ANLAMAK geçi. f. Akıl ve zekâ ile bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret olduğunu, anlamını öğrenmek, kavramak: Ulu mabedi Seni ancak bu sabah anlıyorum (Yahya Kemal). || Duygu ve düşünce yoluyle bir şeyin değer ve mahiyetini idrâk etmek, fehmetmek: Senin de başında sevda var, söylesem belki anlarsın (Namık Kemal). Her doğan günün bir dert olduğunu / insan bu yaşa gelince anlarmış (C. S. Tarancı). || Bilmek: Evet anlamalıyım ki ölenler ölmüştür, artık onlardan hiç bir şey beklenemez (H. Z. Uşaklıgil). || Bir konuda özel bilgi ve ihtisas sahibi olmak: Elbiseden iyi anladığı söylenen Topal İsmail... (K. Tahir). Ben işin bu tarafından anlamam, istediğin gibi diktir (S. Kocagöz). || Sezmek: Silâhı kılıfından çıkarıncaya kadar tehlikeyi anlayan zevcesi merdivenlerden kendini aşağı attı (H. R. Gürpınar). Biraz sonra sizi burada görmeyince hepsini anlamayacak mı? (H. Z. Uşaklıgil). || öğrenmek: İster isen anlamak cihanı / Öğrenmeli Avrupa lisanı (Ziya Paşa). Bunu gözümüzün önünde duran bir vesikayla anlıyoruz (Yahya Kemal). || Fark etmek: Behlûl sustu, birden hatasını anlamıştı (H. Z. Uşaklıgil). || Birinin duygu ve düşüncelerine katılmak; iştirak etmek: Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur / Ne senin anladığın kadar kaldırımları (N. F. Kısakürek). Yeşil gözleri sevmeyiniz sizi anlayan siyahlardır (H. E. Adıvar). || Müsamahalı davranmak, mazur görmek, hak vermek: Genç kadın kocasının kendini anlamadığını, mektep arkadaşlarının yahut komşusunun kocasının ruhunun eşi olduğunu birdenbire keşfediver-mişti (H. E. Adıvar). Kimlere doğru varayım, beni kimler anlar, kimler derdime deva bulur? (Y. K. Karaosmanoğlu). || Sorup öğrenmek: Kim olduğunu anlamağa çalışmalı idiniz (R. H. Karay). || öyle kabul etmek, değerlendirmek: Onlar millî'den bütün Osmanlı tebasının haklarını arılıyorlardı (P. Safa). Tiziano'nun bu kelimeden anladığı şekil vuzuhdur (M. Ş. Ipşiroğlu). || Bir şeyden zevk almak, tadına varmak: Ben anlamıyorum, ötekiler anlayıp mı içiyorlar bilmem. Yalnız kızarmış sucuklar, küçük börekler, tarama falan gibi şeylerden çimleniyordum (Burhan Felek), öyledir, kadından da iyi anlar (R. H. Karay). || [Olumsuz şekliyle] Doğru bulmamak: Tenbelliğin bu kadarını da anlamam.

— ÇEŞ. DEY. Anladık!, «tamam, daha fazla bir şey söylemeğe hacet yok, anlaşılıyor» anlamında kullanılır: Anladık babam, lâkin odacı içeri koymuyor da (Burhan Felek). Peki anladık... Sonra ne oldu (R. H. Karay). || Anladımsa arap olayım, «hiçbirşey anlamadım» anlamında; bir işi, bir sözü anlamakla arap olmayı aynı derecede imkânsız gösteren bir deyim. || Anlarsın ya!, ortaya vurulmaması gereken bir meseleyi ima için kullanılır: ...mutasarrıflık bir nevi sürgünlükmitş, miş, miş, miş, anlarsın ya iş içinde iş (H. E. Adıvar). || Anlayıp dinlemek, bir iş, bir kimse hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak, üzerinde fazlaca durmak, düşünmek: Her kapısını çalanı anlayıp dinlemeden evine sokar (R. N. Güntekin). || Halden anlamak, birinin içinde bulunduğu durumu, hali fark etmek, ona anlayış gösterip, müsamahalı davranmak: Ne doğan güne hükmüm geçer / Ne halden anlayan bulunur (C. S. Tarancı). || Meram anlamak, karşısındakinin ne demek istediğini anlamak, anlatılan bir şeyi idrâk etmek, kavramak: Ah, çektiğimi bilmezsin ki meramımı anlayasın (Namık Kemal). Söz dinlemek, uslu olmak. || Senin anlayacağın, «sonuç olarak, kısaca anlamı budur ki, yani» anlamında bir deyim: İşte bu da ittihatçı. Senin anlayacağın Jön Türklerden (A. K. Tecer). || Şakadan anlamak, bir şakayı, hoş karşılamak, darılmamak; iştirak etmek. || Yanlış anlamak, söylenilen bir sözü, yapılan bir hareketi ters yorumlamak, kırılmak: Beni yanlış anlama, ben hep iyiliğini istedim onun (B. Necatigil).