EDEBİYAT

Sömürge devrinde (1607-1774), ilk edebiyat eserleri, özellikle göçmen ingilizler (John Smith [1579-1631], Roger Williams [1603'e doğr.-1683], John Eliot [1604-1690]) tarafından kaleme alınan sömürge anıları ve hikâyeleridir.

1640'a kadar hiç bir kitap basılmadı; o yıl Bay Psalm Book (Körfez Mezmur Kitabı) çıktı; kadın şair Ann Dudley Bradstreet (1612-1672) ve Day of Doom (Kıyamet Günü [1662], yazarı Michael Wigglesworth'un eserlerinde de dinî konular işleniyordu. Amerika toprağında dünyaya gelen ilk yazar kuşakları (Cotton Mather [1663-17281, Jonathan Edwards [1703-1758], John Wise [1652-1725]), genellikle ingiliz protestanlığının etkisinde kalan ahlâkçılar ve düşünürlerdi. Benjamin Franklin (1706-1790), eserlerinden çok, kişisel etkisiyle millî şuurun uyanmasında ve düşünce alanının genişlemesinde rol oynadı.

Bağımsızlık savaşının sürdüğü bütün dönem boyunca (1764-1788) ağırlık, siyasî edebiyattaydı: politika muhabirleri, hatipler, hicivciler, gerek gazetelerde gerekse günlük konuların doğurduğu eserlerde kamu oyunu harekete geçirmeğe ve vatan sevgisini uyandırmağa çalıştılar. Bu konuda, James Otis (1725-1783), Samuel Adams (1722-1803) ve John Adams (1735-1826), Thomas, Paine (1737-1809), Philip Freneau (1752-1832) ile birlikte, amerikan bağımsızlığının büyük yaratıcıları George Washington ile Thomas Jefferson'u, Alexander Hamilton ile James Madison'u da saymak yerinde olur. 1787'de, Joel Barlow (1754-1812), Amerika kıtası hakkındaki ilk destan olan The Columbiad'ı kaleme aldı. İlk millî şarkı da (Hail Columbia [Selâm Columbia]) 1788'de Joseph Hopkinson (1770-1842) tarafından yazıldı. Bütün bu dönem hakkında en değerli bilgiyi Franklin'in Anılar'ında. (1771'de yayımlandı) ve John Woolman'ın (1720-1772) Güncesinde bulabiliriz.

Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, ingiliz edebiyatının etkisinden büsbütün sıyrılmak isteyen millî bir edebiyat oluştu. Gerçi Washington İrving'in (1783-1859) avrupa etkisinden tam mânâsıyle kurtulduğu söylenemez ama, Fenimore Cooper (1789-1851) anlattığı maceralara dekor olarak Amerika kıtasını seçen ilk romancıdır. Adı gerçekten anılmağa değer ilk sairler de WiUiam Cullen Bryant (1794-1878) ile Richard Henry Dana'dır (1787-1879).

İkinci kuşak, yani 1850 yıllarına doğru meslek hayatının doruğuna varan yazarların kuşağı, amerikan edebiyatına apayrı bir ruh veren orijinal görüşlü yazarların kuşağıdır. Bu alanda, Ralf Waldo Emerson'un (1803-1882) pratik idealizmi belirtici bir etki yaptı ve bir felsefe doktrininden çok tinselciliğe (spiritüalizm) geleneksel ingiliz protestancılığı dışında bir yol aramak anlamına gelen «deneyüstücülük» ün ilk hareket noktası oldu. Yalnız seçkin aydınların ilgilendiği bu düşünce akımının temsilcileri arasında James Russel LoweU*in (1819-1891) apayrı bir yeri vardır. Buna karşılık, Walden (1854) yazarı Henry David Thoreau'nun (1817-1862) biraz ütopyaya kaçan bireyciliği büyük okuyucu kitlesine daha çok tesir etti. Bu kuşağın başlıca sairleri olan H. W. Longfellow'un (1807-1882), John Greenleaf Whittier'in (1807-1892), Oliver Wendell Holmes'un (1809-1894) eserlerinde öğütleyici ve duygulu bir hava görülür; Emerson'un ve ömrü boyunca sürde güzele varmanın sırlarını araştıran, Karga (The Raveri) yazarı E. A. Poe'nun (1809-1849) şiirleri daha orijinaldir; fakat Poe asıl şöhretini, avrupalı hayranlarının, özellikle fransız sairleri Baudelaire ile Mallarme'nin Amerika sınırlarının çok ötelerinde ki ülkelerde tanıttıkları hikâyelerine borçludur. Kızıl Damga (The Scarlet Letter) [1850] yazarı Nathaniel Hawthorne (1804-1864) ve Moby Dick (1851) yazarı Herman Melville (1819-1891) romanlarında, daha sonraları amerikan edebiyatının nice eserlerinde ağır basacak olan karamsarlığın ilk örneklerini verdiler, fakat üslûplarını alışılagelen süslemelerin ağırlığından kurtaramadılar.

Amerikan edebiyatının kendine has özelliklere kavuştuğunu gösteren yazarlara, XIX. yüzyılın ikinci yarısında rastlıyoruz. Walt VVhitman (1818-1892), Çimen Yaprakları (Leaves of Grass) [1855] ile bütün kafiye ye ahenk geleneklerini bir yana bırakan bir şiir yarattı. Daha sonraları Emily Dickinson (1830-1886), kesin ve tadına doyum olmaz çizgilerle islediği kısa manzumelerinde «imajizm» in öncülüğünü yaptı. Roman alanı daha da zengindir: Mrs. H. Beecher Stowe'un (1812-18%) Tom Amcanın Kulübesi (Uncîe Tom's Cabin) adlı eseri her yerde tutunmasını savunduğu haklı davaya borçludur; Bret Harte (1836-1902) öncülerin ve mahallî renklerin romancısıdır. Mark Twain'e (1835-J910) gelince, gerçekçiliği sürekli olarak mizah ile atbaşı götüren ilk büyük yazardır. Bu arada, iki değerli tarihçi, VVilliam Hickling Prescott (1796-1859) ve George Bancroft (1800-1891) eserlerinde millî tarihi incelediler.

1880'den itibaren amerikan edebiyatı daha çok romanda gelişmeğe başladı: bu gelişme gerçi başka memleketlerin edebiyatlarında da görülür ama, fransız natüralizmine ve ZCM la'ya çok şey borçlu olan amerikan romancılarının gerçekçiliği, güçlü ve orijinal eserler meydana getirmiş, bu eserler de, daha sonra avrupa romanını etkilemiştir. Hayatın bütün karmaşıklığını yansıtmağa çalışan çok yüklü romanların yanı sıra, insanoğlunun en umutsuz yönlerine ışık tutan kısa, yalın hikâyeler çıktı. Amerikan romanının bu yeni çağını haber verenler W. D. Howells (1837-1920) ve özellikle Ambrose Bierce (1842-1913), Stephen Crane (1871-1900) ve Frank Norris'dir (1870-1902). Henry James (1843-1916) kendi zamanının toplumunu keskin bir gözle tenkit etti, fakat, psikoloji inceliklerine kaçması, yaşlandıkça gerçekçilikten daha da uzaklaşmasına yol açtı. Gerçekçi eğilimin önden, An American Tragedy (Bir Amerikan Trajedisinle birçok romancı kuşağının ustası olan Theodore Dreiser idi (1871-1945). Birinci Dünya savaşı sonrası, gerçekçiliğin gelişmesi için çok elverişli bir ortam yaratmıştı: Birleşik devletlerin kısa bir süre içinde oluşan iktisadî ve siyasî gelişmesi, yazarlarda tam aksi bir tepki uyandırıyor, onları karamsarlığa, nihilizme, yerleşmiş değerleri buruk bir dille yermeğe, şiddet ve sertliğe sürüklüyordu. Sherwood Anderson (1876-1941) Winesburg 0/ıio'suyle (1919), Upton Sinclair (doğ. 1878), Babbitt'iyle (1922) Sinclair Lewis (1885-1951), «caz çağı»nın romancısı Scott Fitzgerald (18% -1940) devirlerinin amansız ve acımasız tanıklarıdır. Gertrude Stein'ın (1874 -1946) «kaybolmuş kuşak» dediği bir sonraki kuşak, nedensiz bir saçmalığa adanan insan varlığının umutsuz yönlerini daha bir belirtmeğe çalıştı. Bu «kara edebiyat»ın en seçkin yazarları, her biri o edebiyata kendine has bir hava getiren John Dos Passos (doğ. 18%), William Faulkner (1897 -1%2) ve Ernest Hemingway'dir (1898-1961). Onların yanı sıra, daha genç birtakım yazarlar da roman alanını zenginleştirmekte rol oynadılar: Thornton Wilder (doğ. 1897), Thomas Wolfe (1900-1938), John Steinbeck (1902-l%8), Erskine Caldwell (doğ. 1903)/ James T. Farrell (doğ. 1904), William Saro-yan (doğ. 1908), Carson McCullers (doğ. 1917), Truman Capote (doğ. 1924). Fakat, amerikan romancılığı bu anlayışın dışında da eserler vermiştir: üç kadın romancı, Edith Wharton (1862-1937), Ellen Glasgow (1874-1945), Willa Cather (1876-1937), gerçi çevrelerindeki topluma karamsar bir gözle bakmışlardır, ama romanları, kuruluş, üslûp ve ruh çözümlemelerine düşkünlük bakımlarından geleneklere daha çok bağlıdır. Pearl Buck (doğ. 1892), Louis Bromfield (1896-1956), Margaret Mitchell (1900-1949), romansı hayaller kurma ihtiyacını karşılayan eserleriyle dünya çapında ün saldılar. Nihayet, en tanınmışı Richard Wright (1909-1960) olan birtakım zenci yazarlar, Güney eyaletlerindeki ırk meseleleri üzerinde durdular.

