek: Saltuk bey Osman beyi Edirne'ye davet edip beline gayret kemerini kuşatırken, mağlub edip aman dilettiği bir tekfuru... (N. Araz). || Aman vermek. Esk. Müslümanların dinleri dışındakilere bazı haklar tanıması. Bk. ANSÎKL. || Aman (zaman) vermemek, müsaade etmemek, müsamaha göstermemek: Mutfağın havası, Rabia'nın yakınlığı, içindeki aman vermeden çarpışan zıt kuvvetler... (H. E. Adıvar). Yunanlıların kafasını bir kabus gibi saran «megalo fikir» aman zaman vermeyen cehennemi bir neşriyat hareketinden doğdu (Yahya Kemal). || Amana düşmek, teslim olmak, hayatından endişe edip af istemek: Yunan'ı bugün Anadolu'da cephe önünde aciz, cephe arkasında korkak, amana düşmüş görüp te... (Yahya Kemal). Bir işaret etsem amana düşecek (Ahmed Midhat). || Amana getirmek, boyun eğdirmek: Tutkunluk, kıskançlık, dargınlık, amana getirme fikri... (Ahmed Rasim). || [Birinin] Amanında olmak, nüfuzlu bir kimsenin koruyuculuğu altında bulunmak, korunduğu için zarar görmemek. || Aman-name, aman verildiğini bildiren kâğıt: Berkuk ona bir aman-name ile> 50 000 dirhem göndermişti (Ş. Tekindağ). Bk. ANSÎKL.
— Ask. tar. Aman-name, bir kimseye aman verildiğini belirten kâğıt. || Sefere çıkan osmanlı padişahlarına teslim olan kale ve şehir halkına dokunulmayacağına dair verilen söz veya yemin, (örnek: «Ben ulu padişah ve ulu Şehinşah Sultan Mehmed Han bin Sultan Murad Hanım. Yemin ederim ki yeri ve göğü yaratan perverdigâr hakkıyçün ve Hazret-i Resul aleyhisselatü vesselamın pâk ve münevver ve mutahhar ruhiyçün ye yedi mushaf hakkıyçün ye benim başım içün ve oğlancıklarım başıyçün ve kuşandığım kılıç hakkıyçün...»)
— Denizc. XVI. ve XVII. yy. Avrupası'nda, yelkenli gemilerin palanga iplerine verilen ad.
— Din tar. Aman töreni, Askerlerin gözü önünde yapılan bu törende şefin ayakları dibine silâhlar konur ye bir boğa art ayakları kesilerek kurban edilir, teslim olma şartları bundan sonra görüşülürdü. || Aman vermek, müslümanların idareleri altındaki müslüman dininin dışında kalan herkese (o günün deyimiyle kâfirlere) verdikleri güvenlik ve hayat hakkı. Aman verilmiş reaya resmî makamlar tarafından korunurdu. Kadınlar ve esirler de dahil, her müslüman bir kafire aman verebilirdi. Hz. Muhammed'in «en hakir bir müslüman tarafından aman yerilmiş bir kafirin korunması bütün müslümanlara borçtur» dediği rivayet olunur. İslamî bir inanışa göre harpte aman dileyen düşmanın hayatı bağışlanır.
— Esk. huk. Âmân veya e man, düşmana emniyet altında olduğuna dair verilen söz veya yapılan işaret. Âmân çeşitli şekillerde olur: Âmân bil kinaye, işaret veya davet gibi şekillerde. || Âmân bil kitabe, yazılı olarak. || Amân-ı âm, genel olarak. || Amân-ı hâs, düşmandan bir veya birkaç kişiye. || Amân-ı muvakkat, belli bir süre için. || Amân-ı müebbed, devamlı olarak sulh yapmak anlamına gelir. || Amân-ı sarih, açık bir tabirle amân vermek: Siz eminsiniz, sana âmân verdim.
— Folk. Aman değirmenci, Trakya'da (Kırklareli, Lüleburgaz), düğünlerde, kına gecelerinde genç kızlar ye özellikle kadınlar tarafından oynanan türkülü bir halk oyunu. İki kadın tarafından oynanır. Kadınlardan biri değirmenci olur, diğeri buğdayını öğytmek için değirmene gelmiş bir kadını temsil eder. Oyuncular söyledikleri türkünün ritmine uyarak taklitli bazı hareketler yaparlar. || Aman madam hoşgeldin, Konya ilinde kasıklarla oynanan bir halk oyunu.
— Tekst. özellikle Halep'te dokunan bir pamuklu kumaş.
♦ ünl. (Aman kelimesi, Türkçede ünlem olarak çeşitli anlamlarda kullanılır.) Yardım isteme: Aman beyefendi, ne olursa senden olur bize bu iyiliği yap!.. (B. Felek); — Korku: ... yolcu telaş gösterir «aman evlâd yavaş dikkat» (R. N. Güntekin). İçeriden Türkçe, Fransızca «ay aman! O nedir? Ne oluyoruz?» gibi dehşet ve hayret ifade eden... (H. R. Gürpınar); — Telaş: — Aman görmesin beni, tanır, çabuk geçelim (R. H. Karay). Aman çabuk olun, ayak sesi var! (Namık Kemal); — Rica, yalvarma: Rakım, Penbe'nin eteğini yakaladı: — Aman gitme Rakım'in şekerparesi ... Cücenin karabiberi diyordu (H. E. Adıvar). Aman Hocam canım hocam! Mollalarını al da gel (N. Araz); — özür dileme: Etin kemiği bıçaktan kayıp, bizim sigortacının göğsüne fırlamaz mı — Aman kuza! Affedersin! (B. Felek); — öfke: Ayol itmesene! Sen de... Aman bu erkekler (B. Felek); — Beğenme: — Aman sen bu gün ne kadar tatlısın yahu! deyince — Çeşnim helâldir!., diye... (B. Felek); — Beğenmeme: Aman ne aç gözlü adam! Tam saatinde geldi, daha fazla gecikmeğe tahammül edemedi (B. Felek); — Usanç: — Hadisene, aman ne ağır kanlı adamsın... (B. Felek). Şeyhinin onu kırk gün kazanlarda kaynatıp sonra «Aman! Hâlâ dünya kokuyorsun» dediği demler... (N. Araz); — Nazlanma: Nasılsın kız? diye yanağını makasladım. «Amaaannn» diye çekildi (K. Tahir).


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla