ANTROPOLOJİ i. (yun. anthropos, insan ve logos, ilim'den fr. anthropologie). Hayvan serisi içinde insanın incelenmesini konu alan ilim: Antropoloji önderleri insanın kafatasını, beden yapışım ölçerek işe başlamışlardır (H. Z. ülken). || Diferansiyel antropoloji, belli bir ırka bağlılıklarına bakılmaksızın, insanların ferdî değişikliklerinin incelenmesi, (inceleme metodu, tek tek her insan tipini belirlemeğe çalışan biyotipoloji'ye dayanır.)
— Sosyol. ve etnol. Kültür antropolojisi, sosyal yapıların temeli olarak düşünülen ve kişilikle münasebetleri çerçevesinde ele alınan sosyal ve etnik bir grubun inanç ve kurumlarının (Taylor'a göre «ilim, inanç, sanat, ahlâk, kanun ve âdetler» inin) incelenmesi: İnsan bütünlüğünü felsefe ve kültür antropolojisi ışığında görmek lâzımdır (H. Z. Ülken), || İktisadî antropoloji, çeşitli iktisadî sistemlerin nazarî olarak karşılaştırılması ve çözümlenmesi. (İktisat daha çok ticarete dayanan, planlanmış modern sanayi toplumlarıyle uğraşır. Oysa iktisadî antropoloji genel olarak, etnolojinin konusu olan toplumları inceleyen bir ilim olmak amacındadır.) || Sosyal antropoloji, bir grupta yapıların incelenmesi. (Bu terim kültür antropolojisi ile hemen de eşanlamlıdır ve onunla birlikte kullanılır.) Bk. ANSIKL.
— ANSİKL. Quatrefages, antropolojiyi «bir hayvan üzerinde inceleme yapan bir zoologun anladığı mânâda insanın tabiî tarihi» diye tanımlar. James Hunt'a göre «insanlığın tarihi» anlamına gelir. Broca da Şöyle bir tarif verir: «İnsan türünün, bütününde, ayrıntılarında ve tabiatın geri kalan kısmiyle ilişkilerinde incelenmesi». Kısaca antropoloji, insanlığın bugünü ve geçmişiyle ilgili bütün meseleleri, son derece geniş bir program içinde ele alan ilimdir.
• Tarihçe. İnsan soyu üstüne güvenilir bilgiye, Eskiçağ yazarlarında pek rastlanmaz. Bu yazarlar, tek gözlü veya ayakları arkaya dönük insanlardan, başsız, gözleri omuzlarının üzerinde birtakım insan topluluklarından söz ederler. Antropolojik incelemelere ancak XVIII. yy. da rastlanır. Linne, insana, tabiat içinde verilmesi gereken yeri belirlemeğe çalıştı. Camper, yüzün öne doğru çıkıntılarının gruplara göre değiştiğine işaret etti ve yüz açısını ölçmek için bir usul düşündü. Buffon, insanın tabiî tarihini inceleme isine girişti. Blumenbach bütün insanlığı beş ırka ayırdı. 1833'te Flourens, Museum'da, anatomi ve insanın tabiî tarihi üstüne dersler vermeğe başladı. 1839'da onun yerini alan Serres, dersleri için aynı adı kullandı. Ne var ki ilkinin incelemesi sadece fizyoloji, ikincininki ise sırf anatomi alanlarıyle sınırlıydı. 1840'ta William Edwards, Paris'te Etnoloji birliğini (Sociiti ethnologique) kurdu. Bu tarihten iki yıl sonra, Prichard Histoire Nature ile de l'Homme (İnsanın Tabiî Tarihi) adlı eserini yayımladı. 1845'te Anders Retzius, kafatası biçiminin ırklara göre değiştiğini ispatladı. Ama bütün bunlar, henüz çok yetersiz belgelere dayanan, birtakım çekingen denemelerdi. 1855'te A. de Ouatrefages ilk olarak ders programlarının başına antropoloji kelimesini koydu ve konuya dair düşüncesini iyice belirtmek için de «ve insanın tabii tarihi» sözünü ekledi. Antropoloji flmini tam bir öğrenim konusu haline getirmek şerefi onundur. Bu konuda ilk teşebbüste bulunulmuştu: 1859'da Broca, Antropoloji derneğini kurarak, insanın ve insan gruplarının içerdiği (ihtiva ettiği) çeşitli meselelerle ilgilenen ilim adamlarım biraraya getirdi, Broca'mn insanda beden yapısının niteliklerini değerlendirme konusunda en güvenilir usullerle ilgili araştırmaları, bu yeni ilmin hızla gelişmesini sağladı.
Bununla birlikte incelemeler yalnız bugünkü insanlıkla ilgiliydi. İnsanlığın bilinen tarihi içinde yapılmamış birçok taştan âlet tanınmakla beraber, efsane bunlara, fırtınalı havalarda bulutlarda oluşan «yıldırım taşı» gözüyle bakmaktaydı, XVIII. yy .da Fransızlar bu taşların aslını ortaya koydular ve XIX. yy. in ilk yarısında danimarkalı ilim adamları insanın, çağların karanlığına gömülü bir dönemde meydana çıktığı sonucuna vardılar. İnsan soyunun çok eskiliğine dair, yine de tam bir fikir sahibi olunamıyordu. Bu eskiliği ortaya koymakta en çok yardımı olmuş bilginler arasında Boucher de Perthes ile insan paleontolojisinin gerçek kurucusu Edouard Lartet'yi hatırlamak gerekir. Demek ki, haklı olarak söylendiği gibi, antropoloji bif fransız ilmidir ve günümüzde, insanla ilgili ilimlerin önemli bir dalıdır.
• Amaç ve usuller. Zoolojik bir varlık olarak insan, baştan sona incelenmek gerekirse, onu yalnız anatomi ve fizyoloji çerçevesinde niteleyen özellikleriyle değil, çevreye karşı davranış ve tepkileriyle (ekoloji), kişisel ve sosyal davranışlarıyle de (etoloji) incelemek gerekir. İnsan, Önceki sinir sisteminin farklılaşması dolayısıyle, öbür hayvanlara kıyasla, özel bir karmaşıklık ve değişkenlik, çevreye karsı olağanüstü ekolojik bir uyma, hattâ değiştirme yetisi gösterir. Bunların incelenmesine apayrı bir yer ayırmak gerekir: medeniyetin (insanı toprağa bağlayan: besin elde etme, ürün toplama, ekip biçme, avlanma, hayvan yetiştirme, makineli veya makinesiz teknik gibi) maddî olan veya (ailenin, toplumun yapısı, hukuk, estetik, sihir ve din olayları, dil bilgisi gibi) maddî olmayan yanlarının incelenmesi. Biyolojik temel ile davranış sonuçları arasındaki bu ayırımdan, antropoloji teriminin kavramında bir kararsızlık ve bir karışıklık doğmaktadır. XX. yy. in ilk çeyreğinde, antropoloji, bütün bu olayları toptan incelemekteydi. İlim dalının bu geniş anlamı bugün anglosakson memleketlerinde hâlâ geçerlidir. Buna karşılık Fransa'da, terimin sözü geçen anlamı için etnoloji* kelimesi kullanılmaktadır; antropoloji ise «insanın bugünkü ırklar ve fosiller çeşitliliği içinde biyolojik bakımdan incelenmesi» gibi dar bir anlam taşımaktadır. Buna göre etnoloji, dar anlamdaki antropoloji yanında, kültürel (maddî olan veya olmayan) ve zihni belirtilerle ilgili ilimleri içine almaktadır: etnografi, tarihöncesi, dilbilgisi gibi.