Amerikan şiiri alanında da, XX. yy. da, orijinal yaratıcılar çıktı: E. A. Robinson (1869-1935), Edgar Lee Masters (1869-1950) ve Vachel Lindsay (1879-1931), romantizmin coşkunluğuna karşı çıkarak aldatmacasız ve yapmacıksız bir şiir anlayışını sürdürdüler; bu yeni eğilimin en büyük temsilcisi Robert Frost'tur (1875-1963); Cari Sandburg ise (doğ. 1878) daha çok Whitrnan'ın yolundadır, «imajistler», yani görüntücüler denen gruba gelince, önceleri bu topluluğun önderliğini yapan Ezra Pound (doğ. 1885), daha sonraları, Hart Crane (1899-1932) gibi, daha bilgiççe işlenmiş biçimlere döndü. Robinson Jeffers (1887-1962) çağdaş amerikan şairleri arasında, yalnızlığı ve trajik dünya görüşüyle ayrılır. T. S. Eliot (1888-1965) düşünceye öncelik tanıyan bir şairdir: ingiliz yurttaşlığına geçmiş ve genç amerikan şiiri ile ingiliz edebiyatının geleneklerini bağdaştırmıştır.

Tiyatroya gelince, XIX. yy. da verdiği eserler pek orijinal sayılamaz. Buna karşılık, Birinci Dünya savasından sonra kendini kabul ettiren Eugene O'Neill (1888-1953), ortaya attığı meseleler bakımından amerikan medeniyetine ve bu medeniyetin yarattığı insana derinden bağlı olan çağdaş trajediler yazdı. 1945'ten sonraki tiyatro yazarları arasında, iki kişinin adını saymak gerekir: Tennessee Williams (doğ. 1914) ve Arthur Miller (doğ. 1915).

• Çağdaş edebiyat. Bugünün amerikan yazarları, yazı hayatına amerikan romanının altın çağı sona ererken atılmışlardır. Hepsinin, amerikan edebiyatı ve günlük hayatın mithos'ları karşısında ortak bir tutumu vardır: gerçeği apaçık görmek, insan olarak ve millet olarak kendi kişiliklerini çözümlemek isteği. fakat günlük hayatın ve edebiyatın verileri karşısında gösterdikleri tepkiler bakımından birbirlerinden ayrılırlar.

