ASIL veya ASL i. (ar. aşl, kök'ten). Bir şeyin örneği değil kendisi: Vakıfnamenin asılları ortada yoktu (A. H. Tanpınar). Kopya ile aslı arasında mutlaka fark vardır (A.Rasim). || Kök, kaynak, esas, menba: Hayatın aslı budur / Gayrisi yalan kızım (F. N. Çamlıbel). || Mebde, bir şeyin çıktığı, başladığı nokta: Aslımız topraktır; su ile oynamağa gelmez (Burhan Felek). || Soy, hasep, nesep: Kâmuran Bey aslım, ecdadını anlatmak için acele etti (Ömer Seyfeddın) Aslı, nesli meçhul. || Bir şeyin önde gelen, esaslı. oz kısım Zekâ asıl, tecrübe ise tâlidir.
— ÇEŞ. DEY. Aslı çıkmak, gerçekleşmek, gerçek olduğu meydana çıkmak: Hiç birinin aslı çıktı mı? Hay söyleyenlerin kemikleri çarpılsın inşallah (H. R. Gürpınar). || Aslı faslı olmamak, yalan ve uydurma olmak: ...aslı faslı olmayan ağrılar yaratan sıtma mikrobu gibi bir yorgunluk vardı (S. F. Abasıyanık). || Aslı (esası) olmamak, yalan ve asılsız olmak: Sonunda da mahkeme isnatlardan birinin, aslı esası olmadığına karar vermiştir (F. R. Atay). || Aslına bakmak, esasını, kökünü araştırmak: Aslına bakarsan, asıl ofu ben çekiyorum (K. Tahir). Aslına bakılırsa, onun buralarda işi olmaması lâzım gelirdi (Ş. S. Aydemir). || Aslına dönmek, köküne, kaynağına gitmek, esası gibi olmak: Ne gün aslına dönecek bu ten (C. S. Tarancı). Belki bir gün aslına dönecek, müslüman olacaksın (H. E. Adıvar). || Aslım aramak (araştırmak), kaynağını, kökünü aramak: Her şeyin aslını araştırırdı (Y. Z. Ortaç). || Aslını astarını öğrenmek (bilmek), bir şeyin gerçek şeklini öğrenmek: Oraya gideceğim, bu işin aslını astarını öğreneceğim (S. Kocagöz). Kâğıt dağıttığımızı görenler aslını astarım bilmediklerinden işimizi kolaylaşırdılar (K. Tahir). || Aslını bilmek, bir şeyin gerçeğini doğrusunu bilmek: İlgililerden birisi veya her şeyin aslım bilen sahibiyle yarım saatlik bir konuşma yeterdi (A. H. Tanpınar). || Aslını bulmak, bir şeyin esasını, gerçeğini bulmak: Sonra belki de işin aslım bulmuş gibi şaşırdı (A. H. Tanpınar). || Esk. Anasıl, aslen. |i Bed asıl, kötü soylu. || Biasıl, soysuz.
— Ask. tar. Yeniçeri ocağı maaş defterinin orijinal nüshası (yeniçeri kütüğü). Bunlar yeniçeri kâtibinin yetkisi altında asıl şakirtleri denilen kâtipler tarafından kısım kısım yazılır, her şakirt yazdığı kısmı imzaladıktan sonra bir araya toplanarak bir cilt meydana getirilirdi. Şakirtler yazdıkları kısımdan sorumlu idiler. Asıl deftere yazılması gereken açımlama (şerh) ve düzeltmeleri bizzat yeniçeri kâtibi yapardı.
— Huk. Esk. Asl-ı meyyit, ölen kimsenin babası, babasının babası, babasının babasının babası. || Asl-ı vakf, vakfedilen mal: Asl-ı vakf ile satın alınan şeyler de vakıf sayılır.
— Jeol. Asıl toprak, ana materyal üzerinde toprak teşekkül işlerinin aktif bir durumda bulunduğu toprak profilinin üst kısmı.
— Mat. İçinde bir E cümlesi uygulanmış F cümlesinin bir b elemanı için, bu uygulanmada kendisinden b çıkarılan JE'nin a elemanı. (Karşıt olarak, 6'de a'nın resmidir. F'nin bir elemanının birçok aslı bulunabilir.) || Çağdaş cebirde, verilen bir dönüşümle kendisinden bir M' noktası çıkarılan M noktası (M'ye M'nün resmi denir).
♦ Sıf. Hakikî, sahih, gerçek: Hattâ asıl adı bile olmayabilirdi (A. H. Tanpınar). Asıl tncil4 şerif ele geçmemiştir (Cevdet Pa§a). || Kaynak durumunda olan: Edebiyat tarihine asıl esere götüren rehber gözüyle bakılır (M. Kaplan).
♦ Zf. ve edat. Gerçekte: Asıl Behlül'den sıkılmağa başlamıştı (H. Z. Uşaklıgil).


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı ile Cevapla