Antropoloji (dar anlamıyle) ırk kavramını tanımlamak amacındadır; burada ırk kavramı bugün «ortak ve irsî birtakım fizik ve fizyolojik nitelikler gösteren tabiî insan grubu» anlamına gelmektedir. (Medeniyet özelliklerine dayanan grup için ethnie kelimesi kullanılır.) Antropolojinin amacı, insan ırklarının biyolojik bir sınıflamasını yapmaktır; bu sınıflama iç ve dış anatominin, fizyolojinin ve patolojinin karşılıklı özelliklerine dayanır. Fizyoloji, git gide üstün bir yer almaktadır (karşılaştırmalı «endocrinologie», kanın serolojik özellikleri, Rhesus faktörü v.b.). Antropolojinin ilk amacına varıldığı sanılmaktadır: insan ırklarının zoolojik bakımdan sınıflanması. Antropoloji, öjenizm (insan dölünü geliştirme ilmi), toprağa uyma, ayrı ırkları çiftleştirme, halk yığınlarının yer değiştirmesi, yapma köyler kurulması, az gelişmiş ülkelerde işgücü gibi günümüzün büyük meselelerine uygulanabilir çözüm yolları bulmak zorundadır.
İnsan paleontolojisi, dar anlamda, antropolojiye bağlıdır; nitekim zoolojik antropoloji de biyolojik özelliklere göre, insanla öbür primatlar arasında bölümlenme ve evrimlenme ilişkileri kurmağa çalışmaktadır.
• Antropoloji öğretimi ve kuruluşlar. Türkiye'de antropoloji öğretimine ilk defa İstanbul Üniversitesi Fen fakültesinde başlanmıştı (1929). Daha sonra Atatürk'ün direktifi ile Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya fakültesinde, Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu'nun yönetiminde bir Antropoloji ve Etnoloji kürsüsü kuruldu (1935). Zamanla bu ilim dalınabil kollarına bölündü; Ord. Prof. Muzaffer Şenyürek'in başkanlığında Paleoantropoloji (1952), Prof. Kılıç Kökten başkanlığında Prehistorya (1961) ve Prof. Nermin Erdentuğ başkanlığında da Etnoloji kürsüleri kuruldu (1961). Fizik Antropoloji kürsüsü de eskisi gibi muhafaza edildi.
Antropoloji Bilimleri Araştırma Enstitüsü: Dil ve Tarih Coğrafya fakültesindeki dört antropoloji kürsüsünün araştırmalarını teşkilâtlandırmak ve desteklemek üzere kurulmuş ilmî teşkilât (1962). Enstitü her yıl çıkan bir de Antropoloji dergisi yayımlamaktadır. Kuruluş, Milletlerarası Antropoloji ve Etnoloji Bilimleri Daimi konseyi ile de irtibatlıdır.
Antropolojinin iki ana kolundan biri olan sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinde ders olarak verilmeğe başlandı. 1960 Yılında da Sosyal Antropoloji ve Etnoloji adı altında müstakil bir bölüm olarak kuruldu. Bölümün ilk başkanı ve kurucusu amerikalı antropolog C. W. M. Harftir. Bölümde fizikî antropoloji, etnoloji, sosyal antropoloji, kültür değişmeleri, metodoloji, istatistik dersleri verilir.
— Sosyol. ve etnol. Klasik etnoloji kavramının yerine, daha geniş olan sosyal ve kültürel antropoloji kavramının geçmesi, bu insan ilminin çeşitli kesimlerde (özellikle genel nazariyeler ve antropologun başlıca amaçları kesiminde) derinlemesine bir evrim geçirdiğini gösterir. Bir antropolog için, kavramsal kategoriler planında olsun, grup içindeki bireyler arası ilişkiler planında olsun, «medenî insan» ile «ilkel insan» arasında artık bir ayrım yoktur. (İlkel