En kesin tutum, amansız ve hayal kırıcı kanunlarını savaşın daha da belirli hale getirdiği topluma karsı isyandır; imtiyazlı subayı basit askerin karşısına çıkaran, siyah derili adama savaşma hakkını veren ve sonra da onu, eskisinden daha yıkıcı bir öfkeyle geri tepen bu kademeli toplum, James Jones'un (doğ. 1921) ve Norman Mailer'in (doğ. 1923) romanlarında suçlandırılır. Fakat savaş makinesinin ezdiği bu insan, aslında, barış çağının sürekli olarak lüzumsuz eşyalar çıkaran çarkları arasında ezilmiş insanının bir görüntüsüdür. Arthur Miller'in (doğ. 1915) tiyatrosu, bu toplumun, çalışmağa ve ise tapınma üzerine kurulu ahlâk anlayışını eleştirir. Bu bolluk medeniyetinin bayağılığı, James Agee (1909-1955), Kenneth Patchen (doğ. 1911), Kari Shapiro (doğ. 1913), Randall Jarrell (doğ. 1914) ve Peter Viereck (doğ. 1916) gibi şairleri de isyana zorlar. Toplumun reddi, öteki yazarlarda, mücadeleye girişmek şeklinde değil, eleştirici bir gözle seyrettikleri fakat varlığını da inkâr edemedikleri bu toplumdan uzak durmak şeklinde belirir. Bu tutum, güzelliği enerjiyle bağdaştırmak isteyen bir şiir anlayışını benimseyen Richard Eberhart'ın (doğ. 1904), Robert LoweÜ'in (doğ. 1917) ve Richard Wilbur'ın (dağ. 1921) tutumudur. Bu tutum ile atbaşı giden kendine dönüklük ve estetizm Frederick Buechner'in (doğ. 1926) «üniversiteli» romanlarında, Philip Roth'un (doğ. 1933) özlemli hikâyelerinde açıkça belirir. Aynr anlayış, New Yorker gibi tutunmuş magazinlerde çalışan hikayecilerin zarif hicivlerinde de görülür: Irwin Shaw (doğ. 1913), J. D. Salinger (doğ. 1919), John Updike (doğ. 1932). Bu zarif sanat, William tnge'nin (doğ. 1913), Robert Anderson'un (doğ. 1917), Raddy Chayefsky'nin (doğ. 1923) duygulu ve yavan» piyeslerinde devam eder. Fakat yazarlar içinde, kendileriyle dünya arasına böyle bir mesafe koyabilenler çok azdır; bu gibiler, saçma bir dünya ile barışık bir yaşayış hayali arasındaki çatışmayı kendi benliklerinde duyarlar. Dış dünyanın dramlarını bilmezlikten gelmeyen ve aynı zamanda da ikide bir kesilen insan ilişkilerini tekrar kurmağa çalışan birçok yazar, çocukluk ve saflık âlemini diriltmeğe çalışır. Fakat bu âlemin kaypak bir sığınak olduğu da meydandadır; gerçekten de, günlük meselelerin bunalımından sıyrılan insan, dolay isiyle öteki insanlardan ve o insanların tecrübelerinden de habersiz kalmış olur. Bu dünya görüşü, William Go-yen'in (doğ. 1915), J. F. Powers'in (doğ. 1917), James Purdy'nin (doğ. 1923), Flannery O'Connor'un (1925-1964), William Styron'un (doğ. 1925), James Leo Herlihy'nin (doğ. 1927) trajik ve gülünç kahramanlarını doğurmuştu. Ne var ki bu cesaretli fakat boynu eğik tutum, yeni amerikan kuşağını tatmin etmedi: toplumun ortaya koyduğu meselelerden çok, kendi kişiliklerinin gelişmesine ilgi gösteren genç yazarlar, gerek fizik bakımından, gerek edebiyat bakımından, İngilizcede beatitude kelimesiyle anlatılan bir üstün mutluluğun peşine düştüler. «Beat» kuşağı, seyahatlerde, esrarda, doğu felsefelerinde, yeni bir kişi mistiğinin unsurlarını aramağa koyuldu: bu konu, C. Olson'un (doğ. 1910) «projektıf» şiirinde, William tBurroughs'un (doğ. 1914), Lawrence Ferlinghetti'nin (doğ. 1919), Ailen Ginsberg'in (doğ. 1926) gönül gözüyle varılan gerçeklere yönelmiş sert mısralarında işlendi; Jack Kcrouac'ın (doğ. 1922) kahramanları da hep bu amaca varmak için çırpınırlar. Dünya ve amerikan gerçeklen karşısında yer alan bu çeşitli tutumlar, birer okul veya akımdan çok, her ameri kah yazarın gelişmesi sırasında geçirdiği birtakım anlar, birtakım aşamalardır. Sosyal gerçek duygusu ile insanoğlunun o kapalı ve göz kamaştırıcı iç dünyasına karşı besledikleri ilgiyi bağdaştıran, dünyayı tanımağa ve biçimsel araştırmaya önem yeren günümüz yazarları, insanoğlunun çelişmeli fakat seçme yapabilecek bir yaratık olduğunu gösteren bir bireşime yönelmişlerdir, Bu eğilim, John Logan (doğ. 1923), W. D. Snodgrass (doğ. 1926), James Spicer (doğ. 1929) gibi şairlerin e-serlerinde pek açığa vurulmaz; fakat Mur-ray Schisgal'in (doğ. 1929), Jack Gelber'in (doğ. 1932), Jack Richardson'un (doğ, 1935), Arthur Kopit'nin (doğ. 1938) ve özellikle £dward Albee'nin (doğ. 1928) piyeslerinde olanca gücüyle ortaya çıkar. John Cheever'-in (doğ. 1912), Herbert Gold'un (doğ. 1924), Joseph Heller'in (doğ. 1925), J. P. Donle-avy'nin (doğ. 1926), Bruce Jay Frıedman'ın (doğ. 1930) güldürücü veya alaycı hikâyelerinde de görülür. Ayrıca bu bireşim, Wright Morris'in (doğ. 1910), Ralph Ellison'un (doğ. 1914), Bernard Malamud'un (doğ. 1914), James Baldwin'in ıdoğ. 1924) ortaya koydukları trajik durumların ana malzemesidir ve en belirtici ifadesini, açık görürlülük ile insan sevgisini, saçma duygusu ile hürriyet özlemini birbirine karan Saul Bellow'un (doğ. 1915) eserinde bulur.