kelimesi bile uzmanlarca pek kullanılmaz olmuştur.) Belki de, bu sınırın gittikçe ortadan kalkmasını, «yaban» denilen düşünce hakkındaki genel nazariyeye bağlı çalışmalardan çok («yaban» düşünce, uğraştığı konular bakımından değil, davranışı [dikotomi] bakımından Batı düşüncesine yakındır [Cl. Levi-Strauss, iç Pensie SauvageJ), araştırma alanının genişletilmesine borçluyuz: meselâ, bazı antropologlar, sistemli olarak, birbirinin tam tersi toplumları incelemişlerdir (Warner bazı Avustralya kabilelerinin arkasından birtakım amerikan kasabalarını ele almıştı). Bütün bu olaylar, bize hem insan varlığı ye insan topluluğu tanımının, hem de etnolojik verileri gözleme ve ele alma usullerinin değiştiğini gösterir, üzerinde çalışılan nazariyeler de, yerinde gözleme metotları da (psikoloji, pedagoji [M. Mead], psikanaliz [Kardiner], lengüistik [Levi-Strauss] v.b.) ancak ilim dalları arasında ortaklaşa yürütülen araştırmalar sayesinde bu kadar ilerlemiştir. Ama, sosyal ve kültürel antropoloji henüz bir ilim olmuş değildir; gittikçe yakınlaştıkları sosyoloji de aynı durumdadır: araştırıcıların ortak bir kelime hazinesinden yararlanabilecekleri kesimler çok azdır; bir bütün halinde ele alınan sosyal gerçeğe kıyasla nazarî meseleler ancak çok dar kesimlerde gelişmiştir. XIX. yy. dan bu yana hazırlanan ciddî monografilerin alabildiğine artmasına rağmen matematik modellerin kullanılması, bugüne kadar, meselelerin şekillendirilmesin! ve ilmi bir genellemeye varmayı sağlayamamıştır. Üstelik, araştırmalar arasında büyük aykırılıklar da yardır. 1965'te Unesco'nun İntan İlimleri üzerindeki raporu, yalnız Fransa'da, aralarında çok gevsek ilişkiler bulunan su beş görüsü ortaya koyar: a) karşılaştırmalı etnoloji'de yapıcılık (Levi-Strauss); b) ilk defa Marcel Griaule tarafından geliştirilen, Afrika'da tanıma sistemleri'tân incelenmesi; c) belirtici ayrıntının araştırılması açısından sanayileşmemiş. Avrupa toplumlarının incelenmesi (Halk Sanatları ve Halk Gelenekleri müzesi, Fransa); d) bir kültürün sadece teknolojik kesidine bakılarak tanımı (Leroi-Gourhan'ın tarih öncesi alanı); e) özellikle George Balandiler yönetimindeki Afrika sosyolojisi grubunun temsil ettiği gebpne psikososyolojisi.
Belirtilen bu sınırlara rağmen, sosyal ve kültürel antropolojinin, son yıllarda, büyük ölçüde ilerlettiği meydandadır. Bunun sebeplerini, günümüze kadar anlaşılmamış, faydalanılmamış eski etnologların eserlerindeki bazı görüşlerde aramak yerinde olur:
1. Nazariye meselesi. Farklı araştırıcılar (Malinowski, LeVi-Strauss, Kardiner gibi) kültürü tümüyle açıklamak veya genel nazariyeler kurmak istemişlerdir. Onların bu çabası, sosyolog G. Gurvitch'in 1945'te ileri sürdüğü, 1955'te yeniden ele aldığı eleştirinin kapsamına girmez. Gerçekten de, Gurvitch bu eleştirisinde şöyle diyordu: «Etnologlar ilim dallarının ilerlemesini, sosyologlarca hazırlanmış bir örnek ile su veya bu Avustralya kabilesinin yaşayışı arasındaki değişiklikleri inceleyerek değil, kendi metotlarını etnografi araştırmalarıyle geliştirerek sağlamışlardır.» Bu nazariyeler nelerdir?
a) Fonksiyonalizm nazariyesi denince, akla Malinowski gelir. Malinowski, düşüncelerini Argonauts of the JVestern Pacififien (Batı Pasifik'in Argonot'ları) [1922], ölümünden sonra yayımlanan A Scientific Theory of Culture and Other Essays'ine (İlmî bir Kültür Teorisi ve Başka Denemeler) [1944] kadar çeşitli eserlerinde belirtmiştir. Malinovvski'nin fonksıyonalizmine en sert çıkısı Lowie yapmıştır. Lowie'ye göre bir kavmin kültür bütünlüğünü yapan unsurlar arasındaki sebep-sonuç bağının niteliği, rasyonel olarak ortaya konamaz. Fonksiyonalistlerden sayılan Radcuffe-Brown, daha çok, etnoloji ile sosyolojiyi birbirine yakınlaştıran, dikkati kültürelden çok sosyale çeken akıma bağlanır. Ona göre antropolojik araştırmanın temel kavramları olan yapı (strüktür) ve görev (fonksiyon) sosyal grubun çözümleme araçlarıdır. (Structure and Function in Primitive Society (İlkel Toplumda Yapı ve Görev) [1952];
b) Yapısalcılık (strükturalim) en verimli ifadesıni Levi-Strauss'da bulur. Levi-Strauss tarihin bir araştırma yöntemi olduğunu inkar etmemekle beraber, antropolojiyi tarih ve zaman dışında ele alınan tüm insanlığın ortak temelini bulma çabası olarak niteler. Bu temel, zihin yapıları arasında bir çeşit birliktir ve kolektif bir bilinçaltına benzer. Levi-Strauss, ilim ile ilim konusunu birbirine bağlayan bu nazarî «yöntemsel tanım» örneğini strüktüral (yapısal) lengüistikten almıştır. Bu genel nazariye sayesinde, yerinde çalışan etnograflar amaçlarını (mesajların iletimi [dil], kadınların iletimi [akrabalık ve evlilik], malların ve hizmetlerin iletimi [etnoekonomi]) yenilemek yolunu bulmuşlardır. Uygulamada Levi-Strauss birtakım tenkitlere uğramıştır: mitosların incelenmesine dayanan bir tarih, ilimlerin tümü içinde nasıl yer alabilir; yazarın, sosyal ve kültürel antropoloji tanımındaki aşırı iddiaları, hepsi arkaik topluluklardan alınma sınırlı olaylar üzerinde yaptığı incelemelerle nasıl bağdaştırılabilir?. Ama bütün bu eleştiriler, Levi-Strauss'un tanımını «erdiği görüş açısını bütünleyici parçalardır.
2. Çeşitli disiplinler arasındaki ortak çalışmalardan doğan bazı nazariyeler antropolojiye birtakım yeni temalar kazandırdı. Meselâ, Sapir'in çalışmaları (Language [dil], 1921) dikkati eğitim süreçleri üstüne çekti. Dil gibi, kültürel davranışlar da hem semboliktir, hem bilinçsizdir. R. Benedict Pueblo'lar ve büyük A.B.D. ovasında yasayan Kızılderililer üzerine yaptığı bir çalışmaya dayanarak cultural pattern kavramını ortaya çıkardı. Bu kavram, kendi aralarında birbirine benzeyen bir sürü unsurun meydana getirdiği bir seri'yi 'gösterir. Bu serinin bütün unsurları, etnik grubun üyelerince tutarlı bir biçimde kullanılabilir. Her kültürün özel bir pattern'i vardır. Bu pat-tern'ler bütün kurumlara, bütün sosyal hayata, bütün kişi davranışlarına damgasını vurmuştur. Samoa'lıları inceleyen Mead'ın dikkatini en çok iki şey çekmişti: çocukluktan erginliğe geçerken bir «buluğ çağı krizi» nin olmayışı (Mead bunu bir cultural pattern'e bağlar) ve kişiliğin kurulusu problemi. Kardiner (The Psychological Frontiers of Society [Toplumun Psikolojik Sınırları], 1945) ile Linton, kişiliğin kurulusu ile ilgili bir nazariye kurmuşlardır: etnoloji, ana-babanın çocuğa farklı davrandıklarını ortaya çıkarmıştır; bu davranışlar, çocukta bütün ömür boyu sürecek birtakım «temel tutumlar» yaratır. Kardiner'in nazariyesi, çevreyle uyuşmazlığa verdiği büyük önem bakımından, antropologu ilgilendirir: toplum ne kadar az oturmuşsa, uyuşmazlık olayları da o kadar çoktur.