• Çağdaş felsefe. Birleşik devletlerde çağdaş felsefe, bazı göçmen filozofların, özellikle alman filozoflarının katkısıyle değişti ve can1 andı Bunların en önemlileri Viyana okulu'nu kuran olgucu (pozitivist) mantıkçılardır: Ph. Franck, R. Carnap, H. Reichenbach v.d. Profesör Marwin Farber'in 1940 yılında kurduğu Philosophy and Phe-nomenological Research gibi dergiler ve çeşitli eserler yoluyle, ingiliz yeni gerçekçiliğinin (BertranÜ Russell) ve alman fenomenoloj isinin de (Husserl) amerikan düşünürleri üzerinde etkisi oldu. Bu arada, W, James'in ve pragmacılığının etkisi eski canlılığıyle sürmektedir; Amerika'nın sözü en çok geçen düşünürlerinden biıi olan J. Dewey, James'in fikirlerine dayanırdı. Ayrıca, hem maddeci hem de şüpheci olan George Santayana'yı da hatırlatmak gerekir.

Felsefeye ek olarak Amerikada birçok sosyoloji, psikoloji, psikanaliz, etnoloji ve ilahiyat araştırmaları gelişmiştir. Freud, Jurg ve Adler psikanalizinin artık amerikanın günlük yaşayışında yer aldığım söyliyebiliriz. Genellikle felsefe araştırmaları, hele bilim ve ahlâkla ilişkileri bakımından, büyük bir ilgiyle karşılanmaktadır.