3. Bütün bu nazariyeler karsısında, zamanımız antropologlarını en çok ilgilendiren meseleler nelerdir?
a) önce, klasik problemlerin farklı bir görüş açısından incelendiklerini söyleyebiliriz. Bugün, Radcliffe-Brown'un ve daha da çok Levi-Strauss'un çalışmalarından biri, totemcilik, ilmiklerinden biri olduğu geniş bir ilintiler ağına bas vurmadan anlaşılamaz. Mana da, ancak merkezi olduğu dinî faaliyete bağlandığı zaman bir anlam kazanır (Marcel Griaule). Din ile büyü, birbirinin dışında kalan kavramlar değildir (Firth): R. Benedict'e göre, bu kavramlar, insan planında biri «ilişki» yi, öbürü «baskı» yi belirten iki kutuptur. Sihirbazlık ve büyücülük bugün birer tedavi aracı olarak açıklanmaktadır.
b) Başka meseleler de, bir cümle nazariyesine bağlanınca, yeni bir anlam kazanır. Bağışların karşılıklısı olayını inceleyen Mauss, bunun en güzel örneğini kadınların alınıp-verilişinde (evlilik) bulur. Mauss'un bir «tabiat olayı» olarak gördüğü kızılbaşlık yasağı, Levi-Strauss için ancak bir buyruğun karşıtı olarak açıklanabilir, yani «sosyal bir olay» dır. Bu «anneyle, kız kardeşle veya kız evlâtla evlenmeyi yasak eden bir kuraldan çok, anne, kız kardeş veya kız evlât vermeğe zorlayan bir kural, yani tam anlamıyle bir bağış kuralıdır».
c) Haberleşme kavramından hareket eden Levi -Strauss, yapısalcılığa dayanarak özellikle mitolojiyi incelemiş (Le Cru et le Cuit [Çiğ ve Pişmiş], 1964; Du Miel aux Cendres [Baldan Küle], 1966), dil ile mitolojiyi karşılaştırmıştır. Mitoloji bir bütündür. Bu bütünün her tema'sı ancak o bütün içindeki yerine oturtularak anlaşılabilir. Bu tema'lar birtakım temel mekanizmalara göre bir bütün haline gelir: her unsurun anlamını, bu unsurlar ile duyusal deneyler arasındaki karşılıklı bağıntıları meydana getiren şey karşıtlıklardır.
d) Bir kısım araştırıcılar da değişim meselesine büyük önem vermişlerdir. Meselâ M. Gluckman çatışma kavramına dikkati çeker (Custom and Conflict in Africa [Afrika'da Âdet ve Çatışma], 1960). Ona göre çatışma toplumun ilk elemanıdır. Çatışmanın olduğu toplumlar sarsıntı geçirirler ama özellikte kurumlar planında her zaman bir çözüm yolu bulunur. Demek ki, Gluckman için, grubun birliğini sağlayan ilk şey çatışmadır. G. Balandier de değişim kavramı üzerinde durur ama, Gluckman kadar diretmez. Ona göre de değişim, sosyal hayatın merkezinde yer alır (Sociologie Actuelle de l'Afriçue Noire [Siyah Afrika'nın Bugünkü Sosyolojisi], 1955, 2. ilaveli baskı, 1963). Mesele, su veya bu kavmin, şu veya bu grubun sosyal hayatını sömürgeciliğin etkilediğini ileri sürmekte değildir: «bir kurtarıcının geleceğine dair Bantu'ların besledikleri inanca, ayırıcı kiliselere ve bunlarla ilgili milliyetçi tepkilere bağlı anlamların, fonksiyonların tümünü kavra mak için, Hıristiyanlığın ve siyah Afrika büyücülüğünün dinî törenlerini göz önünde bulundurmak yeterli midir?» (G. Balandier). Yabancı kültürler adasındaki her temas, apayrı ve kendine has şartlar altında olur. Bu bakımdan, yerinde yapılan incelemeler, nazariyecileri, kültür kaymaşması'mn iki ayrı yorumu (kültürlerin «yakınlaşması» veya birbiri içinde yayılması) arasında ayrılık olmadığını kabule zorlamıştır.
Böylelikle, etnoloji, «sosyal ve kültürel antropoloji» olarak sadece gerçek meselelere daha yaklaşmakla kalmamış, genelleştirme imkânları bakımından daha somut ve daha ilmî metotlar bulmuştur, Fakat, gene de bir tek memleket çerçevesinde bile baş gösteren akım ve nazariye ayrılıkları, terimlerin ve metotların çokluğu dolayısıyle ortada çözümlenmesi gereken daha birçok mesele bırakmıştır.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla